Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
“Allah'ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitabı ve hikmeti anın. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah her şeyi bilendir.” (Bakara 231)
“Şu hâlde, siz nereye kaçıp-gidiyorsunuz? O (Kur'an), alemler için yalnızca bir zikirdir; sizden dosdoğru bir yön tutturmak dileyenler için.” (Tekvir 26-27-28)
Kur’an’ı anladığı dilde, düzenli ve yoğun bir program dâhilinde okumayan, sürekli Kur’an dersi yapmayan, doğal olarak, Allah’ın kendisinden istediklerini bilemez. Allah’ın sözünün inceliklerini kavrayamaz, gelenekçilikten kurtularak Kur’an’daki İslâm’a ve Kur’an’ın yeterliliğine iman edemez. Doğruyla yanlışı ayırt edemez, müşriklere hüsnü zan eder, sakınması gereken kötülükleri haramları bilemez, Allah’ın affetmeyeceğini bildirdiği günah olan şirkten arınamaz.
Kur’an bilgisi olmayanlar Kur’an’ın İslâm’ı anlamada ve hükümlerini yaşamada yeterliliğine tam anlamıyla iman edemezler. Kur’an, Müslümanın hayat kitabıdır. Hayat kitabı Kur’an olmayan, Kur’an ile kalkıp Kur’an ile yatmayan bir Kur’an Müslümanı düşünülemez. Müslüman güne Kur’an okuyarak başlar; sabah namazında Kur’an okumak farzdır. Müslüman Kur’an’ı tanır. Müslüman sorularının cevaplarını Kur’an’da bulur. Müslüman Kur’an’a yoğunlaşır. Kur’an ara sıra okunacak bir kitap değildir (Kur’an’ı tenzih ederiz). Bu, Allah’ın sözlerine karşı saygıya uygun olmayan bir tavırdır ve bu yolun sonu delalettir. Müslümanın ömrü Kur’an’ı anlamaya ve hükümlerini yaşamaya çalışmakla geçer. Kur’an’ı hayatının merkezine almayanların şirkten arınması ve Allah’ın rızasına kavuşması mümkün değildir.
Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
Her ülkede, her şehirde ve her şehrin her semtinde, her cemaat ve tarikatta farklı bir İslâm anlayışı var. Ülkeye, şehre, semte ve cemaate göre şekillenen İslâm, İslâm mıdır? İslâm; Allah’ın kurallarını belirlediği dinin adı mıdır yoksa İslâm insanların kültürleriyle, sosyal sınıflarıyla ve ırklarıyla sentezledikleri inançlar manzumesine verdikleri isim midir? İslâm mı vardır, İslâmlar mı vardır?
Müşrikler , “Ümetimin ihtilâfı rahmettir.” hadisini uydurarak İslâm’ın sadece Kur’ân’daki İslâm olması gerektiği hakikatini ve “Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.” (Âl-i İmrân Suresi 103. Ayet) ilâhi düsturunu bilinçli bir şekilde unutturarak, ayetin hükmünü yok sayarak farklı İslâmlar olabileceği yönünde fetva veriyorlar. Hâlbuki Allah’ın ipleri yok; Allah’ın sadece tek bir ipi var, o da Kur’an.
Şehrin gettolarında en katı geleneksel din anlayışını İslâm diye yaşayan tarikatlarla, nüfus cüzdanında Müslüman yazdığı için Müslüman olduğunu vehmedenler arasında her hangi bir fark yok. İki din anlayışının beslendiği kaynağın Kur’ân olmadığı aşikâr.
İyi de, kaynağı Kurân olmayan şey nasıl İslâm olabilir ki?
Kovulmuş Şeytandan Allah'a Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
"Uç, sınır, kenar" anlamlarına gelen "harf" kelimesinden türetilen tahrîf "iki şekilde yorumlanması mümkün olan bir sözü bir tarafa çekmek", "kelimenin veya sözün anlamını benzer anlamlarla değiştirmek", "manasını bozmadan lafzı değiştirmek" gibi anlamlara gelmektedir. (İsfehâni, Müfredât sayfa 228, İbn Manzûr, Lisânü'l Arap , IX, 43, Cürcâni, Seyyid Şerif, Tarifât sayfa 53)
Tahrif kelimesine ilk dönem sözlüklerinde verilen anlamlar metinden çok yorumla ilgili olup anlamın çarpıtılmasını ifade etmektedir. Kur'an'da tahrîf kelimesi Ehl-i Kitap ile ilgili olarak dört yerde geçmekte olup bunlar Bakara Sûresi 75, Nisa Sûresi 46, Maide Sûresi 13 ile 41. ayetlerdir ve bu ayetlerde tahrif kelimesi, bir kelime grubunun parçası olup "kelimelerin mevzilerinden tahrif edildiği belirtilmektedir. Bakara Sûresi 75. ayetindeyse Allah sözünün tahrif edildiği belirtilmektedir. Bu ayetlerde geçen 'tahrif' kelimesiyse 2 şekilde yorumlanmış olup dilbilimcilere göre, sözün tahrifi veya 'kelimelerin mevzilerinden tahrif edilmesi', sözün farklı bir şekilde yorumlanması, lafzının değilde anlamının bozulması demektir. Buna göre her dört ayet kitapların yanlış yorumlandıklarını açıklamaktadır. Kur'an'da tahrifle ilişkilendirilen diğer bir kelime 'bir şeyi başka bir yere koymak', 'tahrif etmek', 'değiştirmek'(tağyir etmek) anlamlarına gelen 'tebdil'dir. Kelime, Kur'an'da tahrifle ilgili olarak Bakara Sûresi 59 ve A'râf Sûresi 162. ayetinde geçmekte olup İsrailoğullarından bir grup 'zalim'in kendilerine emredilen sözleri başka sözlerle değiştirdikleri ifade edilmektedir. Her ne kadar ilk bakışta tahrifle ilgili görünmesine ve bazı yazarların bu ayetleri tahrif konusunda delil olarak sunmasına rağmen ayetler aslında İsrailoğulları'nın bir şehre girerken Allah'ın kendilerine emrettiği söz yerine başka bir sözü söylediklerini belirtmektedir; dolayısıyla burada kitabın değiştirilmesinden değil , Yahudiler'in , Allah'ın emrine karşı gelmelerinden bahsedilmektedir. Bakara Sûresi 59 ve A'râf Sûresi 162. ayetlerinin Tevrat ve İncil'in tahrif edilmesiyle alakası yoktur.
Yine "dillerini eğip bükmek" ifadeside tahrifle ilişkilendirilmektedir. Nisa Suresi 46. ayetinde bildirildiğine göre, Yahudiler dillerini eğip bükerek Nebimiz Muhammed'e karşı "işittik ve karşı geldik", "dinle, dinlemez olası" gibi sözler söylemişlerdir. Bu ayette, Yahudilerin Nebimiz Muhammed'le konuşurken, kelimeleri nasıl eğip bükerek hakaret ve beddua ettikleri açıklanmaktadır. Bu durumda bu ayetinde kutsal kitapların değiştirilmesiyle alakası yoktur. Kaldı ki bu ayet Tevrat'ın değiştirilmesiyle ilgilidir dersek bile ayette söz konusu olan Yahudilerdir. Bu durumda bu ayet İncil'in değiştirilmesiyle ilişkilendirilemez. "Dillerini eğip bükmek " ifadesinin geçtiği başka bir ayette Ali İmran Sûresi 78. ayeti olup ehli kitaptan bir grup insanın birtakım cümleleri okuduklarından ve Müslümanların, okunanları Allah'ın sözleri zannetmesi için dillerini eğip büktüklerinden bahsedilmektedir. Ünlü Mutezili müfessir Zemahşeri'ye göre bu ayet, Yahudilerin, Tevrat'ta kendi çıkarlarına uymayan ayetleri okurken dillerini eğip bükerek okuduklarını, böylece insanları Tevrat'ta yazan hükümlere değilde kendi görüşlerine inandırmaya çalıştıklarını belirtmektedir. Reşid Rıza'nın Tefsiru'l Menâr kitabının 344 ve 345. sayfalarında "dili eğip bükmek" size gerçek anlamının dışında bir anlam vermek olarak açıklanmakta buna örnek olarak da , İncil'lerde "oğul" ve "Baba" kelimelerinin kullanımı gösterilmektedir. Bu kullanımlarda gerçek anlamının dışında mecazi anlamdadır. Aynı Celalledin Rumi'nin "velilerde Allah'ın çocuklarıdır" demesi gibi fakat bazı kişiler bu ifadeleri yanlış bir şekilde tefsir etmişlerdir. Ehli kitabı gerçekleri gizlemekle (kitmân) ve unutmakla(nisyân) suçlayan Kur'an ayetleride bize tahrifin mahiyeti hakkında bazı ipuçları vermektedir. Râzi'ye göre , "hakkı bâtılla karıştırmak", "delilleri yanlış yorumlayarak insanların zihninin bulandırılması", "hakkı gizlemek" ise insanların delillere ulaşmasına engel olunması anlamına gelmektedir. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'a göre Yahudiler, kendilerinin yazdığı düşünce ve çevirileri Tevrat'la karıştırmışlardır. O hâlde bu ayetler Tevrat'ın değiştirilmesini değil , Tevrat'ta yazılı bilgilerin insanlardan gizlenmesini dile getirmektedir. Yine ayetlerin satılmasıda kitapların değiştirilmesi anlamına gelmez. Aynı şey Kur'an içinde geçerlidir. Kur'an'da Müslümanlar tarafından satılmaktadır. Satma tabiri kullanılmasın diyeyse hediye tabiri uyduruldu. Yine Kur'an'ın Yahudilere yönelttiği bir başka eleştiri, Bakara Sûresi 79. ayetinde geçen elleriyle yazdıkları kitabı "Bu, Allah'tandır" diyerek satmaları ve bunun karşılığında da para almalarıdır." Taberi'ye göre bu ayet, Yahudilerin Tevrat'a aykırı yorumlar içeren bir kitap yazıp bu kitabı Tevrat'ı bilmeyen Araplara sattıklarına işaret etmektedir. Bu ayette Yahudilerin yazdıkları kitabın ismi verilmemektedir. Müslümanlarında yazmış olduğu tefsirler ve yanlış mealler Allah Katın'dan değildir. Yine Kur'an önceki kitapları tasdiklemektedir ve Maide Sûresi 45. ayetine göre Tevrat'ta Yahudilere cana can, göze göz , burna burun, kulağa kulak , dişe diş kısas emredilmiştir ve bu buyruk bugünkü Tevrat'ta Mısır'dan çıkış, 21:23-25; Levililer, 24:17-21'de bulunmaktadır. Yine Enbiya Sûresi 105. ayetinde belirtildiğine göre , Zebur'da şöyle yazılmıştır:
"Yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır."
Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
“Deniz avı ve onu yemek size ve (yeryüzünde) dolaşanlara bir yarar olarak helal kılındı.” (Maide, 96)
Mâlikî mezhebi hiçbir deniz hayvanını istisna kılmaz. Hanbelî mezhebi yılan balığını haram, Şâfiî mezhebi de kurbağa, yengeç ve timsah gibi hem denizde hem de karada yaşayabilen hayvanların etinin yenilmesini haram kabul eder. Hanefî mezhebine göre ise, balık sûretinde olmayan deniz hayvanlarının etlerini yemek haramdır. Buna göre, daima suda yaşayan, suda barınan hayvanlardan her çeşit balıketi yenebilir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu kabildendir. Fakat diğer su hayvanları caiz değildir. Midye, istiridye, istakoz ve yengeç gibi hayvanların yenilmesi helâl olarak kabul edilmemektedir, haram sayılmaktadır. Bu esaslara göre, midye, istiridye, kalamar gibi deniz hayvanları Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre yenebilirken, Hanefî mezhebine göre yenilmemektedir. Hanefî mezhebinin haram saymasının sebebi, bu çeşit hayvanları gerek görünüş gerekse yenen kısımları itibariyle hoş olmaması, çirkin ve pis sayılmasıdır. (El-Mezâhibu'l-Erbaa)
Yazdığım ayete göre bütün deniz ürünleri eğer yenmek isteniyorsa Kur’an’daki İslâm bunu yasaklamıyor. Ayet, açık ve net. Mezhepler ise hadisleri temel alarak hüküm veriyorlar ve küfre giriyorlar.
“Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.” (Maide 87)
Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsrâ Suresi 1. Ayet)
Mi’râç, gelenekçilerin, Kur’an ayetlerine muhalif olarak İslâm dışı kültürlerin etkisiyle kurguladıkları hayal ürünü bir hikâyedir. Bu kurgu; Kur’an ayetleri, akıl ve mantık ilkeleri, tarihî gerçeklerle açıkça çelişiyor.
Rivayetlerin, Kur’an ayetleri ışığında sorgulanması gerektiği bilinmiyordu. Bu yüzden de Mi’râç hadisesi sanki gerçekte yaşanmış zannedildi ve yıllar içinde zanlar üzerine, abartılı, gerçek dışı hüsnü zanlar bina edildi. Sonra, ortaya hiçbir hikmeti olmayan bir hikâye çıkarıldı. Hikâye çıkarıldı, dedim; çünkü ilk dönem siyer (Nebimiz Muhammed'in hayatını özet olarak anlatan eserler) kitaplarında Mi’râç olayı anlatılmıyor dahî. İlk dönem siyer kitapları sadece İsrâ’dan bahseder. Başka kültürlerle tanışan Arap İslâm toplumu, Mi’râç hadisesini bu kültürlerden etkilenerek kurgulamıştır. Mi’râç hadisesi ve Kur’an’daki İslâm’la ilgisi olmayan gelenekçi öğretide; İran, Yunan, Hint kültürlerinin etkisini görmek mümkündür.
Mi’râc’ın, Recep ayının 27. gecesi olduğu kabul edilmekle birlikte, hangi tarihte olduğu ve kaç kere olduğu konusunda pek çok farklı rivayet var. Rivayetler; nebiliğin beşinci yılıyla, on ikinci yılı arasında olduğunu söylüyor. Hatta, Nebimiz Muhammed'in nebi olmadan önce bu olayı yaşadığının iddia edildiği garip rivayetler de var. Yine miracın kaç kere olduğu hususunda da ittifak yok. Ayrıca ruhen mi, bedenen mi, rüyada mı, uyanıkken mi olduğu da tartışmalı. İsra ile Mi’râç’ın ayrı ayrı vakitlerde olduğuna dair rivayetler de var.
Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
Yâ eyyuhâllezîne âmenû: “Ey iman edenler (ey iman ettiğini iddia edenler)!” Yani eğer mü’minseniz. Lâ takrabûs salâte ve entum sukârâ: “Sarhoşken namaza yaklaşmayın.” Ne zamana kadar? Hattâ ta’lemû mâ tekûlûn: [Nisâ Suresi - 43 . Ayet] “Ne söylediğinizi bilinceye kadar (namaza yaklaşmayın).”
Peki, biz namaz kılarken ne söylediğimizi biliyor muyuz?
Bilmiyoruz. Allah’ın sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın, diye emretmesinin sebebi; sarhoş olan kişinin ne söylediğini bilmemesinden ve söylediğinden haberdar olmamasından dolayıdır.
Allah; “sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” diye emretmiştir. Peki, ne söylediğimizi bilmiyorsak bir de namaz kıldığımızı zannediyorsak acaba halimiz nasıl olur! Fatiha’yı okuyoruz; ama ne söylediğimizi bilmiyoruz. Eğilip “subhane rabbiyel azim” diyoruz; ama ne söylediğimizi ne biliyor ne de tefekkür ediyoruz. Başımızı secdeye koyup; “subhane rabbiyel e’âla” diyoruz; ama ne söylediğimizi bilmeden başımızı kaldırıyoruz.
Bazı kişiler Kur'an'da namazın iki vakit farz kılındığını belirtmekte bu sebeple insanlardan 2 vakit kılmalarını istemektedirler evet bu doğru Kur'an'da açık bir şekilde 2 vakit namaz geçmektedir fakat diğer vakitlerede dolaylı bir işaret vardır. Bu sebeple namaz 5 vakit farzdır. Şimdide Kur'an ayetlerine bakalım.
Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
Gündüzün iki ucunda ve gecenin yakın kısmında namazı gözet. İyilikler kötülükleri silip götürür. Bu, öğüt alacak olanlara bir öğüttür.( Hud Sûresi 114. ayet) bu ayette ve ekleme değil açıklama anlamındadır. Kuran Arapçasına göre gece, güneşin batımından doğumuna kadar süren tüm zaman dilimidir. Akşam ve sabah namazlarının vakitleri, gündüzün iki ucunda gecenin gündüze yakın birer bölümüdür. Gecenin bitmesi, sabahın ilk vakitleri gündüzün bitmesi geceye ilk adım attığımız akşamın oluşudur. Ayetteki ve'ye gelince açıklama görevindedir. Yani gündüzün iki tarafı bilgisi devamında açıklanıyor, izah ediliyor ve diyor ki, gündüzün iki tarafında yani gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl.
Güneşin kaymasından gecenin kararmasına kadar namazı gözet. Sabah Kuran'ını da gözet. Sabahleyin Kuran (okuması) tanık olunur.(İsra Sûresi 78. ayet) bu ayette akşam namazından bahsetmektedir. Fakat malesef bu ayette sabah namazından bahsetmediği hâlde birileri tarafından bilerek veya bilmeyerek Kur'an yerine namaz yazılıyor.
Namazlara, özellikle hayırlı namaza dikkat edin. Kendinizi tümüyle ALLAH'a vererek namaza durun.(Bakara Sûresi 238. ayet) Ayette ilk bahsettiği SALÂT/namaz ile ikinci bahsettiği SALÂT/namaz ayrı zikredilmiş demek ki ortada birbirinden çok farklı iki namaz var. Allah namaz vakti belirlenmiş bir ibadettir diye bizlere bilgi vermektedir. Bu durumda demeki başka bir namazdan da Kur'an'da bahsedilmiştir. Bu namazda Toplantı günü namazı yani Cuma Namaz'ıdır. Bakara süresi’ndeki es-salâtu’l vusta muarref yani belirtili bir sıfat tamlaması olup bir başka ifadeyle sıfat ve mevsim, lam-ı tarifli olup nekre yani belgisiz değildir. Yani salâtu’l vusta , özel isim konumunda olup herkesin bildiği bir salâttır. Yine ayetteki salâtları ve salâtu’l vustayı , koruyun ifadesinde , iki meful (tümleç ; belirtili nesne ) bulunduğundan salâtu’l vusta’nın bildiğimiz salâtlardan ayrı, başka bir salât olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple, salâtu’l vusta’yı günlük salâtlardan biri olarak kabul etmek hatadır. Yine Ebu’l Hasen , “es-salâtu’l vusta Cum’a salâtıdır. Salâtların en hayırlısı Cum’â salâtıdır. Kim buna muhalefet ederse hata eder demiştir. İbn Side’de , el-Muhkem isimli kitabında , ” Kim salât-ı vusta Cuma’dan başka birşey derse hata eder” demiştir. Yani anlaşılacağı üzere orta demek olan vesat sözcüğü Araplar arasında ; ” hayırlı , yararlı” anlamında kullanılmaktadır. O halde v-s-t sözcüğünün ismi tafdili ve müennes(dişil) kalıbı olan el-vusta ile müzekkerleri kalıbı olan evsat sözcükleride , ” en hayırlı , en yararlı” anlamına gelmektedir. Yani toplantı günü namazı Bakara süresi 238. Ayetiyle farz kılınmış olup daha sonra da Cum’a suresi’nde buna gönderme yapılmıştır. Ancak Arube adını , “Cum’a”ya dönüştüren kişinin kimliği hakkında bir netlik bulunmamakla beraber bazıları bunu , Daru’n Nedve’de toplantı için Kureyş’in bazıları da Nebimiz Muhammed’in atalarından Ka’b b -Lüey’in değiştirdiğini ileri sürmektedirler.
Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
“Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. “(Bakara 286)
Her şeyi Allah’ın yarattığını düşünürsen zor gelmez. Olayların Allah’tan bağımsız geliştiğini düşündüğün için tedirginsin. İçinde akan hüzün nehrinin kaynağı, şirk. Başkaları ve başkalarının gücü, iradesi var ve sana haksızlık yapılıyor, zulmediliyor değil mi? Böyle kötü bir zanda bulunduğundan, Allah’ta sana karşılığını veriyor.
Sana, hiç kimse, hiçbir zaman iyi veya kötü kabul ettiğin hiçbir şey yapamaz. Sen ve benlik verdiğin her kim varsa, istinasız herkes, Allah’ın kudret elinde yaşıyor ve herkes, bütünüyle Allah’ın kontrolünde.
Sahipsiz bir şey yok kâinatta. Kaos yok. Düzensizlik yok. Başıboşluk yok. Her şeyin tek bir sahibi var. Senin de tek bir sahibin var. O’ndan bil. Her başına geleni, sana söylenen her sözü O’ndan bil. O zaman değişim başlar. Değişimin yüreğinde başlayabilmesi için ne dediğini bilmen gerekiyor. Sen La İlahe İllAllah demiyor musun? Ne demek La İlahe İllAllah? Allah’tan başka bir İlah yok. Allah’tan başka bir ilah olmadığına inanıyorsan başına gelen her şeyi O Yaratıyor demektir. Allah da her şeyi bir hayır ve hikmetle yarattığına göre neden endişe ediyorsun?
NUH TUFANI YEREL MİYDİ?
Nuh Tufanı’nın varlığını inkar edenler, bu iddialarına delil olarak dünya çapında bir tufanın varlığının imkansız olduğunu söylemektedirler. Ayrıca böylesine bir tufanın gerçekleşmemiş olduğu iddiasını, inkarlarına bir gerekçe olması amacıyla da öne sürmektedirler. Tevrat'ta yapılan çeviri hatası sebebiyle bu tufanın evrensel olduğunu ve tüm dünyayı kapsadığını söylemektedir. Oysa Kuran’da böyle bir bilgi verilmez, aksine, ilgili ayetlerden Tufan’ın yöresel olduğu ve tüm dünyanın değil, Nuh Nebi tarafından uyarılıp-korkutulan Nuh Kavmi’nin cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
Tevrat’ın ve Kuran’ın Tufan anlatımlarına bakıldığında bu farklılık kolaylıkla görülebilmektedir. Tarih içinde yanlış çeviri ve tefsirlerle çeşitli tahrifatlara maruz kalmış olan Tevrat, Tufan’ın başlangıcını şöyle açıklamaktadır:
Yar.6: 5 RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte.
Yar.6: 6 İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı.
Yar.6: 7 "Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri*, kuşları yeryüzünden silip atacağım" dedi, "Çünkü onları yarattığıma pişman oldum."
Recmin İslam dininde yeri yoktur . Recm uygulayan kişiler cinayet ve terör suçu işlemekte olup recmi uygulayanların cinayet suçu işlemeleri sebebiyle kıssas edilmeleri gerekmektedir. Öncelikle recme delil olarak sunulan hadislere bakıp sonrasında onları değerlendirelim.
"Zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmelerini emreden ayet Ayşe'nin döşeğinin altındaki sayfada yazılı bulunuyordu. Nebi ölünce Ayşe onun gömülme işlemleri ile meşgulken evin açık kapısından içeri giren bir keçi, o sayfayı yedi. Böylece taşlayarak öldürme cezası Kur'an'dan çıktı. Ama hükmü devam etmektedir."(İbn-i Mace 36/194; Hanbel 3/61, 5/131)
"Keçinin yemesi sonucu Kur'an'dan çıkan taşlama ayetini Ömer Kur'an'a tekrar sokmak istedi; ancak halkın dedikodusundan korktuğu için cesaret edemedi."(Buhari 53/5; 54/9; 83/3; Müslim, Hudud 8/1431; Ebu Davut 41/1; Itkan 2/34)
"Cenab-ı Allah Muhammed'i hak ile göndermiş ve O'na Kitab'ı indirmiştir. Recm ayetide O'na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resûlullah recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık." Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah'ın Kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah'ın indirdiği bir farzı terk ederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah'ın kitabında, evli olmak , şahit , gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır."(Müslim, Hudud 15)
Kur'an'da recmle ilgili bir ayet olup keçi yemiştir diyen bizzat şeytanın kendisi olup insi şeytandır. Zira keçi birçok kültürde şeytanı sembolize eden bir hayvandır. Satanistler durumu iyi bilirler şeytana tapınma adlı bir tören bulunmakta ve bu törende BAFOMED isimli şeytan ile bağlantıya geçilmektedir. Bu şeytanın görüntüsü ise insan vücutlu, kanatlı bir keçidir. Yine keçinin ayeti yediği iddia edilmektedir. Halbuki o zamanlar hafızlar yok muydu? Yine Halife Ömer'e iftira atılmaktadır güya halkın dedikodusundan korkup ayeti Kur'an'a sokmaya cesaret edememiş bir insan Allah'tan değil halktan korkuyorsa bu o kişinin gerçek anlamda iman etmediğini gösterirki Halife Ömer böyle birisi değildi. İslam dini için sırf Allah rızası için savaşa girip cihad eden birisinin halkın dedikodusunu düşünmesi mümkün değildir. Yine 3. hadiste recm ayetini okuduk ezberledik diyor ben okudum ben ezberledim demiyor bu durumda bir kişi halktan korksa bile diğerlerinin içinde münafık olmayıp gerçekten iman edip sadece Allah'tan korkanlar mutlaka vardır. Bu hadislere iman edip sahih kabul edenler akıllarını dahi kullanmaktan aciz kalmışlar o zamanlarda hafızlar vardı Kur'an yazılıydı. Yine hadiste bir eksiklik var. Ayet sadece Ayşe'nin mi evindeydi. Yoksa inen ayetler yazılıp başkalarına dağıtılıyor ve ezberleniyor muydu? Hadi keçi bir evdeki ayeti yedi diyelim geri kalanlara ne oldu? Yine Allah ayetleriyle, Kur'an'ın ilahi koruma altında olan bir kitap olduğunu ifade etmiştir.
Kovulmuş Şeytandan Rabbime Sığınırım




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!