Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • fırsat vermemek17.04.2003 - 18:13

    Fırsatlar...
    İnsan kendi fırsatını oluşturmada bşarılı olduğu kadar da başarısızdır...
    Eger fırsat verilmiyorsa fırsat edinin, kazanın, bulun...
    'Almak' için illa ki birilerinin vermesi gerekmez, insan 'verme' işnin 'alma' işinin içine katabilir, böylece 'alma' nın dieti ödenir, hem de 'verme' nin parasıyla.

  • denedim17.04.2003 - 18:10

    Denedim demenin iki sebebi vardır: Ya bir daha denemek(azmetmek) , ya da bir daha denememek(vazgeçmek) ...

    Ben ölene kadar yaşamayı denemeye devam edeceğim, çünkü denemek de hayat gibi süreklilik isteyen bir eylem, ir guç ya da bir guvence...

  • hoşçakal17.04.2003 - 18:07

    Gule gule...

  • için içi15.04.2003 - 14:17

    bu dizler çocukluğumdaki dunyaya karışma emellerimi seslendiriyor..

    demek ki istediğim dağların ardını görmek değil, için içine az biraz olsa da damlamakmış...
    fakat şimdi dağların ardında ne olduyğunu merak etmiyorum, çünkü artık karşımda çukurlar ve tumsekler var, dağları artık net bir şekilde göremiyorum.

  • nefis terbiyesi15.04.2003 - 13:58

    BENLİK-NEFİS-RUH MÜNASEBETİ ve KAMİL İNSAN ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

    Dr. Selim Aydın

    Her insan, yaşadığı çağın birikimleri ve geçmişin mirası ışığında kâinatı ve hayatı anlamlandırır. Yirmi birinci yüzyılın bilim anlayışı, insan ve kâinatın içiçe geçmiş bir sistemler ağı kabullenmesi üzerinde gelişecektir. İnsan, kâinat ve hayat üçgenini; Kuran-ı Kerim'in mesajları doğrultusunda birbirine bağlamamızı ve bu üç hakikatin bütüncül bir resminin çizildiğini görmemizi mümkün kılacak bilgi parçaları, yeterli seviyede, ancak dağınık parçalar halinde üretilmiş bulunmaktadır. İhtiyaç duyulan şey, 'bütüncü-sistemci' düşünebilmeyi öğrenmek, muradımızı ve gayretimizi bu sentezi yapmaya yoğunlaştırmaktır.
    Kur'ân perspektifinden insan, kâinat, hayat üçgenini anlamaya çalıştığımızda, Kur'ân'ın, bu üç hakikatin çekirdeklerini içerdiğini ve 'insan, hayat, kâinat' üçlemesinin, kâinat kitabında, kudret kalemiyle detaylı şekilde resmedildiğini görürüz.

    İnsanın özünde var olan iyilik (hissî potansiyel) , güzellik (fizikî potansiyel) ve doğruluk (zihnî potansiyel): büluğ çağına girildiğinde aktif hale geçen nefis ve güçleri tarafından bencillik maskesiyle gizlenmeye başlar, insanın ruhu ile bedeni arasında bir perde oluşturan nefis güçlendikçe, kötülük yeşerir. Nefsanî isteklerin sınırsızca karşılanması ruhun kendi güzelliklerini sistemde ifade etmesine engel olur. İnsanın nefis-akıl-kalp üçgeninde cereyan eden imtihanında; nefis, kötülüğün ve negatif kuvvetlerin merkezi ve şeytanın kullanabileceği bir santraldır. Şeytanî özellikler nefis üzerinden insana hâkim olurken, melekî-insanî özellikler, kalp ve vicdan üzerinden insana yayılır. Akıl ise; iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı ayırt eden bir âlettir. Dolayısıyla akıl; nefse de, kalbe de hizmet edebilir. İnsan nefsinde üç temel his olan; öfke, şehvet ve akıl, 'akleden kalbin' kontrolüne verilirse, insanın kötülüğe meyli azalır. Akleden kalbin kontrolündeki nefsin üç gücünden öfke gücü, yiğitliği; şehvet gücü, iffeti; akıl gücü de hikmeti üretir.

    Kur'an'da nefsin yedi mertebesinden bahsedilir. Nefs-i emmare, levvame, mülhime cismanî merkezli hayata hâkim olan nefis çeşitleri iken; nefs-i mutmainne, zekiyye, raziyye, safiyye ise, ruhî hayata hâkim nefis çeşitleridir. Bazı İslâm âlimleri nefsi, üçlü motif üzerinde de gruplamışlardır. Bu perspektiften insandaki nefis, nefs-i emmare (arka beynin ve limbik sistemin kumandasında olan nefis): nefs-i levvame (önbeynin devreye girdiği ve arka beyni ve limbik sistemi kontrol edebildiği ve şuurî farkındalığın oluştuğu nefis) ve nefs-i mutmainne (gelişimini tamamlamış, kendini kontrol edebilen ve hakka teslim olmuş nefis) şeklinde üçe ayrılır.

    İnsan; hayra, iyiliğe ve güzelliğe yatkın yaratılmıştır. Bediüzzaman, Kur'ân penceresinden bakıldığında, kâinatta hayır ve güzelliğin esas, şer ve çirkinliğin de zahiri olduğunu belirtir. Ancak insan, bu dünyaya imtihan için gönderildiğinden, insanın bu imtihanı kazanması ve fıtratındaki hayır ve güzellikleri temsil edip, kendini Yaratan'a ayinedârlık edebilmesi, nefsini terbiye edebilmesine bağlıdır. Bir başka deyişle, nefisteki şehvanî ve gadabî güçlerin isteklerinin, aklın kontrolünde, meşru çizgide karşılanmasına bağlıdır. Ancak kontrol altına alınmamış nefsin, O'na ayinedârlık etmesi mümkün olmadığından, İslâm'da nefis terbiyesi ve insanın kendini tanıması önemli yer tutar. Nefsin veya benliğin mahiyetini oluşturan zihnî (akıl) , hissî (his) ve fizikî (mide-beden) kapasitelerin; az yemek, az konuşmak, az uyumakla kontrol edilmesi, İslâm'ın önemli bir terbiye metodudur. Nefsin terbiyesine tefekkür ve okumakla da katkıda bulunarak, kalbin yolculuğunda denge gözetilmiş olur. Bediüzzaman'ın 'akleden kalp' ifadesinde buna işaret vardır. Nefsî güçlerin üç faziletinin (iffet, yiğitlik ve hikmet) ortaya çıkışını ve devamını sağlayan adaletin gerçekleşmesi de, akleden kalbin sisteme hâkim olmasına bağlıdır.

    Kâmil insan olma nefsin ve benliğin terbiyesiyle mümkündür. İnsan-ı kâmil olma yolculuğu, nefse hizmet eden aklı, nefsin kumandasından çıkarmaya; istekleri meşru daire ile sınırlandırıp, aklı kalbin kumandasına vermeye bağlıdır. Yolculuk esnasında da ifrat ve tefrite düşmemek için, kalbî hayatı; akıl, mantık ve adaletle dengelemek gerekir. Kişi, bu nefis terbiyesini, ya velâyet yolu ile (az konuşma, az yeme, az uyuma) ya da zikir, fikir ve şükürle veya ikisinin birleşimi olan 'akleden kalp -reşha' ile yapabilir. Şeytan, nefsin isteklerini kullanarak insanın kalbine fısıldar ve ona fesatlık eker.

  • nefis terbiyesi15.04.2003 - 13:57

    İnsanı bir gemiye benzetirsek, tayfa personeli, nefsi ve nefsin arzularını temsil eder, geminin tertip ve düzeninden sorumludur. Kaptan da ruhu ve onun tahtı olan kalbi temsil eder; gidilecek hedefe gemiyi götürmekten sorumludur. Akıl, hem tayfaya hem de kaptana hizmet eden, ihtiyaçları gideren ve hayatın sırlarını çözen bir unsurdur. İslâm'da nefis, terbiye edildikten sonra, benlik hapishanesinden çıkılır. Kâmil insan olmak için kalbin zümrüt tepelerine yolculuk başlar. Ruhî ve kalbî hayat yaşandığında, nefsin ihtiyaçları meşru dairede karşılanır. Ancak beden merkezli hayat sürdürüldüğünde de çoğu kez, kalp ve ruhun kendini ifade etmesi ve tekâmülü engellenir. İnsan, nefsini ıslah ettiğinde, kalp ve nefis arasındaki zıtlaşma da sona erer; kalp ilhama açık hale gelir. Kalpten beslenen akıl da, ilham ve sezgilerden beslenme imkânına kavuşur. İslâm'da nefis öldürülmez ancak ıslah edilip, ruhun inkişafına mani olmayacak seviyede arındırılır. Ve kendine özgü varlık mertebelerine doğru yükselir. Nefsin ölmesi demek, biyolojik sistemin çökmesi ve ruhun ahiret âlemine göç etmesi anlamına gelir. Vicdan, ruhun bir alt bileşeni olarak, insana doğruyu, iyiyi ve güzeli hatırlatır. Ruhun sözcülüğünü vicdan yaparken, nefsin sözcülüğünü, insî ve cinnî şeytanlar yapar.

    Kişi, dikkat ve enerjisini ön beyniyle kontrol edip şuurlu şekilde yönlendirmek isterse (nefs-i emmareden, nefs-i levvame derecesine) kendi üzerinde gözlem yapması, kişilik ve benlik hapishanesinin motiflerini keşfetmesi gerekmektedir. Normalde hayatını arka beynin kontrolünde sürdürmeye yatkın olan insanın asıl vazifesi, şuurlu bir hayat sürmek, ülfet-gaflet tuzağına düşmeden şükür ve tefekkür çizgisinde Allah'a ayinedârlık yapmaktır.

    Özetlersek, insanın kendini tanıması, her işin başlangıç kısmını oluşturur. Eski çağlarda filozofların kapısında 'Kendini bil! ' yazılı imiş. 'Kendini bilen, Rabbini bilir; kendini unutan, Rabbini de unutur.' sözü de bu açıdan çok anlamlıdır. Kur'ân'da tefekkürün enfüsî ve afakî olmak üzere iki tarzda gerçekleştiği belirtilir. Bediüzzaman, enfüsî tefekkürü tamamlamayan veya buna girmeyen bir insanın afakî tefekkürde muvaffak olamayacağı üzerinde durur. Enfüsî tefekkür; insanın kendi mahiyetini keşfetmesi, iç gözlem ve iç sorgulama yapması, üstün ve eksik taraflarının farkına varması ve bunları şuurlu bir şekilde kontrol edebilmesi gibi faaliyetleri kapsar.

  • ey kavmim15.04.2003 - 13:52

    Zulmün âkıbetini haber veren âyet ve hadîs-i şerifler

    Zulüm, eninde sonunda zalimi de önüne katıp götürecek bir âfettir. O, hiçbir zaman uzun ömürlü olamaz. Bu hususa işaret eden Allah Resûlü (sas) , 'Allah, zalime mühlet verir (hemen ceza vermez) , bir de onu yakaladı mı, artık iflâh etmez (bir daha salıvermez.) ' buyurmuştur. Hadîsin râvisi, Peygamber Efendimiz (sas) 'in bu sözü söyledikten sonra, 'İşte Rabb'inin yakalaması böyledir. O zalim ahâliyi böyle yakalar. Zirâ O'nun yakalaması çok can yakıcı, çok şiddetlidir.' (Hûd,11/102) âyetini okuduğunu nakleder. (Zebîdî, XI,113-114.) .

    Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de zalimler için yaptığı ikazlardan bazıları:

    '...yaptıkları zulmün günâhını yüklenenler ise perişan olmuşlardır.' (Tâhâ,20/111)

    'Sizden kim zulmederse ona büyük bir azâp tattırırız.' (Furkân,25/19)

    '... Zalimlerin yaptığından Allah'ın habersiz olduğunu sanma; O, sadece onları (yaptıklarının cezasını) , gözlerin dehşetten donup kalacağı güne erteliyor.' (İbrahim,13/24)

    Yeryüzünde büyüklük taslayarak başkalarına tuzak kurup zulmedenlerin, er geç başlarına felâketler geleceğini haber veren Yüce Allah, Kur'ân'da; '...Kötü tuzak, ancak sahibinin başına dolanır....' (Fâtır,22/43) buyurur. İbn Abbas bu âyeti, 'Kişi, kazdığı kuyuya kendi düşer.' şeklinde açıklamıştır.

    Allah Resûlü (sas) 'nun zalimin âkıbeti hakkında ifâde etmiş olduğu kutsî sözleri:

    'Mazlûmun bedduâsından sakının! Zirâ mazlûm ile Allah arasında (duânın kabulüne) hiçbir perde yoktur.' (Zebîdî, V,303-304.)

    'Zulümden kaçının, zirâ zulüm, kıyâmet gününde zalimin karanlıklı bir azaba atılmasının sebebidir...' (Zebîdî, VII,374) .

    'Yüce Allah: İzzetim ve celâlim hakkı için, sonunda zalimlerden mazlumun intikamını alırım. Bir mazlumun zulme uğradığını görüp, gücü yettiği halde ona yardım etmeyen katı yürekli kimseden de mazlumun intikamını alırım, buyurdu.' (Zebîdî, IV,203)

    'Bir kimse kardeşinin haysiyetine (nefsine) , yahut malına haksız olarak taarruz etmiş ise; altın ve gümüş (gibi maddî şeylerin) olmayacağı kıyamet gününden evvel onunla helâlleşsin! Aksi halde yaptığı zulüm nispetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahiplerine verilir. İyiliği yoksa hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama yüklenir.' (Zebîdî, VII,376) .

  • sihirli kristal küre15.04.2003 - 13:40

    baktım ve guzel..

  • ey kavmim15.04.2003 - 13:39

    inançtır bu söylenenler..ve inanç mukavemetin, dayanıklılığın kale kapısıdır..
    eger inanç giderse mudafaa gediklenir, ağır bir yara alır...
    hattı mudafaa yoktur, sathı mudafa vardır ve o satıh butun vatandır diyenin sozunu yalanlarcasına hat yalnız benliğinin hattı olur(her koyun olan bacağından asılır)
    vatan olan satıh parçalanmış hat lar olur ve parçalanmış hatlar(birleştirici olanlardan' inanç' zedelendiğinden) asla bir butun yani vatanı ihtiva edemez, vatana namzet olamaz...

    devir cemaat devridir diye boşuna söylenmemiştir..
    çünkü kurtarılması gereken hatlar değil vatandır...

  • müdafaa15.04.2003 - 13:33

    inancın olduğu yerde müdafaa da vardır...
    ve atalarım sırf bunun için şehit oldular..
    çünkü onlar inanıyorlardı ve mudafaa ları meşru idi...

    içi doldurulmuş saddamlar yoktu onların başında, onların başında gerçekten müdafaa için ölmeye gelenler vardı...
    ...
    ama ecdadımın torunları olan bizler mudafaa yı unuttuk. çünkü mudafaa nın en sağlam kalesi olan inancı inşa etmedik ya da ettiremedik...

    inanaç beraberinde mudafaa hurriyetimizi de göturdu..