Dağların sert ve keskin rüzgârları, kasabanın üzerine çöken gecenin sessizliğini yararak esiyordu. Önünde rengârenk saksıların dizildiği tek katlı kerpiç evin ahşap penceresine çarpan rüzgâr, ince bir ıslık gibi uzayıp gidiyor; sarı zemin üzerine işlenmiş kocaman kırmızı laleli perdeyi usulca dalgalandırıyordu. Perde her kıpırdadığında, içerideki loşluk sanki nefes alıp veriyordu.
Gecenin dinginliğini minarelerden yükselen ezan sesi daha da derinleştirdi. Göğe doğru yükselen o çağrı, gök kubbede yankılanarak kasabanın üzerine bir örtü gibi serildi. İnsan ruhuna dokunan, içini titreten, kalbin en kuytu köşelerine işleyen bir ses… Huşu, huzur… Ve ardından yeniden ağırlaşan bir sessizlik.
Uzaklardan gelen köpek ulumaları, gecenin son demlerini haber veriyordu. Karanlık, yerini yavaş yavaş sabaha bırakmaya hazırlanıyordu.
Kalın yün yorganın altında bir sağa bir sola dönen Seyithan Amca, içindeki tereddütle boğuşuyordu. Uykunun sıcaklığıyla, ezanın çağrısı arasında gidip geliyordu. Gözlerini kapattı, ezanın bitmesini bekledi. O an, sanki zaman durdu. Ve ezanın son nağmesi, onun içindeki kararsızlığı kırıp attı.
“Ya Allah…” dedi derin bir nefesle. Bir anda doğruldu. Yatağın hafifçe sarsılması, yıllardır aynı yastığı paylaştığı vefakâr eşini de uyandırdı.
Melek Hanım, uykunun ağırlığını üzerinden atmaya çalışarak doğruldu. Sessizce çocukların odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe tıklatıp araladı. İçeride yün yorganların altında mışıl mışıl uyuyan Battal ile Hüseyin’in yüzlerine baktı. Saçlarını şefkatle okşadı, yanaklarına birer öpücük kondurdu. “Haydi kuzularım… Namaz vakti,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. Biraz sonra, evin içinde su sesleri yankılanmaya başladı. Soğuk suyla alınan abdest, uykunun son izlerini de silip götürdü. Ardından, küçük evin dar odasında omuz omuza duran bir aile… Aynı niyet, aynı teslimiyet… Sabah namazına durdular.
Seyithan Amca, zayıf, ince yapılı; sanki rüzgâr esse savrulacakmış gibi duran ama içi kıpır kıpır bir adamdı. Yerinde duramaz, sürekli bir şeylerle meşgul olurdu. Melek Hanım ise onun tam zıddıydı; uzun boylu, dolgun yapılı, hilal kaşlı, yüzünde Anadolu’nun dinginliğini taşıyan bir kadındı. Ev onun ellerinde şekillenir, düzen bulurdu. Temizlikte titizliği dillere destandı. Yemek yapmaya başladığında ise sanki başka bir âleme geçerdi. Tencerelerden yükselen kokular yalnızca o eve değil, tüm mahalleye yayılırdı. Ve o, “Kokusu gitmiştir,” diyerek komşulara birer tabak göndermeyi asla ihmal etmezdi. Komşular da o tabakları hiçbir zaman boş göndermezdi; mahallede görünmeyen ama kopmayan bir bağ vardı.
Uzakta beyaz dağlar vardı
Gara girmek üzereyken Barselona-Madrid treni
Kadın üzgündü, üzgündü, üzgündü
Adam düşündü, düşündü, düşündü




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta