Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • mümeyyiz25.04.2003 - 03:55

    Yedi yaş ile buluğ çağı arasında bulunan çocuk.

    Çocuk yedi yaşından itibaren tam vücûb ehliyetini almıştır ve lehine ve aleyhine olan hak ve mükellefiyetlere sahibtir. Ancak bu devirde çocuğun aklı tam manâsıyla olgunlaşmadığı için eda ehliyeti eksiktir. İmanı ve yaptığı diğer bedenî ibadetler -eda ehliyeti noksan da olsa- sahihtir. Çünkü bunlar tamamen onun menfaatinedir. Ancak bunların mümeyyiz tarafından eda edilmeleri vacib değildir (Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz, Bağdad 1405/1985, s.97) .

  • ayıp24.04.2003 - 05:37

    Bu kelimeyi duyunca ne o sayılan isimleri ne de başka birşeyi hatırlıyorum yalnız annem ve şu ikazı geliyor aklıma' Ayıp oğlum! Ayıp! '

    toplumun içindeyiz küçük ya da buyuk; etkileşim içindeyiz buyuk ya da kuçuk ve bazen aşılmaması gerekenler aşıyoruz, yapılmaması gerekenleri yapıyoruz...Yani annelerin dediği gibi' Ayıp evladım! Yaptığın çok ayıp, çok...'

  • ibret verici hikayeler24.04.2003 - 04:55

    Vasiyetname

    Öldükten sonra, yapılmasını ve yapılmamasını istediklerimi sizinle konuşmak isterdim. Ama bildiğim kadarıyla pek mümkün değil ve mümkünse de sanırım bu sizin için korkutucu bir deneyim olurdu.



    Dolayısıyla şimdiden vasiyetnamemi yazmak istedim. Mirasımı paylaşmak isteyenler için üzgünüm; bu vasiyet sadece cenaze törenimde yapılmasını istediklerimle ilgili. Öldükten sonra kütüphanemdeki kitaplarımı kendi kütüphanelerine götürmek isteyen ve beni çok seven dostlarım var biliyorum. Ne dostlar ama, öldükten sonra kitaplarını alsak dediler kaç defa. İnanmazsınız, yine de dostlarımın içinde en çok sevdiklerim onlar…

    Lafı çok uzattık, gelelim vasiyetime. Ne istiyorum? Cenaze törenimde eş dost, tanıdık akraba kim gelirse (tabii gelen olursa! ! !) , lütfen birbirlerine son zamanlarda ne tür değişiklikler olduğunu sorsun. “Annen nasıl, baban nasıl, çocuklar nasıl, işler nasıl, okul nasıl, gelin nasıl, damat nasıl” ve akıllarına gelen diğer tüm “nasıl”ları sorsunlar. Şehir yaşamında insanlar, dostlar, tanıdıklar, akrabalar pek bir araya gelemiyorlar, düğünler, cenazeler vesile oluyor böyle şeylere. Onun için bir araya geldiklerinde böyle şeyler sormaları normaldir. Bu isteklerimden birincisiydi. Eğer derseniz, “zaten herkes böyle yapıyor, ” ben de derim ki, “evet, ama bir vicdan azabıyla yapıyor.” Ölü orda yatıyor, yas günü filan, sen kalkmış bilmem kimin kaynanasının sağlığını soruyorsun. Bir yakınındaki -akıl bu ya çağrışım yapıyor- kaynanalarla ilgili bir fıkra anlatıyor, dayanamıyor gülmekten patlamak istiyorsun, ama suçluluk duygusu ve mahcubiyet içinde, anlık bir şekilde sırıtıyorsun. Şimdi ben istiyorum ki, cenazeme katılanlar vicdan azabı çekmeden konuşsunlar, gülüşsünler. Zaten yapıyorlar, hani ben istiyorum ki, bu yasal olsun. Allah dostlara, aile büyüklerine uzun ömür versin, ben de gidiyorum cenazelere ve aynı duruma düşüyorum. Eşi dostu görüyorum, hatır soruyorum. Bazen yaramazlık yapıp ölen kişiyle ilgili çok komik bir anı anlatıyorum. Sonra herkes gülecek ama gülemiyor; tatlı bir tebessüme bir an bürünüyor ve bunu telafi etmek için ardından daha uzun süren asık suratlı bir sessizliğe giriyor. Tam sahtekarlık anlayacağınız. “Çok güleceğim geldi, ama yastayım.” İşte bunu cenazemde istemiyorum.

    Gelelim, ikinci isteğime. Bu biraz yük gelebilir size ama ne yapalım, adamın vasiyeti, geride kalanlara görevdir. Hani hoca, bir ara cemaate sorar ya, “merhumu nasıl bilirdiniz? ” İşte bu soruya “iyi bilirdik” demeyin. Gerçi bazıları, cenazeye “iyi bilirdik” demek için gidiyor, ama artık her hoca da sormuyor bu soruyu, o zaman “iyi bilirdik”ler ağzın içinde kalıyor. Peki ne istiyorum? İstediğim şu hocayla konuşun / konuş (elbette cenazeme gelen bir kişi olursa, bakarsın o da nasip olmaz. Bilemez insan nasıl öleceğini bakarsın bir dostun kalmaz, bakarsın bir atom bombası düşmüştür, mezarın bilinmez. Peki ne istiyorum, normal bir cenaze töreni nasip olursa, biri hocadan önceden izin alsın, desin ki, çıkıp iki dakika bu adamla ilgili onu gerçekten iyi yapan / ondan öğrendiğimiz / onu sevmemize yol açan bir şeyi anlatacağız. Diyelim ki, “Zarifti, her sabah eşine günaydın derdi.” Ya da diyelim ki, “Hep sözünü tutardı; bazen geç olurdu, bir hafta, iki hafta… bazen bir yıl… ama sonunda hep sözünü yerine getirirdi.” Ya da “Çok iyi kadayıf yapardı, ama bol cevizli kısmını hep kendine saklardı.” Bunlar latife ile karışık gerçek isteklerim. Yani istediğim şey, cenazemde çok uzun değil, en az iki, en fazla yine iki dakika, mümkünse insanın yüzünü gülümseten iki hoş sözle anılmak. Derseniz ki, yahu sen öyle bir adamsın senin için bulamayız iki çift güzel söz, o zaman deyin ki “Çok bonkördü, söylenilecek bütün güzel sözleri diğer merhumlara bıraktı.”

    Bu benim vasiyetim, ama isterim ki her cenaze böyle olsun. Sahtekarlıktan uzak, ölen kişiyi gerçekten andığımız. Allah ölümü evinizden yakınınızdan uzak etsin. Ama doğum, düğün, cenaze. Bu üçü yaşamın parçası. Üçünü de kucaklamak lazım. Ölüm en sevdiklerimizi alıp götürse de.

    Not:

    1. Ne hastayım, ne de başka bir şey var. Sağ salimim.

    2. www.meliharat.com’dan makale listeme üye olursanız bu çarşamba “Muhsin Ertuğrul”un vasiyetini de yorumlayarak göndereceğim.



    23.03.2003 / Melih Arat/ Zaman

  • ibret verici hikayeler24.04.2003 - 04:49

    Otoyol 60

    Bir işadamı, aracının içinde elinde cep telefonu hararetli bir şekilde iş konuşması yapıyordu. Bağıra çağıra konuşurken arabadan inmeye karar vererek şoför kapısını açtı.



    Ne var ki, arkadan gelen bisikletli bir adam aniden açılan kapıya çarptı. Arabanın kapısı zarar görürken, işadamının cep telefonu da yere düştü. İşadamı, yerden doğrulmaya çalışan bisikletliye bağırmaya başladı: “Ne kadar dikkatsizsin, önüne baksana! ! ! ” İki adam gayri ihtiyari arabanın kaputunun önüne geçtiler. İşadamı söylenmeye devam ederken o an hiç beklenmedik bir şey daha oldu. Arkadan gelen bir kamyon, hem bisikleti hem de cep telefonunu çiğnedi. İş adamı iyice çileden çıktı. Bisikletli adama daha da kızgın bir şekilde konuşmaya devam etti. “Senin yüzünden bugün hayatımın en önemli iş görüşmesini kaybettim. Tek bağlantı imkanım cep telefonuydu o da yok artık! ! ! ” Adam aynı şeyleri bağıra çağıra tekrar ediyordu ki, bisikletli adam sakin bir şekilde ilginç bir şey sordu: “Bisikletle arabana çarpmamış olmamı mı tercih ederdin? ” İşadamı tereddütsüz bir şekilde “Elbette! ! ! Keşke arabama bisikletinle çarpmamış olsaydın! ! ! ” diye bağırmaya devam etti.

    O an bir sihir oldu. Zaman üç dakika geriye, hikayenin en başına adamın otomobilde konuştuğu ana gitti. Adam yine arabada hararetle cep telefonuyla konuşuyordu. Arabanın elli metre arkasından bisikletli adam belirdi. Ancak paçasının tozunu almak için kaldırıma yanaştı ve durdu. Bu sırada işadamı elinde cep telefonu hararetli bir şekilde iş konuşmasını yaparak dikkatsiz bir şekilde arabadan çıktı. Süratli bir şekilde arkadan gelen kamyonu fark etmedi ve bu sefer hem cep telefonu hem de kendisi kamyonun altında kaldı.

    ****

    Liseyi bitiren genç adam, doğum gününde ailesiyle birlikte bir restoranda oturuyordu. Masadaki herkesin delikanlıya doğum günü hediyelerini verdiler. Delikanlının ablası ona profesyonel bir fırça seti hediye etti. Delikanlının hayali ressam olmaktı. Babası ise önce bir zarf uzattı. Zarfın içinde ülkenin en önemli özel okullarından birinin hukuk fakültesine kabul edilmesiyle ilgili bir mektup vardı. Ne var ki, delikanlı hukuk okumak istemiyordu. Babasının hediyeleri ise bitmemişti, bir BMW anahtarı da uzattı. Çocuk şaşırdı, bir BMW de istememişti. Yemekten sonra hep birlikte dışarı çıktılar, restoranın önünde üstü açık kırmızı bir BMW duruyordu. Herkesin hoşlanacağı harika bir arabaydı ama delikanlı ne BMW’leri seviyor, ne de kırmızıdan hoşlanıyordu. Araba gencin değil, babasının tarzıydı. Baba ise, oğlunu ülkenin en iyi okuluna soktuğu ve insanların rüyalarında göreceği bir arabayı hediye ettiği için takdir bekliyordu. Çocuk babasının gönlü kırılmasın diye, teşekkür etti ama içinden keşke bunlar olmasaydı dedi. O an yine bir sihir oldu. Önünde durdukları binanın tepesindeki boyacılardan birinin boya kovası çocuğun kafasına düştü ve çocuk hastaneye kaldırıldı.

    Gözlerini hastanede açtı, ne kadar süredir hastanede yattığını bilmiyordu. Yatağında uyandığında doktor olduğunu düşündüğü biri yanına geldi. “Geçmiş olsun efendim, daha iyisiniz şu anda, ancak sizi taburcu etmeden önce zihinsel yeteneklerinizi test edeceğim” diyerek, bir deste iskambil kağıdı çıkarttı. “Şimdi size birer birer kâğıtları göstereceğim, hangilerinin sinek, maço, karo olduğunu söyleyeceksiniz.” Adam kâğıtları göstermeye başladı. Genç de kâğıtları gördükçe, kâğıtların cinsini söylüyordu. Test bitince genç adam, hepsini bildiğini varsayarak “Nasıldım ama? ” diyerek gururlandı. Testi yapan adam ise, “Hiçbirini bilemediniz.” dedi. Tekrar kartları çıkardı ve kartlardaki sembollerin orijinal renklerinde olmadığını gösterdi. Örneğin, sinek normalde siyah renkte iken bu destede kırmızıydı. Bütün semboller orijinalinden farklı renkteydi ve genç gördüğünü değil, rengin ona çağrıştırdığını söylemişti. Testi yapan görevli, “Siz görmüyorsunuz, görmeye koşullandığınızı görüyorsunuz” dedi. Adam dışarı çıktı ve bir süre sonra doktor odaya girdi. Genç “Zihinsel yeteneklerimle ilgili testi geçemedim, şimdi ne olacak? ” diye sordu. Doktor “Ne testi? ” dedi, “Size test filan yapılmadı! ” “Ama iskambil kâğıtlarıyla gelen bey, dikkat testi filan gibi bir şey.” “Efendim, hastanemizde böyle testler yapılmamaktadır.”



    16.03.2003 / Melih Arat / Zaman

  • ibret verici hikayeler24.04.2003 - 04:48

    Sorunları askıya almak

    Bir süre öncesine kadar direktörüm Nermin Hanım oldukça otoriter bir yönetici profili çiziyordu. Hem benimle olan ilişkisi, hem de altındaki orta düzeydeki yöneticilerin birçoğu ile arası iyi değildi.



    Bir kısmı dışında, onun fikirlerini hep onaylayanlar ya da ne olursa olsun “evet, efendim” diyenlerle arası gayet iyi idi.

    Direktörümüz Nermin Hanım iyi bir insandı; ama kesinlikle dinlemesini bilmiyordu. İşe hakimdi ve aldığı kararların birçoğu da iyi kararlardı. Ne var ki, bu kararlar daha iyi şekilde alınabilirdi ya da daha iyi alternatifler tercih edilebilirdi. Fakat Nermin Hanım, tam bildiğini okuyan bir insandı. Nermin Hanım, toplantılara kendi fikirleriyle giriyor ve kendi kararlarıyla çıkıyordu. Açıkçası dikkate alınmamaktan, dinlenmemekten, müşteriler ve şirketim için daha iyi olabileceklerin önüne geçilmesinden mutsuzdum.

    Bir gün başka şirketimizden başka bir gruba iletişim semineri için gelen papyonlu bir danışmana durumu ayak üstü anlattım ve tavsiyesini istedim. Bana iki şey söyledi: “İletişim kuramadığınız birini önce açıkça onaylamanız gerekir. Onaylamak demek, iletişim kuramadığınız kişinin, sizin onunla aynı fikirleri paylaştığınızı samimi bir şekilde ifade ettiğinizi göstermeniz demektir. İnsanlar kendileriyle aynı fikirleri paylaşan insanları severler; farklı düşünenler ve bunu güçlü bir şekilde ifade edenlerse çoğunlukla “düşman” ibaresiyle bilinçaltına yazılır. Onun için önce onaylama metoduyla, iletişim kanalının içine girmelidir.

    İkinci olarak eğer bir çözümü denediniz ve işe yaramadıysa bu çözümü sürdürmeyin. Yeni bir şey deneyin. Hatta dikkat çekici ve sıra dışı bir şey deneyin.”

    Yaptığımız bu kısa konuşmayı not aldım ve iki söze özetledim; “onu onayla” ve “sıra dışı bir şey yap.”

    Nermin Hanım ve çalışma arkadaşlarımızla ilk girdiğimiz toplantıda Nermin Hanım’la yine görüşlerimiz uyuşmadığı halde onu açıkça onayladım. Hatta onun fikirlerinin neden doğru olduğunu değişik örneklerle arkadaşlara açıkladım. Hem Nermin Hanım, hem de arkadaşlar çok şaşırdılar. Ancak sonra odama gittim ve kapının arkasındaki ayaklı askıya, üçgen boş bir askı astım.

    Bir sonraki toplantıda bu sefer uyuşamadığımız iki fikir vardı; ama bunlar için de hiçbir şey söylemedim ve yine Nermin Hanım’ın fikirlerini açık ve güçlü bir şekilde onayladım. Ve odama gidip askıma, iki askı daha astım.

    Nermin Hanım’ın bu durum hoşuna gitmeye başladı. Bana bakışları bile daha bir olumlu olmuştu. Artık hiç itiraz etmiyordum; ama sadece baş sallayarak ya da “tamam efendim” diyerek onaylamıyordum. Onun fikirlerinin niçin doğru olduğunu ispatlayan zekice bir konuşma yaparak onaylıyordum. Bu arada uyuşmazlık içinde olduğumuz konuların her biri için odamdaki askıya askı asmaya devam ettim. Üç ay sonra askıda boş yer kalmadığı gibi, üçgen askılar yere kadar uzamıştı. Bir gün Nermin Hanım, bir evrak bırakmaya odama geldi ve askıları gördü. Dostça bir ses tonuyla bana bu askıların ne olduğunu sordu. Ben de kendisine oturmasını teklif edip karşına geçtim ve hikayeyi anlattım.

    Yaşama felsefemi, papyonlu danışmanı ve onaylama reçetesini ve uyuşamadığımız her bir sorunu askıya astığımı... Ha bu arada, onun fikirlerini savunmak için onun bakış açısından yaklaşmamı ve onu daha iyi anlamamı sağladığını da belirttim. Nermin Hanım, yere kadar uzanmış askılara baktı ve yüzünde bir tebessümle “Bu kadar konuda ayrı düşünüyorduk, ama sen bunları hiç söylemedin ha... Kendini bunca süre tuttun, bravo sana.” dedi. Aslında onu kandırmış olduğumu düşünerek kızmasından korkuyordum, ama daha iyi bir şey oldu. Dedi ki, “Cumartesi günü, eğer uygun olursan ofiste buluşalım ve uyuşamadığımız bu konularda seni dinlemek istiyorum.” dedi. Cumartesi sabahı ofiste birlikte kahvaltı ettik ve ardından işyerinin sorunlarını ele aldık. Nermin Hanım, izleyen her toplantıda bana görüşlerimi sordu ve çoğunlukla benim görüşlerimle kendi görüşlerini harmanlayarak karar almaya başladı. Bir de yeni bir adet edindi. Arada bir odama uğrayıp bakıyor, askımda boş askı var mı diye...


    06.04.2003 / Melih Arat / Zaman

  • lalenin anavatanı24.04.2003 - 03:38

    Lâle: Hollandalı değil, özbeöz Türk çiçeği

    Kazakistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan da Hollanda’ya uzanan lâlenin bin yıllık öyküsünün anlatıldığı “Lâle: Doğunun Işığı” belgeseli, bugün Hollanda’da gösterime giriyor. “Lâlenin anavatanı neresidir? ” sorusuna cevap arayan belgeselde, bir çiçeğin ilginç öyküsüyle birlikte, yine bir milletin kültür tarihi de büyüteç altına alınıyor.

    Kimine göre bir çılgınlık, bir tutku, bir zenginlik alameti; kimine göre ‘tanrının seçilmiş çiçeği’, kimine göre ise boş bir heves... Ama hangisi olursa olsun renkleriyle, güzelliğiyle çekici, her insanın gönlünde apayrı bir yeri olan çiçek: Lâle. Hiçbir çiçekte olmayan lâlelerin insanı çılgına çeviren, varını yoğunu kaybetmesine yol açan büyüsü kadar; insanları kendisine tutsak eden öyküsü de etkileyici. Orta Asya’da başlayıp, Anadolu’da zirveye ulaşan ve bugün Avrupa’da devam eden lâlenin öyküsü, aslında bir milletin Doğu’dan Batı’ya uzanan macerasının en canlı kanıtı.

    Lâlenin renkli; ama bir o kadar da hüzünlü öyküsü, bugüne kadar hep Batı’dan yani şimdiki vatanı olarak kabul edilen Hollanda’dan başlatıldı. “Lâlenin anavatanı neresidir? ” sorusuna, hep “Hollanda” cevabı verildi. Botanikçiler, tarihçiler ve belgesel film yapımcıları bu çiçeğin serüvenini anlatırken Batı merkezli düşündü. Lâlenin serüvenine, bugünden yani Batı’dan, bir medeniyetin simgesi olmaktan çok maddenin sembolü haline geldiği Hollanda’dan başlamak; lâlenin tarihte oynadığı rolü anlamak için ne kadar doğru bir bakış açısı bilinmez. Ancak, bilinen o ki, bu tür araştırmalar hep yalın kaldı. Oysa Bizans İstanbul’unun bilmediği, tanımadığı lâle,16. yüzyılın başından 18. yüzyılın sonlarına kadar kent inceliğinin en değerli simgelerinden biri sayılır. Kaynaklar,16. yüzyılda sadece İstanbul’da, her biri birbirinden güzel 2 bine yakın lâle çeşidinin yetiştirildiğini yazar.

    Ne kadar etkili olur bilinmez; ancak lâleyle ilgili bilinenlerden çok bilinmeyenlere vurgu yapan Türk yapımı bir belgesel Hollanda’nın 1. kanalında bugün gösterime giriyor. Yapımcılığını İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Genel Müdürü Cengiz Özdemir, yönetmenliğini Hikmet Yaşar Yenigün’ün yaptığı “Lâle: Doğunun Işığı” belgeselinin senaryosu da Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Turhan Baytop, Çelik Gülersoy ve Beşir Ayvazoğlu’nun danışmanlığında yazılmış. “Lâle: Doğunun Işığı” belgeseli,23 Mart’ta da CNN Türk’te gösterilecek.

    Lâlenin öyküsünün bir belgesele konu olması ilginç. Yönetmen Yenigün de bu ilginçliğin kendisini etkilediğini söylüyor. Konuyu araştırmaya başladığında lâlenin, bilinmeyen tarihiyle karşılaştığını belirten Yenigün, “Lâle, bir çiçek, deyip geçmemek lazım; her dönemde, yaşananlara adeta tanıklık etmiş. Araştırmalarımın sonunda o kadar çok malzeme ortaya çıktı ki, seçim yapmakta oldukça zorlandım. Doğrusunu söylemek gerekirse, son derece çarpıcı öyküler buldum. Bu belgeselle lâle üzerine bilinmeyen pek çok şeyi anlatmam mümkün oldu.” diyor.

    90 gün süren çekimler boyunca bu hüznü hep yaşadığını söyleyen yönetmen Hikmet Yaşar Yenigün, Hollanda’da yaşadığı bir anısını paylaşıyor: “Belgeselin Hollanda çekimlerini yaparken tanıştığım bir lâle yetiştiricisi, ‘Siz Türkler duygulu insanlarsınız. Lâleye bakar şiir yazarsınız, oysa biz Hollandalılar lâleye baktığımızda gulden görürüz.’ demişti. Şunu söylemek mümkün, ince gövdesi, rengarenk taç yapraklarıyla lâle olağanüstü güzellikte bir çiçek. Kısacık ömrüyle hayatın kırılganlığını, geçiciliğini sembolize ediyor. Böyle bakıldığında bir hüzün var elbette.”

    Lâle ile ilgili son bir not: Yazar Beşir Ayvazoğlu’nun uzun bir süreden beri üzerinde çalıştığı ‘Lâle’ kitabı, yakında Kültür Sanat AŞ etiketiyle çıkacak.

    Abdullah Kılıç / İstanbul

    16.03.2003/zaman

  • benzerlerimiz23.04.2003 - 14:18

    iletişim..iletişim kurmak..bunu gerçekleştirebilemk daha doğrusu gerçekleştirilmesini kolaylaştırmk benzerleri bulmakla sağlanabilir..kendime benzer biriyle konuştum, ne söylesem, aynı şeyleri ondan da duyuyordum..benzemek ve ortak noktalara sahip olmak..belki benzemek için ortak noktaya sahip olma şartı vardır; ama benzerlerimizi ben farklı olarak değerlendiriyorum.çünkü ortak nokta demek zaten olağandan bahsetmek..Allah ın kullarıyız, insanız ve nize ortak noktalar; ama benzerlerimiz demekle yakınlıktan genel ortak noktalar dışındaki noktalardan behsediyorum..konuştuğunuz zaman kaynaşmak, aynı kelimelerle aynı şeyi ifade etmek...insanın benzerlerini görmesi çok tatlı ve bir o kadar da boşluğa itici birşey.çünkü kendime gelmekte biraz zorlandım..benzerimle konuşmak beni biraz sarstı; ama yine de çok guzeldi..

  • ırk ayrımı23.04.2003 - 13:57

    Ayrım gözetmek, ayrım yapmak, sınıflandırmak, kategorilere ayırmak ve size yakın olana yakın uzak olana uzak olmak...
    tarafsızlığı ortadan kaldırmak...
    acımasız bir kelime...
    'ayırmak' zaten koparmak, bölmek, parçalamak gibi sözcükleri çağrıştırdığı için bu kelime bir yapım dan çok bir yıkım kelimesi...
    ırklar arasındaki bağı koparan, yıkan kelime: ırk ayrımı

  • 23 nisan23.04.2003 - 13:26

    23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı...

    Bir teyzenin ölüm tarihi...

    Bir gencin doğum...

    Bir milletin temellerinden birinin tarihi...

    Bir ailenin başına gelen felaketin yıldönümü...

    Sevgililerin tanışma gunleri...
    ....
    tarihi sizin için önemli kılan sizin onda ne gorduunuz ve onda ne yaşadığınıızdır.

  • mahremiyet21.04.2003 - 15:34

    Ortak olanda mahremiyet olur mu?
    Gecekondular devlet toprağını işgal ederler(duygusuz bir yanım; ama şu anda bu tanıma ihtiyacım var) ve bu gecekondular bilmelermi ki bu topraklar tum halkın malıdır.
    İnsan bu fani dunyada bu toprak benim deyip orayı parselleyebilir mi? hayır, yalnız geçici olarak sahiplenir, emanetçi...
    kimisi vakıf malını, kimisi devlet malını hasır altı eder...
    ben bu mahremiyeti hiç sevmedim..bu kelime bile bunu karşılamadı; ama yine de giden yere gitsin, anlayan anlasın...