Kuantum fiziği ile alakalı bir yazı yapıştırdım(astım, kulakların çınlasın barış :))) Daha önce okuduğum ve evren ve kuantum fiziğiyle alakalı bir yazıyı da asmak istiyorum.. Röportaj Nuriye Akman 23.02.2003/Zaman
Evren, gördüğümüz gibi değil, gerisinde farklı bir dünya var
İki hafta önce, sabah zihnimde “Hologram” diye bir kelime ile uyandım. Bütün gün, beynime kıymık batmış gibi dolaştıktan sonra, anlamını bilmediğim bu kelimenin mecburen peşine düştüm.
İyi ki internet var. Hologramın, lazer yardımı ile oluşturulmuş üç boyutlu bir görüntü olduğunu çabucak öğrendim. Sönmeyen merakım beni Michael Talbot’un yazdığı, Holografik Evren adlı bir kitaba götürdü. Kitabı üç günde bitirebildim. Okuduklarımın hiç değilse bir bölümünü bir fizikçi ile tartışma ihtiyacı hissettim. Kuantum fiziğini iyi bilen, metafiziğe “öcü” diye bakmayan; ama bilimsel soğukkanlılığını da daima koruyan, bilim dilini popüler dile aktarmada becerikli, her şeyden önemlisi bu kitabı okumuş ve lise dışında fizik eğitimi almayan bir gazetecinin soruları doğrultusunda yürüme alçakgönüllülüğünü gösterecek biri olmalıydı.
Belki on fizikçi ile telefonda konuştum, hiçbiri bu konuyu konuşmaya yanaşmadı. Sonunda, TÜBİTAK Başkanı Namık Kemal Pak’ı aradım. Bu röportajı aslında Türkiye’nin yetiştirdiği en parlak bilim adamlarından biri olan Pak’la gerçekleştirmek isterdim. Ama vakti yoktu. Kendisi de kuantum fizikçisi olduğu için, vereceği isimler benim için çok önemliydi. Ali Kaya, Pak’ın verdiği isimlerden biriydi.
Kaya, aradığım bütün niteliklere sahipti. Onu tanıdığıma, sizlerle tanıştırdığıma çok seviniyorum.
Ali Bey, teşekkür ederim ricamı kırmadınız, bu röportaj için kitabı okudunuz; ama okurlarımıza konuyu özetlemek amacıyla şöyle bir girizgah yapacağım: Londra Üniversitesi öğretim üyelerinden Fizik Profesörü David Bohm ve Stanford Üniversitesi’nden Nörofizyoloji Profesörü Karl Pribram 1950’li yıllarda, birbirlerinden bağımsız olarak, evreni yeni bir algılama modeli sunuyorlar bize. Dünyada gözümüzün gördüğü her şeyin, tüm fenomenlerin, uzay ve zaman ötesindeki bir gerçeklik düzeyinden yansıtılan hayaletimsi imgeler olabileceğini söylüyorlar. Bu, zihnin fiziksel gerçeklikle psişik yolla etkileşebildiği anlamına da geliyor. Talbot’un kitabında, bu iki bilim adamından etkilenerek özellikle kuantum fiziğinin olanaklarıyla araştırmalarını sürdüren pek çok bilim adamının,80’li ve 90’lı yıllarda ulaştıkları sonuçlara da yer veriliyor. Şimdi, söz sizin.
Pribram’ın beyinle alakalı görüşlerini bilmiyordum. Ben de onun gibi, ruh ve beyin arasında bir ilişki olmadığı, her şeyin tamamen beynin içinde elektriksel olarak olup bittiği düşüncesine çok sıcak bakamıyorum. David Bohm’la ilgili kısımlar ise, uzun süreden beri bu işin içinde olduğumdan, kolay anladığımdan belki, çok etkilemedi. Ama beynin çalışma yapısının bir şekilde holografik olabileceği, elektrik dalgalarının, “girişim desenleri” oluşturması bana çok ilginç geldi.
Okurlarımıza açıklayalım. Pribram, anıların beyinde nasıl ve nerede depolandığı sorusuna cevap ararken bu noktaya geldi. Ona göre beyin hücreleri tek tek, mini hologramlar gibiler ve gelen uyaranları frekanslarına ayırarak algılıyorlar. Hücrelerin dalga boyları birbirleri ile kesişerek, “girişim” yapıyor. Yani birbirinin içinden geçen çapraz çizgili desenler meydana getiriyorlar. Oluşan holografik model, bizim beş duyumuzla algıladığımız görüntüydü. Yani fiziksel gerçeklik, bir hayalden ibaretti.
Beynin gerçeğinde hem bu girişimsel olayın hem de nöronların, elektriksel etkilerinin bir anlamı olabilir. Bilimsel gelişmede “Tamam, bu holografik modeli bulduk. Eskilerin hepsini çöpe atalım” gibi bir mantık yürütemezsiniz. İşte Newton, bir şeyler bulur, ondan sonra Einstein gelir, yeni şeyler üzerine koyar. Hiçbir zaman “Newton tamamen geçersizdir” demez. Newton’un yaptığı şeyler belli olayları anlatmak için geçerlidir. Böyle iç içe büyüyen halkalar şeklinde bir gelişme var bilimde. Bu beynin hologram olması meselesi de öyle. Pribram’ın teorisi, ne kadar kabul görüyor, hangi fenomenleri ne kadar açıklayabiliyor bilmiyorum.
Hiçbir teori, tek başına, evrenin bütününü, eksiksiz bir biçimde anlatmaya yetmez. En azından bunu biliyoruz.
Katılıyorum. Ama bu kitap, “holografik evren” diye bir kavramla her şeyin açıklanabileceğini söylüyor. Kitabın arkasında, Dr. Fred Alan Wolf’un bir sözü var: “Evrenin, hem madde hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologram olduğu kavramı; ‘Gerçeklik nedir? ’ sorusunu soran herkesi heyecanlandıracaktır. Bu kitap bu soruyu bir daha sorulmamak üzere cevaplıyor.”
Bu Wolf’un yorumu. Kitabın yazarına haksızlık yapmayalım. Birçok yerde söylüyor ki: “Bu, hâlâ tartışmaya açıktır. Bütün bilim adamları buna katılmamaktadır.”
Diyelim, bütün bilim adamları bu kitapta söylenen görüşe katıldılar ve bağımsız olarak teorinin deneylerle uyumlu olduğu görüldü. Buna rağmen, bu yine son nokta değildir.
Gelelim, Bohm’a. O da evrenin, tek ve dev bir hologram olduğunu, yani gördüğümüzü zannettiğimiz şeyin aslında bir hayal olduğunu ve ayrı ayrı parçalar değil de, sadece bütünün olduğunu söylüyor.
Kuantum dersini almaya başladığınız zaman üniversitede, iki farklı görüşten bahsedilir. Biri Bohr Felsefesi’dir diğeri de Bohm’dur. Bohm’un yorumu aslında Newton felsefesine daha yakındır. Bohm’a göre gördüğümüz dünyanın arkasında başka bir fiziksel gerçeklik var. Fakat bu gerçeklik tam olarak klasik fizik kavramlarıyla anlaşılabilir. Bohr’a göre ise, fiziksel gerçeklik biraz da gözlem yapana bağlı bir durum. Mesela “Kimse elektrona bakmazsa, onun nerede olduğu fiziksel bir gerçeklik değildir.” Bohr’a göre.
Belki de bunlar aynı denklemlere getirilen farklı yorumlardır.
Tabii. Bir yorumu diğerinden şu an için üstün kılan bir ayırım yok. Kuantum teorisinde maddenin yapı taşları, gözlemlenemeyen dalgaların farklı frekansları şeklinde düşünülüyor. Bunda herkes hemfikir. Bunlar bilinen dalgalar gibi girişim desenleri de meydana getiriyorlar ve bu desenlerde farklı parçacıklar gibi ortaya çıkıyorlar. Einstein’ın uzay–zaman fikrini teorik düzeyde de olsa kuantum teorisiyle birleştirdiğinizde, aslında üç boyutlu mekanın iki boyut üzerine kodlanabileceği sonucuna ulaşmak da mümkün. Tabii bu fikir şu an yalnızca teoride geçerli. Deneylerle desteklenen bir durum değil. Bütün bunlar bize belki holografi fikrini çağrıştırıyor. Fakat başka isimler de koymak mümkün tabii. Bir de bütün bu yorumlarımızı teorilerimiz doğruymus gibi yapıyoruz. Yani ileride bilimsel anlayışımız geliştiğinde bu yorumlarımız da değişebilir.
Elektronların gözlemlendikleri zaman var, gözlemlenmedikleri zaman yok olduğuna herkes inanıyor mu?
Hayır. Dediğim gibi yoruma bağlı. Kuantum fiziğinde bir elektronun fiziksel durumunu inceliyorsunuz diyelim. Bunu yaparken fiziksel dünyada var olmayan fakat elektronun hareketlerini yönlendiren bir dalgadan bahsetmek zorundasınız. Elektronla ilgili öğrenmek istediğiniz şeyler, bu fiziksel olmayan dalgada saklı. Sanki elektronun kendisi teoride görünmüyor. Teorinize çok güveniyorsanız bunu “Elektron aslında yoktur.” diyerek yorumlayabilirsiniz. Ya da bu teorinin bir eksikliği var şeklinde de yorumlayabilirsiniz. Mesela Einstein kuantum teorisine karşıydı ve onun eksik bir kuram olduğunu düşünüyordu. Fakat bütün bu felsefi yorumları, kuantum fiziği doğruymuş gibi yapıyoruz.
Bu, “Bakarsan var, bakmazsan yok” fikri eğer doğruysa, bir şey hem var, hem yok demektir. Bu düaliteyi felsefi olarak nasıl yorumlarsınız?
Aslında bu insanı merkeze oturtan bir düşünce. Bence bunun doğru ifadesi, “Bakarsan var, bakmazsan ne olduğunu bilemezsin” olmalı. İşte felsefi olarak kuantum mekaniğini çok ileri götüren bazı insanlar, şu tip sorular sormuşlar: “Hiç kimse Ay’a bakmıyorsa, acaba Ay orada mıdır? ” Yani bu birazcık, tasavvufta, Vahdet–i Vücutçuların fikrini anımsatıyor. Onlar da bütün varlığı bir olarak görüyorlardı. Bence iki grup da biraz iç dünyalarının coşkunluğu içinde yorum yapmışlar.
Bütün bunların bizi cevaplamaya zorladığı soru şu: Demek ki zihin fiziksel gerçeklikle psişik yolla etkilenebiliyor. Öyle değil mi?
Zihin bence de fiziksel dünya ile etkileşebilir. Belki buna ruh demek de mümkün. Bunun örneklerini görmek mümkün. Belki de insanlar zamanla bunu bir kabiliyet olarak da geliştirecekler. Fakat etrafımızda gördüğümüz her şeyi zihnin bir yansıması şeklinde görmek, ya da biz zihinsel olarak onları düşlediğimizde, mesela Ay’a baktığımızda, onların gerçeğe dönüştüğünü düşünmek bence doğru değil.
Oysa bana çok sevimli gelmişti bu düşünce. Peki, bir parçacık okyanus içinde yüzüyoruz ve parçalardan her biri, diğer sonsuz parçacığın ne yapacağını biliyormuş gibi davranıyor; değil mi?
Evet. Evren içinde her şey birbiriyle ilgili. Aslında bu kuantum teorisi için geçerli değil sadece. Mesela şu kitabı düşünün, Newton fiziğine göre evrendeki her parçacık bu kitaba çekim kuvveti uygular. Kitabın hareketinde bu kuvvetlerin hepsi bir rol oynar.
Klasik bilim, tüm sistemin durumunu, parçaları arasındaki ilişkinin sonucu olarak görmüyor muydu? Kuantum potansiyeli de bu görüşü tam tersine döndürüp, parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret etmiyor muydu?
Bu da biraz yoruma bağlı. Klasik fizik de evreni bir bütün kabul edip parçacıkların hareketlerinin bu bütüne göre şekillendiğini söylüyor. Bununla birlikte kuantum teorisinde de birbirinden bağımsız hareket eden parçacıklar düşünmek mümkün. Şimdi bizim klasik mekanikte kafamızda geliştirdiğimiz fiziksel kavramlar var. İşte hız, konum, boyut. Kuantum mekaniği aslında bunları bayağı sarsmış. O yüzden, bence kuantum mekaniği sanki bize şu an, yani şu gördüğümüz evrenin gerisinde başka bir şey var izlenimini veriyor.
Her şeyin gördüğümüz kadar olmaması ne anlama geliyor?
Gerçekten gördüğümüzün dışında, yani çok farklı bir dünya işliyor arkada. Biz algılarımızla anlamaya, düşünmeye alışmışız. Algılayabildiğimiz şeylerin varlığını daha kolay kabul ediyoruz. Algılarımız üzerine kavramlar geliştirmişiz. Fakat modern fizik algılarımız üzerine inşa ettiğimiz bu evren anlayışının tamamen doğru olmadığını söylüyor.
Yani, bir rüyada mı yaşıyoruz?
Yani bir kere gördüğümüz evrenin böyle olmadığı kesin. Gördüğümüz evren fiziksel bir evren. Rüyada yaşıyor olsak bile, bu çok gerçek bir rüya.
Evren, bir rüya düzeninin bir yansıması olabilir mi? Tıpkı lazerle yaratılan birtakım görüntüler gibi, biz de birtakım ışınlardan gelen, girişim desenleri miyiz aslında?
Ben bu tip tanımlamalara biraz mesafeliyim. Bunun böyle olup olmadığını bilemeyiz.
Ama “Asla böyle bir şey olamaz.” da diyemiyoruz değil mi?
Evet, bu ispatın dışında, insanın kendi iç dünyası ile alakalı bir şey. Bazen benim kendime de öyle şeyler oluyor. Yani böyle durup, ben nerdeyim diyorum. Gerçeklik duygusunu sorguluyorsun. O zaman belki her şeyin holografik bir yansımadan ibaret olduğu izlenimine de kapılıyor olabilir insan. Fakat bu o hali açıklamanın tek yolu da olmayabilir. Dediğim gibi evren büyük bir hologram mı değil mi belki bunu hiçbir zaman anlayamayacağız.
Hologram, bir nesneyi orada olmadığı halde, oradaymış gibi gösteren bir illüzyon yarattığına göre, bu bir düşmanı yanıltmak için savaşta kullanılabilir mi? Hani, eski zaman hikayelerinde geçer, savaşlarda birtakım hayali yardım kuvvetleri gelir yardıma.
Bu biraz teknolojik gelişmeyle alakalı. Hologram teknik olarak, gayet iyi bilinir. İşte, lazerlere yansıtıyorsunuz, orada bir şekil görünüyor. Ve bu şekil görüntü olarak gerçeğe çok yakın. Uzaktan baktığınız zaman gerçeği ile ayırt edemezsiniz. Böyle silahlar yapılabilir. Eskiden, dediğiniz şekilde, böyle bir teknik çok daha yararlı olabilirdi. Mesela iki ordu karşılıklı savaşacaklar, siz sayıca azsınız. Elinizde hologram makinesi var. Sayınızı on kat artırıp şaşırtıyorsunuz düşmanınızı!
Şimdi de yapılabilir farklı şeyler...
Şimdiki savaşlar, Amerika’nın biraz havadan bombalaması şeklinde gelişiyor. Belki küçük operasyonlarda kullanılabilir. Teröristler gelmişler, içeriyi basmışlar, içeriye adam göndermeden önce, holograflarını gönderip adamları korkutmak, ya da bir yerlere ateş ettirip, kurşunlarını bitirmek şeklinde yapılabilir. Schwarzenegger’in eski bir filminde vardı böyle bir şey.
ALİ KAYA KİMDİR?
1972 Bursa doğumlu.1993’te Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun oldu.1995’te aynı üniversiteden master derecesini aldı.2002 yılında Texas A&M Üniversitesi Fizik Bölümü’nden doktorasını aldı. Bu tarihten itibaren TÜBİTAK ve Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı Feza Gürsey Enstitüsü’nde uzman araştırmacı olarak çalışıyor. Çalışma alanları; “Sicim teorisi, Kuantum alanlar teorisi, Genel görecelik kuramı”. Evli ve 3,5 yaşında bir oğlu var. Çalışmaları nedeniyle 2002 yılında Türkiye Gazeteciler Vakfı, Sedat Simavi Ödülü’ne layık görüldü.
Bu kelimeyi girerken kelimenin dahil olduğu üç kategoriyi: bilim, din, edebiyat olarak seçmiştim. Bilimsel bir yazı, özellikle de fizikle ilgilenenler ve kuantum fiziğini merak edenler için..
KUANTUM-İZAFİYET TEORİSİNE DOĞRU
Fizik tarihinin çalkantılı dönemine girildiğinde Einstein, kuantum mekaniğinin temelinde bulunan Heisenberg'in 'belirsizlik' prensibini kabul etmiyordu. O: 'Yaratıcı zar atmaz! ' diyerek, Yaratıcı'nın tabiatta yarattığı olayların tesadüfen meydana gelemeyeceğine, deterministik bir şekilde, önceden belirlenen bir plân dahilinde gerçekleşmesi gerektiğine inanıyordu.
Einstein; Podolsky ve Rosen'la beraber geliştirdikleri EPR çifti (Einstein-Podolsky-Rosen pair) teorisiyle aslında kuantum fiziğinin bir yanılgı olduğunu göstermeye çalışmıştı. Halbuki ondan yaklaşık 30 sene sonra Bell tarafından oluşturulan eşitsizlikle tabiattaki hadiselerin bir plân, program ve düzen içinde, nasıl gerçekleştiğinin cevabı aranmaya başlandı. Ancak bu eşitsizliğin ortaya konmasından sonra yapılan bir deney, bu eşitsizliği doğrulamadı. Belki de en değerli bir fizik yanlışıydı Bell Eşitsizliği. Bu yanlışlıkla çok şey öğrenildi. Yapılan deneyin sonuçlarıyla, Bell Eşitsizliği tutarlılık göstermiyordu. Ayrıca bu eşitsizliği oluşturan varsayımlar, maalesef tabiatta gözlenmiyor, sadece akla uygun bir tutarlılık gösteriyordu.
Bu eşitsizlikte kullanılan iki varsayımdan birincisi (lokalite): kâinatın farklı iki noktasında aynı anda meydana gelen iki olay birbirinden fizikî olarak bağımsızdır. İkincisi (realizm) ise, tabiatta bulunan mikro-âleme ait bir parçacığın birtakım özelliklerini, (meselâ, momentum, konum gibi) öğrenmek istediğimizde o parçacığın bu özelliklerinin değerinin mutlak olduğuna inanmamızdır.(1) Bu iki varsayım birlikte yerel gerçeklik (local realism) hipotezi olarak da bilinmektedir.
Fiziğin en uç noktalarından sicim teorisine (string theory) bu iki varsayım açısından bakabiliriz. Elimizde belli uzunlukta bir sicim olsun. Bu sicim tek başına hiçbir mânâ ifade etmez. Fakat bundan yapılan gitar veya bağlama telini düşünelim. Bu sicimin farklı titreşimlerinden (vibrasyon) değişik notalar elde edilir. Titreşim olmadığı sürece, o sicimin hangi notayı ifade ettiği anlamsızdır; fakat bizim belirlediğimiz bir titreşim şekline göre, değişik notalar çıkartılabilmektedir. Veya kuantum mekanik ifadesiyle, biz bir şeyi ölçmek istediğimizde, aslında bir şekilde onunla temas kurup bu etkileşimin sonucu olarak ortaya bir şeyler çıkarır ve bu ölçtüğümüz değeri, o parçacığa atfederiz. Bu yüzden aynı teli kullanarak birçok notayı çıkartabiliriz; kuantum mekanik ifadesiyle, aynı parçacık için her ölçümde muhtemel sonuçlar kümesinden bir değer elde ederiz. Bu ise mikro ve makro âlemi anlamaya çalışan insanın niyet ve nazarının önemine işaret eder. Çünkü araştırma yapan insanın niyeti ve bakış açısı, ölçümlere ve gözlemlere tesir eder. Buna algıda seçicilik teorisi denir. Kuantum mekaniğindeki ölçüm ile sicim örneğinin ayrıldığı nokta ise şudur: Sicimden çıkaracağımız notaları biz niyet ve algılarımız ışığında belirleyebiliriz; ama kuantum seviyesindeki parçacıklardan (daha çok mümkünatı vücut mertebesinde) alacağımız sonuç ise, nisbeten belirsizdir. Sicimden herhangi bir nota çıkarmasak da o hâlâ bizim boyutumuzdadır (haricî vücut giymiş) , ama kuantum parçacıkla onun varlık seviyesinde doğrudan temas kurmadıkça onun ne olduğu, nerede olduğu, hangi boyut ve belki de zamanda olduğu konusunda kesin bir fikrimiz yoktur. Zira her şey O'nun plânı ve programı dahilindedir. Biz bilmesek de, her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Bell Eşitsizliği'ndeki birinci varsayım derinden düşünülüp arka plâna inilirse, aslında Einstein'ın özel izafiyet teorisiyle bu varsayımın bağdaştığını görürüz. Çünkü, özel izafiyet teorisine göre tabiatta hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla kâinatın birbirinden çok uzakta bulunan iki noktasında meydana gelen iki farklı olayın birbiriyle alâkası olamayacağı akla yakın gözükmektedir. Yani, iki olayın birbirine bağımlı olabilmesi için mutlaka bir şekilde aralarında bir haberleşme olması gerekir. Bu haberleşme de ışık hızından daha hızlı gerçekleşemeyeceğinden bu iki noktada aynı anda gerçekleşen iki farklı olay birbirinden tamamen bağımsızdır. Aralarında haberleşmenin olmadığı birbirinden bağımsız sonsuz parçacık nasıl olur da 15 milyar senedir aralarında mükemmel bir haberleşme sistemi geliştirmiş olabilir?
Atomlar (zerreler) arasındaki bu haberleşme sistemi, İslâm'ın ontolojik kâinat görüşündeki Levh-i Mahfuz'la bağlantılı olabilecek bir mahiyettedir. Kriptoloji ile ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi iletişimde güvenilirlik ve gizlilik esastır. Bilim adamları bunu sağlayabilmek için çok kompleks şifreleme usulleri geliştirip, birtakım protokoller tanımlamışlardır. Meselâ bu şifreleme metotlarından biri RSA kripto sistemidir. RSA birçok bankacılık sisteminde kullanılmakta olup, çok basamaklı bir sayıyı asal çarpanlarına ayırmaktaki zorluğa dayanmaktadır. Meselâ,1000 basamaklı bir sayıyı asal çarpanlarına ayırmak göründüğü gibi kolay değildir. Bu işlem günümüzün en hızlı bilgisayarları ile dahi kâinatın tahmini yaşından fazla zaman gerektirmektedir.(2)
Bunun yanında ayrıca ilâve protokoller de tanımlanmıştır. Meselâ mesajlar herkesçe ortak mesajı gönderme anahtarı ile şifrelenip alıcıya gönderilir, alıcı da sadece kendisinde bulunan özel şifre anahtarıyla mesajı çözer. Peki anahtar dağıtımı nasıl yapılmalı ki, güvenlik ve gizlilik prensipleri sağlanabilsin? Cevap: Önceden tanımlanma...
Parçacıkların birbirleriyle devamlı olarak haberleşmelerini sağlayabilmek için iki ihtimal vardır: Birincisi, parçacıkların aralarında geliştirmiş oldukları bir tür haberleşme (telepati gibi) metodu ile iletişim kurmalı ve bu iletişim sonsuz hızlı olmalı ki, aynı anda meydana gelen iki olay birbirleri ile gelecekte asla çelişki meydana getirmesin, uyum içerisinde olsun. Bir an için bu haberleşmenin sağlanamadığını düşünelim. Bu durumda kâinatın 15 milyar yıldır mükemmel bir uyum içinde, âdeta bütün parçacıkların birbirlerinden ve yaptıklarından haberi varmış gibi hareket etmeleri mümkün olabilir mi? Meselâ kâinatın yaratılışına ait ileri sürülen teorilerden biri olan Big Bang'ı düşünelim. Bu patlama teorisine göre, zamanın çok kısa bir anında, çok miktarda enerji maddeye dönüşüyor ve bugünkü gezegenimizi, galaksileri meydana getiriyor. Bugünkü uzayın içinde ne varsa tamamı bu patlamanın sonrasında meydana geliyor. Bu patlamayla içinde bulunduğumuz kâinat yaratılıyor, genişliyor, genişledikçe oluşuyor, oluştukça genişliyor. Hattâ artan bir hızla genişliyor. Peki nereye doğru gidiyoruz? Başı boş muyuz? Bizi ne gibi sürprizler bekliyor? Parçacıklar, başlangıçtan beri, kâinatın bu genişlemesi veya Kur'an'ın ifadesiyle 'göklerin yükseltilmesi' sırasında birbirleri ile haberleşme içindeler miydi?
Kur'an: 'Allah, O Zât-ı Akdestir ki, gökleri görüyorsunuz, dayanak olmaksızın yükseltilmiştir; Sonra arş üzerine istivada bulunmuştur ve Güneş'i de, Ay'ı da musahhar kılmıştır ki, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Her işi evirip düzenler, âyetleri birer birer açıklar. Tâ ki Rabb'inize kavuşacağınızı yakinen bilesiniz.'(3) diyor.
Bu durumda, eğer parçacıklar iletişim içindelerse, belirlenmiş bir gâyelerinin olması gerekir. Bu da, hiçbir şey tesadüfe bırakılmıyor, demektir. Zaten Kur'an'ın başka bir âyetinde de: 'Semayı yükseltti ve mizanı vaz'etti.'(4) denerek, gökyüzünün genişletilmesinin de nice hesap ve ölçüye dayandığına işaret edilmektedir.
Bir an için bütün parçacıkların tesadüfen hareket ettiğini ve mizanın olmadığını düşünelim. Bu durum, bu parçacıkların birbirini dinlemediği ve aralarında haberleşme olmadığı mânâsına gelir. Yani hiçbir parçacık birbirinin durumunu ne biliyor, ne bilmek istiyor, ne de tedbir alıyor. Peki nasıl bir netice beklenir? Anne karnında nasıl dünyaya geldiğimizi, dokuların birbirinden habersiz gelişip farklılaşması ve kâinatın en şerefli varlığının nasıl ahsen-i takvimde yaratıldığını düşünelim. Bunu Kur'an şu âyetlerle ifade etmektedir: 'O Allah ki, yaratandır, en güzel bir biçimde kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz ve Hakîmdir.'(5)
Bütün bunların yanında bir de kâinatın nasıl bu hali aldığını, yağmur bulutlarının nasıl zamanı geldiğinde, olması gereken yerde olduklarına bakalım: 'Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.'(6)
Kâinattaki atomlar arasındaki bu haberleşmenin kurulabilmesi, bilinen fizik kaidelerine aykırı gözükmektedir. Bu durumda ancak ikinci ihtimal söz konusu olabilir. Yani parçacıklar ve hareketlerinin, gelecekteki davranışları harici vücut giymeden önce İlm-i İlâhî'nin bir defteri olan Levh-i Mahfuz'da takdir edilmiş olmalıdır. İşte biz bu önceden tanımlanmış müthiş protokole 'İmam-ı Mübin Defteri' diyoruz. Bu protokol öyle gizli ve güvenlidir ki, Allah'tan başka hiçbir güç, düzen ve âhengi oluşturan bu haberleşmenin bozulmasına sebep olamaz. Yaratıcı'dan başka hiçbir güç, kâinatta parçacıklar arasında müthiş bir haberleşme ile gerçekleştirilen 'göğün genişletilmesini' durduramaz. Allah (cc) halife olarak yarattığı insana bu şifreleri, bizce meçhul ama Levh-i Mahfuz'da takdir edilmiş sınırlar dahilinde çözme ve böylece eşyaya şekil verme istidadı ve izni vermiştir. Yeter ki O dilesin, O istesin. İnsanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
Fizikte yapılan pek çok çalışma, uzayın herhangi iki ayrı noktasında aynı anda meydana gelen iki olayın bağlantılı olabilmesinin, gâyet makûl, hattâ gerekli olduğunu göstermiştir. İslâm'ın ontolojik kâinat görüşü zaviyesinden kuantum fiziğinin geldiği nokta, varlığın henüz tam harici vücut giymemiş (mümkünat seviyesinde) varlık mertebesi olan mikro-âlemi ve/veya âlem-i misali açıklayan mevcut en iyi modeldir. Dolayısıyla kuantum fiziği, sadece hakikatin bir kısmını gösterir. Hâlihazırda kuantum teorisiyle izafiyet teorisini birleştiren yeni bir teori geliştirilebilmiş değildir. Kuantum ve izafiyet teorilerinin tedâileri, bazı bilim adamlarının hayal güçlerini geliştirmelerine vesile olmuştur. Meselâ günümüz fiziğiyle neredeyse imkânsız gibi gözüken zaman yolculuğu ve cisimlerin ışınlanması gibi fizikçilerin rüyası haline gelmiş buluşlar, belki de geliştirilecek olan kuantum-izafiyet teorisi ile hayat bulacaktır.
Ağlayan bir çocuktur; güzel gözlerinden damlalalar ardı ardına akar... Hatırlayan onu işte bu haliyle hatırlar, kapağındaki ağlayan çocuk resmiyle... Oldukça düzeyli ve kaliteli bir dergi.. Elimden geldiğince buraya dergiden alıntılar yapmaya çalışacağım...
Dedikleri gibi, kitabı okumadan, sırf duyduklarından onun ne anlattığını bilemezsin..
İsmet Özel, İslamcılarla bağını kopardığını açıkladı. Daha sonra görüşlerine başvurulan, Özel'i eskiden, solcu olduğu yıllardan tanıyan kimileri bunun beklenen, hatta geç kalmış bir çıkış olduğunu söyledi. 'İsmet'in' diyordu bu kişilerin bazısı 'solculuğa gelirken de İslamcı olurken de gerekçeleri aynıydı.' Özel'in kendisi de buna benzer şeyler söylüyor. Anlaşılan meseleyi bir ahlak meselesi olarak koyuyor. Fakat, şairin, Milliyet'te, Ahmet Tulgar'a yaptığı açıklamaları biraz daha dikkatle okuyunca işin başka boyutları olduğu da göze çarpıyor. O açıklamalarda bir öfke görülebiliyor. Özel, kendisinin önemsenen fakat kenarda tutulan birisi olduğunu vurguluyor. Buna da bir tepkisi var. O zaman akla şu geliyor: Özel belli ki, bir iktidar aramış. Onun yerine kendisine saygı sunulmuş sadece. Şimdi, buna sinirleniyor. Bu çıkışını Özel kimi 'somut' gerekçelere dayamaktan da uzak durmuyor. Onların içinde bir tanesi çok çarpıcı. Özel, toplumun kültürünün İslam olduğunu, o nedenle Müslümanların siyaset yapmasının ve kendilerini tanımlamasının daha kolay göründüğünü belirttikten sonra, solun çok daha içten ve namuslu olduğunu dile getiriyor. O zaman ilk soru insanın kafasında düğümleniyor: bir zamanların 'militan' solcusu İsmet Özel o kampı neden terk etti? Özel, bu nedenleri, 'Waldo Sen Neden Burada Değilsin' başlıklı otobiyografisinde çok 'masumane' açıklamıştı. Daha kitap çıktığında yazdığım bir yazıda söylediğim üzere gerekçesi bütünüyle varoluşsaldı. Özel, dünyayı değiştirmek düşüncesinden vazgeçiyor veya geçmiyordu, o yeterince açık değildi ama, kendi varoluşuna önce solun dogmatizmi ve kurulu düzeni içinde bir yer aramış,12 Mart darbesiyle oradan savrulup bu defa İslam'a sığınmıştı. Anlaşılan tek başına, birey olarak, özgür ve bağımsız kalamıyordu. Kendi varlığının anlamını ancak bir üst kimliğin tanımında bulabiliyordu. Bu, sadece onda görülmeyen, birçok insanda karşılaşılan bir durumdu. Fakat, başka bir 'özel'liği vardı onun: İsmet Özel, solculuğunda da İslamcılığında da bir 'dava adamı' olarak sivriliyordu. Dergi çıkarıyor, bir hayli iddialı ve yüksek sesli şiir yayımlıyor, kitap çıkarıyor, kısacası bir 'eylemci' olarak hareket ediyordu. İnsanları bulunduğu ideolojiye çağırıyordu. Sonuç olarak ona inananlar, onun yoluna baş koyanlar vardı. Fakat bir süre sonra Özel şu ya da bu gerekçeyle sırtını dönüp gidiyordu. Bir sorumluluk duygusu ve hesabı yoktu. O kadar yoktu ki, Özel, her iki durumda da yazdığı şiirin söylemini, tarzını, gönderisini değiştirmiyordu. Kısacası sorumluluk duymuyordu Özel ama kesin bir haklılık duyuyordu. Nerede olursa olsun, ne söylerse söylesin, hangi ideolojiye bulaşırsa bulaşsın Özel daima haklıydı. Epeyce şişkin ve katı bir egonun yarattığı o kişilik algılamaları zaten insanın kendisinde 'hata' aramasına engeldir. O kişilik sadece onanmak ve izlenilmek ister. İsmet Özel, kendisini daima bir aydın olarak tanımladı ve tanımlattı. Bir zamanlar çok kullanılan o tabirle söylemek gerekirse 'döneklik' bu bağlamda bir meziyet ve bir erdem olarak da sunuldu. Oysa bu kesin bir kolaycılıktı. Çünkü, aydın olmanın göstergesi dönmek değil. Önce eleştirel olmak. Sonra mesafeli olmak. Nihayet sorumlu olmaktır. Üstelik, bunlar bir ideolojiyle iç içe olmaya engel değil. Tersine, ancak bu nitelikleri taşıdığınız zaman aydın olmanın gereğini yerine getirebilir, tavır alır, 'muhalif' olabilirsiniz. Bir ideolojiden diğerine savrulmaksızın ve haklılığınızın, öyle bir beklentiniz varsa, hem de tarihsel olarak onaylandığını görerek!
İmar Bankası'nın portföyünde olmayan devlet iç borçlanma senetlerini (DİBS) müşterilerine sattığı biliniyor. Peki imar Bankası kaç paralık bono sattı? Bu konuda rivayet muhtelif. Bir BDDK yetkilisine göre şu ana kadar hesaplanan miktar 600 trilyon. Bu, yeterince korkutucu bir rakam. Ama dünkü Hürriyet gazetesinde rakamın katrilyona kadar vardığını öne süren bir haber vardı. Büyük soru şu: 600 trilyon ya da 1 küsur katrilyon, bu kadar parayı devletine borç olarak verdiğini sananlara geri ödenecek mi ödenmeyecek mi? Geçen hafta bu köşede DİBS konusunu ele almaya çalışmış, meselenin çözümsüz kalmasının ciddi bir güven krizine yol açabileceğini söylemiştim. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Düşünün, piyasanın elindeki DİBS'lerin yarıdan fazlası vatandaşın elinde. Ve vatandaşlar bu DİBS'leri direkt Hazine'den almadılar, çoğunlukla bu alışverişe bankalar aracılık etti. Güven krizinin iki boyutu var: Birincisi, acaba DİBS'leri aldığımız bankanın portföyünde gerçekten o DİBS'ler var mı? İmar Bankası olayında gördüğümüz gibi banka bize DİBS sattığı halde kendi portföyünde bunlardan olmayabiliyor. İmar Bankası için geçerli olan bu örneğin başka bankalarda geçerli olmadığının güvencesi var mı? İkinci boyut, DİBS'leri almamıza aracılık eden bankanın başına bir şey gelmesi halinde biz devlete verdiğimiz bu borcu geri alabilecek miyiz? 1994'te el konulan TYT Bank ve Marmara Bank'ta DİBS sahipleri paralarını alamadı. Ama buna karşılık son birkaç yılda el konulan bankalarda (Egebank dahil) bir DİBS sıkıntısı yaşanmadı; herkes parasını aldı. İmar Bankası ise gerçekten özel ve tekil bir örnek. Bu banka, DİBS sattığını söyleyerek vatandaştan 600 trilyon ya da 1 katrilyon lirayı almış, ama gerçekte bu parayı alıp iç etmiş. Şöyle de yapabilirlerdi: Kendi matbaalarında kalp para basabilir, vatandaş gerçek parasını bankaya yatırır, sonra çekmek istediğinde ona bu sahte parayı da verebilirlerdi. DİBS sahtekârlığını ancak buna benzetebilirim. Olmayan bir DİBS'i vatandaşa satmanın sahte para basmaktan pek bir farkını göremiyorum. Ama sahte para basmak çok ağır bir suç; buna karşılık olmayan DİBS'leri pazarlamak herhalde o kadar büyük bir suç değil. Neyse, Uzanlar ve bankadaki suç ortakları herhalde yaptıklarını hesabını mahkemelere verecekler. Şimdi önemli olan İmar'dan DİBS aldığını sanan ve 600 trilyonla 1 katrilyon arasında parasını kaptıranların durumu. Doğal olarak iki seçenek var: 1. Bir yasa çıkarılıp bu paralar o 'zede'lere ödenecek; 2. Ödenmeyecek. Kolay olanı parayı ödememek. Öyle ya, Hazine hesabına bir para girmediğine göre bu parayı Hazine'nin ödemesi de söz konusu olamaz. Vatandaş kimden ne aldığını iyi takip etmeli. Güvenilmez adamdan DİBS alırsanız başınıza böyle şeylerin gelebileceğini de varsaymalısınız; dolayısıyla başınıza bir şey gelecek olursa da hesabınızı doğrudan Uzanlar ve suç ortaklarıyla görürsünüz. Zor olanı ise parayı ödemek. Sonuçta bu DİBS'leri alan toplumun geri kalanıyla kıyaslanınca küçük bir azınlık. Büyük çoğunluğun cebinden para alıp azınlığa aktarmak da kolay değil. Ama öte yandan bu aktarma yapılmazsa Hazine'nin bundan sonra borçlanması o kadar kolay da olmayabilir; daha doğrusu vatandaş parasını doğrudan Hazine'ye vermek yerine başka yerlerde değerlendirmeyi düşünmeye başlayabilir. O yüzden, yazının başında söylediğim güven mekanizmalarını kurmak zaten şart. Yani vatandaş bir bankadan DİBS almak istediğinde bilecek ki, hem o bankada o DİBS'ten gerçekten var, hem de bankanın başına bir şey gelse bile kendi DİBS'si hep onun olarak kalacak, banka hesaplarına aktarılmayacak. Zor işler bunlar... İsmet Berkan Radikal 18.08.2003
Son birkaç gündür İmar Bankası'nda olup bitenler ve Uzan ailesinin yaptıklarıyla ilgili gerçekten inanılmaz hikâyeler dinliyorum, inanılması güç bazı belgeler görüyorum. Her şey aslında heyecanlı bir polisiye film gibi gözükmeye başladı bana. Çünkü olup bitenler, yapılanlar, kurulan planlar, hazırlanan tuzaklar vs. hepsi bana gerçek hayatta olmayacak şeyler gibi gözüküyor. Bütün bunları ancak hayal gücü çok kuvvetli biri uydurabilir sanki. Ama hayır. Her şey olmuş. Üstelik bildiklerimiz, bütün gerçeğin onda biri bile değil belki. Diyelim 100 lira yatırmak isteyen insanın parasını alıp resmi hesaba bunun sadece 10 lirasını yazmak, kalan 90 lirayı kayıt dışında bırakmak. Sonra ama o insanın her gelişinde ona sanki 100 lirası varmış gibi hesap vermek... Bu arada vergiden ve diğer yasal karşılıkları ayırmaktan kurtulmak... Bu, akla gelse bile öyle herkesin cesaret edebileceği bir şey değil. Ama burada da bitmiyor... Haziran ayının 21'inde aile bankayı elinde tutamayacağını anlıyor ve BDDK'ya çağrı yapıyor: 'Ya bankayı alın ya da bize kredi verin; çünkü her gün bankamızdan 20 trilyon lira çekiliyor, likidite sıkıntısına düştük.' BDDK'dan olumsuz yanıt gelince aile 25 Haziran akşamı bankadaki yönetim görevlerinden istifa ediyor, durumu BDDK ancak bir gün sonra öğreniyor. O ara dönem, ailenin BDDK'dan ve daha çok da AKP hükümetinden intikam almak için yaptığı planlarını uygulamaya koyduğu dönem aynı zamanda. BDDK,7 üyeli olması gerekirken sadece 4 üyeli. Hükümet aylardır boş koltukları doldurmuyor, o yüzden kurul karar alamıyor. Uzanlar da bunu biliyor herkes gibi. Ve o dönemde, başka kimsenin aklına hayaline gelmeyecek başka bir şeye cesaret ediyorlar: Bankaya gerçekte olmayan kişilerin adına hesaplar açıyorlar, bu hesaplara olmayan paraları konmuş gösteriyorlar. Banka kayıtları şişiriliyor da şişiriliyor. Ama gerçekte banka kayıtları bir yandan yok ediliyor, bilgisayar kartuşları siliniyor ya da bazı bölümleri şifreleniyor. Amaç belli: Bankaya el konulduğunda hesap sahiplerine para ödenememesini sağlamak. Nitekim Uzanlar ilk partiyi kazandılar. Banka mudilerine hâlâ para ödenemedi. Çünkü kimin bankada kaç parası olduğundan kimse emin değil. Uzanlar ile hükümet arasındaki satranç maçının ikinci partisi, BDDK'nın hesapları ortaya çıkarmasını daha da geciktirmek üzerine kurulu. Bu amaçla ailenin suç ortakları bankadan ayrılıyor. Bugüne kadar İmar Bankası'ndan 170 kişi istifa etmiş durumda. Bunlar şube müdürleri ve genel müdürlükteki her düzeydeki yönetici ve imza yetkisine sahip konumdaki insanlar. Hayali hesapları yaratanlar da bu insanlar, vatandaşın parasını bankanın resmi kayıtlarına geçirmeyenler de onlar.25 Haziran'la 3 Temmuz arasında banka kayıtlarını yok eden, bilgisayar disklerini silen, tahrif eden ve şifreleyenler de onlar. Yani ortada örgütlü bir soygun var. Ama burada da bitmiyor. İşin bir de yargı cephesi var. 3 Temmuz'da bankaya yeni yönetim atanmış ve göreve başlayacak. BDDK tarafından atanan yeni yöneticiler bankaya giremiyor. Çünkü yanlarında polis yok, savcı desteği yok. Neden sonra Mali Polis onlara yardımcı oluyor ve bankaya girilebiliyor. Yargıda işler nedense hep çok ama çok uzun sürüyor. En basit yazışmalar istanbul Adliyesinden Şişli'ye beş günde ulaşabiliyor. Suç duyurularının soruşturması yavaş ilerliyor. Gözaltına alınan ya da sorgulanmak istenen eski İmar Bankası çalışanları ya da Uzan çalışanları 'Benim bilgim yok' deyince hemen salıveriliyor. Kısacası, hükümetle Uzanlar arasındaki satrançta, Uzanlara vakit kazandırmaya çalışan çok... Bakalım maçın sonu nasıl bitecek?
Göçen bir imparatorluk; işte onun kuruluşlarından biri;
Uzanlar için deniz bitiyor
İmar Bankası'nın bankacılık yapma izni kaldırılalı ve banka yönetimi BDDK tarafından devralınalı neredeyse 45 gün oldu. Başka bankalarda, bankanın devralındığı günün akşamı çıkan kamu zararı bilançosu İmar Bankası'nda hâlâ çıkarılabilmiş değil. Başka bankalara el konulduğunda vatandaşın mevduatını çekmesi ya da başka bankaya aktarmasında da hiçbir sorun yaşanmamıştı; İmar Bankası'nda daha bir tek kişi bile parasını alabilmiş değil. Neden böyle oldu? Daha önce 21 bankaya el koyan ve burada yaşadığı sorunların hiçbirini yaşamayan BDDK bu kez neden beceriksiz çıktı? Sahiden beceriksiz mi BDDK yoksa, ortada başkalarına hiç benzemeyen bir başka örnek mi var? Sorunun en azından İmar Bankası'nda hesabı bulunan ve paralarına ulaşmak isteyenleri ilgilendiren bir boyutu bu. Ama bir de İmar Bankası ile hiç ilgisi olmadığı halde bu bankadan doğan zararı üstlenecek olan, vergileri ve diğer katkılarıyla Uzan ailesi ve bankanın bir kısım çalışanları tarafından bankadan alınan parayı ödeyecek olan bizler, yani sade vatandaşlar açısından yaşananlar var. Vatandaş, devleti karşısında bir bütün olarak görür. 'Devlet' bir bankaya el koyduğuna göre, bu bankayı hortumlayanlardan da hesap sorar diye düşünür. Böyle düşünürken sonuna kadar haklıdır da... Çünkü 'normal' ülkelerde işler böyle yürür, özellikle adalet duygusunun incinmesine izin verilmez. Bir bankanın içinden milyarlarca doları çalanların eski hayat tarzlarına aynen devam etmesine ve vatandaşla alay etmesine izin verilmez. Ama gelin görün ki burası Türkiye. Devletin her bakanlığı ve her kurumu kendine göre bağımsız biçimde çalışır. Devlet pek az defa gerçekten koordineli hareket eder, yasaların gereği pek az seferde bu koordineli hareketler sayesinde yerine getirilebilir. İmar Bankası'nda da durum bu. Şu an, Uzan ailesinin mal kaçırmasını önlemek için top Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'nda. Ama nedense burası konunun gerektirdiği hızda hareket etmiyor. Savcılıkta şimdiden çok sayıda suç duyurusu birikmiş durumda. Bunların büyük bir bölümü BDDK'dan geliyor. Ama sadece BDDK da değil, konuya karapara açısından yaklaşan MASAK da Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmuş durumda. Savcılık yavaş davranmakla suçlanıyor ama bu arada Uzan ailesi çok hızlı. Zaten başından beri devlet kurumlarının yavaşlığından çok iyi yararlanıyorlar. Bu yararlanma taa haziran ayında başladı, hâlâ devam ediyor. Son olarak bu ailenin elindeki cep telefonu operatörü Telsim de bu mal kaçırma operasyonlarının konusu edilmek istendi ama bu alanda başarılı olunması pek kolay değil; çünkü 'mal' ortada, öylece duruyor. Zaten yasalardaki boşlukları, hukuk sisteminin açıklarını ve yargıdaki insanların zaaflarını kendi lehine kullanmada bu ailenin üstüne yok. İmar Bankası'nda yok yok... Çifte kayıt var, çifte hesap var, sahte isimlere hesap var, bakiyesiz hesap var, vergi kaçırma var, mevduat munzam karşılığı ve disponibilite kaçağı var, karapara aklama şüphesi var, sahte para basmakla eşdeğer tutulabilecek nitelikte bir suç olan hayali Hazine bonosu satışı var... Yani var oğlu var. Buna karşılık BDDK ağır bir dille eleştiriliyor, 'Göz göre göre soyguna göz yumuldu' deniyor. Oysa durum bu kadar basit değil. Kayıtlarda gözükmeyen hesapların gerçekte olup olmadığını denetlemesi imkânsız BDDK'nın... Ve aslında Çukurova Elektrik ve Kepez'e el konulmasa, yani Uzan ailesi açısından saadet zinciri kırılmasa belki İmar Bankası'na hiçbir zaman bu operasyon da düzenlenmeyecekti; çünkü banka bütün denetimlerden başarıyla geçiyordu aslında. Değil BDDK, Uzanlar ve suç ortakları dışında kimse hayali hesapların varlığını bilemezdi. ÇEAŞ ve Kepez'e el konulduğunda, BDDK İmar Bankası'na durumunu sordu. Aylardan hazirandı. Uzanlar, biraz etkileneceklerini ama sağlam olduklarını söylediler. Oysa durum o kadar da iyi değildi. Bankadan her gün 20 trilyon liralık mevduat çekiliyordu, işler giderek kötüye gidiyordu. 21 Haziran'da Uzanlar, BDDK'ya başvurarak likidite sıkıntısına düştüklerini söylediler, 'Ya bize kredi verin ya da bankayı devralın' dediler. Bankaya kredi verilmesi söz konusu olamazdı, çünkü krediye teminat teşkil edecek Hazine bonosu yoktu bankada. Öte yandan BDDK bankaya el de koyamıyordu, çünkü kuruldaki üye sayısı karar sayısının altına düşmüştü. Neden sonra hükümet kurula beşinci üyeyi atadı, ancak ondan sonra İmar Bankası'yla ilgili karar alınabilir hale geldi. Ama bu arada Uzanlar 25 Haziran günü bankanın yönetimini terk etmişti bile... İşte, ÇEAŞ'a el konulan 12 Haziran tarihiyle İmar Bankası'nın bankacılık yapma izninin BDDK'ca kaldırıldığı 3 Temmuz arasında ne olduysa oldu. Bankanın kayıtları yok edildi, karartıldı. BDDK hâlâ bankanın 'defteri kebiri'ni bulabilmiş değil. Bankada kimin kaç parasının olduğu çözülemeyen bir muamma gibi. Bankadaki toplam mevduat miktarı hakkında hâlâ sadece spekülasyon yapılabiliyor, kimi 5 katrilyon diyor, kimi 8.5... Oysa BDDK'daki son denetim raporlarında bankada toplam 750 trilyon mevduat gözüküyor, bankanın toplam riski ise 1.3 katrilyon seviyesinde gibi duruyordu. İşte bu yüzden BDDK hükümetten yardım istedi ve şu an sadece Uzan ailesi için gibi duran ama aslında gelecekte bu çeşit şeylere kalkışacakları caydırmayı da amaçlayan bir yasa çıkarıldı. Yasanın ikinci fıkrası şöyle: '.... banka tarafından yetkili mercilere beyan edilen sigortaya tabi tasarruf mevduatı tutarı ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından tespit edilen tasarruf mevduatı arasında bir fark bulunması halinde, bu fark nispetince, bankanın yönetim kurulu ve kredi komitesi başkan ve üyeleri ile genel müdür, genel müdür yardımcıları, imzaları bankayı ilzam eden memurları ve şube müdürleri ile yönetim ve denetimini doğrudan veya dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran ortaklarının, kendilerine, eşlerine ve çocuklarına ait bankalar ve banka dışı mali kurumlar ile diğer gerçek ve tüzel kişiler nezdindeki, kiralık kasa mevcutları da dahil olmak üzere, hak ve alacakların dondurulmasına, her türlü mal, hak ve alacakları üzerindeki tasarruf yetkisinin tamamen veya kısmen kaldırılmasına, mal, kıymetli evrak, nakit ve diğer değerlerin zaptına, bunların bir tevdi mahalline yatırılmasına ve hak ve alacakların üzerine diğer tedbirlerin konulmasına, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun talebi üzerine ilgili bankanın merkezinin bulunduğu yerdeki Sulh Ceza Hâkimi, yargılama sırasında ise mahkeme tarafından karar verilebilir.' Şimdi bu uzun fıkrayı TMSF yasalaşır yasalaşmaz harekete geçirmek istedi ve bu amaçla üç gün önce, yani çarşamba akşamı bir karar aldı. Karar, çarşamba akşamı saat 23.00'te, yani hiç geciktirilmeksizin Şişli Adliyesi'ne götürüldü ama adliyede nöbetçi savcı ve hâkim yerine sadece güvenlik görevlileri vardı. Bunun üzerine TMSF ve BDDK yetkilileri perşembe sabahı 08.30'da yeniden adliyeye gittiler. Gün boyunca uğraşılmasına rağmen bürokratik işlemlerin uzunluğu ve karmaşıklığı yüzünden ancak cuma sabahı ilgili mahkemeden tedbir kararı çıkarılabildi. Ancak kararı çıkarmak yeterli değildi, bunu bir de uygulamak lazımdı ve kim uygulayacaktı? TMSF, dün bütün gün bu sorunu çözmeye uğraştı ve nihayet akşam saatlerinde, binbir güçlükten sonra kararın İcra Dairesi tarafından infaz edilmesini sağlayabildi. Yani, Uzanlar bir günde şirketlerin içini boşaltırken devletin yasaların gereğini yerine getirmek üzere altyapı oluşturması bile iki günden fazla zaman alabiliyordu. İmar Bankası'nın öyküsü anlatmakla bitecek gibi değil. O yüzden konuya önümüzdeki hafta da devam edeceğim... İsmet Berkan/ 16.08.2003/Radikal
Dili iyi kullanamama; hayatımızın her alanında kişi gözetmeksizin karşılaşabileceğiniz bir durum/bozukluk... Yaşıyorsanız hata yapmamanız kaçınılmazdır, ister işinizde, ister konuşmanızda, ister davranışlarınızda... İşte onlardan biri: Anlatım bozukluğu.. Zaten doğru anlatsanız da kaç kişi tarafından hakkınca anlaşılaşacaksınız ki? :))
Geçenlerde Okan Bayulgen cnn turk teki bir programda turk sinemasının yılda ancak 3-5 film çevirdiğinden ve eskiye nazaran bu sayının ne kadar düşük olduğundan ve bu sebeple ulkemizde bir sinema sektoru olduğunun şüpheli olduğundan bahsettmişti.Buraya ekleyeceğim yazıda hem bu konuya değiniliyor hem de birkaç gun önce kaybettiğimiz Kazım Kartal a; Hayal perdemiz kararırken...
Kâzım Kartal ölmüş; Türk sinemasının kötü adamları birer birer aramızdan ayrılırken Yeşilçam’ın beyaz perdesini de karartıyorlar.
Garip olan şu: Eski filmlerde Erol Taş, Hüseyin Baradan, Danyal Topatan, Ahmet Tarık Tekçe, Bilal İnci gibi kötü adamların “kötülük olsun” diye giriştiği icraatları şimdiki nesle komedi gibi görünüyor; demek ki nesiller arasında dramatik olanı algılama bakımından bir kırılma meydana gelmiş. Bu önemli; önemli çünkü kötü adamların seyircide uyandırmakla görevli olduğu dehşet, iğrenti, vahşet veya zulme uğramışlık hissi nitelik değiştirmiş; şimdiki nesil iyilik kadar kötülük unsurlarını da Amerikan sinemasından öğreniyor. Düşünün bir kere, “Kuzuların Sessizliği” filmindeki kurbanlarının boğazını dişleriyle parçalayarak öldüren manyak doktorun yarattığı gerilimle, sözgelişi Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi filmlerinden birinde ehl–i küfürün kılıçla kafasını koparması aynı şey midir? İlkinde kanınız donar, önlenemez bir intikam hissiyle dolarsınız; ikincisi oyun gibi, seyirlik, zararsız, hatta gereğinden fazla abartıldığı için insana dehşeti unutturan eğlenceli bir şeydir. Nitekim yeni neslin afacanları, bizim ayıla bayıla seyrettiğimiz eski yerli filimlerin bazı repliklerini mizah sitelerinde yayınlayarak dalgalarını geçiyorlar. Buyrun birkaç klasik Cüneyt Arkın repliğinden örnekler size:
“Eğer bunun cevabını doğru vermezsen seni hayatının sonuna kadar sakat bırakırım..., Eski polisler buna Azrail’in sesi derler..., Oğlumun tedavisi için patronlardan alacağım her kuruş rüşvet, ülkemde doğan her yavrunun gelecek güzel günlerini karartan bir lekedir! .., Ooo, Bizans kargası Pelamon da burda demek? .., Ben buraya soylu amcan Polemon’la soylu babanı öldürmeye geldim..., Leon gibi bi iblisten senin gibi bir melek nasıl türemiş hayrettir! ..., Yarın sabah güneş doğana kadar şu kollarımın ucuna iki tane aslan pençesi takacaksın! ”
Tamam hepimiz gülüyoruz ama altın çağlarına rahmetli Kâzım Kartal’ın ucu ucuna yetiştiği dönemin sinemasını hâlâ yerli yerine koyamamış olmanın eksikliği bellidir; entel sinemacıların “sinema tüccarları, sanattan anlamayan hırbolar” diye aşağıladığı yapımcılar, yöneticiler, senaryo yazarları yeni öğrenmeye başladıkları sinema diliyle aslında halk hikâyesi anlatıyorlardı ve bu işi entel sinemacı kuşağından daha iyi yaptıkları bence su götürmez gerçektir. Türk sinemasını televizyon değil, sosyal gerçekçilik batırdı ve adeta kendiliğinden oluşan o cânım sinema dili kaybolup gitti. Şimdi gişe yapan yerli yapımların tek ortak özelliği var; Hollywood kalıplarını ve modern sinema tekniklerini kullanırken oyuncuları Türklerden seçmek ve Türkçe konuşturmak.
Avrupa Birliği’ne girmek konusunda bir anket yapılmış; miktarını tam duyamadım ama katılanların mühimce bir kısmı (yarıya yakını galiba) kendilerini Avrupalı hissetmediklerini söylemişler. Birkaç medya maydanozu yana yakıla, onlara çok garip görünen bu sonucu televizyonda tahlil ederlerken kulak misafiri oldum; sonucu şaşırtıcı değil gayet tabii buluyorum. Bütün ömrümce kendimi hiç Avrupalı hissetmedim. Konuyla alâkası şu; kendini Avrupalı hissetmeyenler kimlikleri hakkında tabii düşünenler insanlar; yemeğin tiridine ekmek banan, yerli film seyretmekten haz eden, semaver çayından hoşlanan, yaşayan Türkçe’yi yaşatmaya çalışan ve masal kadrini bilen insanlar. Böyle bir kategori ne derece sağlıklıdır bilemem ama kendini Avrupalı zannedenler, galiba yerli filmlerimizi çekilmez bulanların çoğunlukta olduğu bir kitle olsalar gerektir.
Hayâl perdemiz çöküyor; Türkler, yirminci yüzyıl boyunca yaptıkları en tabii ve en fazla kendilerine dair sanat ürünlerinin insan kadrosunu birer birer kaybediyorlar. Onların, beyaz perdenin dışında gündelik hayatın gailesi içinde debelenirken şikâyetlenmelerini dinlemek de hep aynı duyguyu uyandırıyor; emeklerinin karşılığını alamadıklarından, ahde vefa diye bir şeyin kalmadığından, unutulmaktan yakınırken onlar da vaktiyle emek verdikleri büyülü sinema ikliminden gerçek hayata dönüş mecburiyetinin acılarından şekvâ ederler hep.
Sinema perdesinde de olsa bir dünya kurmak azımsanacak iş değildir ve vaktiyle bizimkiler, o Hulusi Kentmen’ler, Mualla Sürer’ler, Efkan Efekan’lar, Eşref Kolçak’lar, Neriman Köksal’lar derme çatma imkânlarla böyle bir dünya kurabilmişlerdi; ağızdan dolma tüfek gibi senede ancak üç beş film çeken yeni Türk sineması, bize batılı dünyanın dram üslûbunu dikte etmeye çalışırken artık “kendisi” olamadığının farkında mıdır?
Kuantum fiziği ile alakalı bir yazı yapıştırdım(astım, kulakların çınlasın barış :))) Daha önce okuduğum ve evren ve kuantum fiziğiyle alakalı bir yazıyı da asmak istiyorum..
Röportaj
Nuriye Akman
23.02.2003/Zaman
Evren, gördüğümüz gibi değil, gerisinde farklı bir dünya var
İki hafta önce, sabah zihnimde “Hologram” diye bir kelime ile uyandım. Bütün gün, beynime kıymık batmış gibi dolaştıktan sonra, anlamını bilmediğim bu kelimenin mecburen peşine düştüm.
İyi ki internet var. Hologramın, lazer yardımı ile oluşturulmuş üç boyutlu bir görüntü olduğunu çabucak öğrendim. Sönmeyen merakım beni Michael Talbot’un yazdığı, Holografik Evren adlı bir kitaba götürdü. Kitabı üç günde bitirebildim. Okuduklarımın hiç değilse bir bölümünü bir fizikçi ile tartışma ihtiyacı hissettim. Kuantum fiziğini iyi bilen, metafiziğe “öcü” diye bakmayan; ama bilimsel soğukkanlılığını da daima koruyan, bilim dilini popüler dile aktarmada becerikli, her şeyden önemlisi bu kitabı okumuş ve lise dışında fizik eğitimi almayan bir gazetecinin soruları doğrultusunda yürüme alçakgönüllülüğünü gösterecek biri olmalıydı.
Belki on fizikçi ile telefonda konuştum, hiçbiri bu konuyu konuşmaya yanaşmadı. Sonunda, TÜBİTAK Başkanı Namık Kemal Pak’ı aradım. Bu röportajı aslında Türkiye’nin yetiştirdiği en parlak bilim adamlarından biri olan Pak’la gerçekleştirmek isterdim. Ama vakti yoktu. Kendisi de kuantum fizikçisi olduğu için, vereceği isimler benim için çok önemliydi. Ali Kaya, Pak’ın verdiği isimlerden biriydi.
Kaya, aradığım bütün niteliklere sahipti. Onu tanıdığıma, sizlerle tanıştırdığıma çok seviniyorum.
Ali Bey, teşekkür ederim ricamı kırmadınız, bu röportaj için kitabı okudunuz; ama okurlarımıza konuyu özetlemek amacıyla şöyle bir girizgah yapacağım: Londra Üniversitesi öğretim üyelerinden Fizik Profesörü David Bohm ve Stanford Üniversitesi’nden Nörofizyoloji Profesörü Karl Pribram 1950’li yıllarda, birbirlerinden bağımsız olarak, evreni yeni bir algılama modeli sunuyorlar bize. Dünyada gözümüzün gördüğü her şeyin, tüm fenomenlerin, uzay ve zaman ötesindeki bir gerçeklik düzeyinden yansıtılan hayaletimsi imgeler olabileceğini söylüyorlar. Bu, zihnin fiziksel gerçeklikle psişik yolla etkileşebildiği anlamına da geliyor. Talbot’un kitabında, bu iki bilim adamından etkilenerek özellikle kuantum fiziğinin olanaklarıyla araştırmalarını sürdüren pek çok bilim adamının,80’li ve 90’lı yıllarda ulaştıkları sonuçlara da yer veriliyor. Şimdi, söz sizin.
Pribram’ın beyinle alakalı görüşlerini bilmiyordum. Ben de onun gibi, ruh ve beyin arasında bir ilişki olmadığı, her şeyin tamamen beynin içinde elektriksel olarak olup bittiği düşüncesine çok sıcak bakamıyorum. David Bohm’la ilgili kısımlar ise, uzun süreden beri bu işin içinde olduğumdan, kolay anladığımdan belki, çok etkilemedi. Ama beynin çalışma yapısının bir şekilde holografik olabileceği, elektrik dalgalarının, “girişim desenleri” oluşturması bana çok ilginç geldi.
Okurlarımıza açıklayalım. Pribram, anıların beyinde nasıl ve nerede depolandığı sorusuna cevap ararken bu noktaya geldi. Ona göre beyin hücreleri tek tek, mini hologramlar gibiler ve gelen uyaranları frekanslarına ayırarak algılıyorlar. Hücrelerin dalga boyları birbirleri ile kesişerek, “girişim” yapıyor. Yani birbirinin içinden geçen çapraz çizgili desenler meydana getiriyorlar. Oluşan holografik model, bizim beş duyumuzla algıladığımız görüntüydü. Yani fiziksel gerçeklik, bir hayalden ibaretti.
Beynin gerçeğinde hem bu girişimsel olayın hem de nöronların, elektriksel etkilerinin bir anlamı olabilir. Bilimsel gelişmede “Tamam, bu holografik modeli bulduk. Eskilerin hepsini çöpe atalım” gibi bir mantık yürütemezsiniz. İşte Newton, bir şeyler bulur, ondan sonra Einstein gelir, yeni şeyler üzerine koyar. Hiçbir zaman “Newton tamamen geçersizdir” demez. Newton’un yaptığı şeyler belli olayları anlatmak için geçerlidir. Böyle iç içe büyüyen halkalar şeklinde bir gelişme var bilimde. Bu beynin hologram olması meselesi de öyle. Pribram’ın teorisi, ne kadar kabul görüyor, hangi fenomenleri ne kadar açıklayabiliyor bilmiyorum.
Hiçbir teori, tek başına, evrenin bütününü, eksiksiz bir biçimde anlatmaya yetmez. En azından bunu biliyoruz.
Katılıyorum. Ama bu kitap, “holografik evren” diye bir kavramla her şeyin açıklanabileceğini söylüyor. Kitabın arkasında, Dr. Fred Alan Wolf’un bir sözü var: “Evrenin, hem madde hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologram olduğu kavramı; ‘Gerçeklik nedir? ’ sorusunu soran herkesi heyecanlandıracaktır. Bu kitap bu soruyu bir daha sorulmamak üzere cevaplıyor.”
Bu Wolf’un yorumu. Kitabın yazarına haksızlık yapmayalım. Birçok yerde söylüyor ki: “Bu, hâlâ tartışmaya açıktır. Bütün bilim adamları buna katılmamaktadır.”
Diyelim, bütün bilim adamları bu kitapta söylenen görüşe katıldılar ve bağımsız olarak teorinin deneylerle uyumlu olduğu görüldü. Buna rağmen, bu yine son nokta değildir.
Gelelim, Bohm’a. O da evrenin, tek ve dev bir hologram olduğunu, yani gördüğümüzü zannettiğimiz şeyin aslında bir hayal olduğunu ve ayrı ayrı parçalar değil de, sadece bütünün olduğunu söylüyor.
Kuantum dersini almaya başladığınız zaman üniversitede, iki farklı görüşten bahsedilir. Biri Bohr Felsefesi’dir diğeri de Bohm’dur. Bohm’un yorumu aslında Newton felsefesine daha yakındır. Bohm’a göre gördüğümüz dünyanın arkasında başka bir fiziksel gerçeklik var. Fakat bu gerçeklik tam olarak klasik fizik kavramlarıyla anlaşılabilir. Bohr’a göre ise, fiziksel gerçeklik biraz da gözlem yapana bağlı bir durum. Mesela “Kimse elektrona bakmazsa, onun nerede olduğu fiziksel bir gerçeklik değildir.” Bohr’a göre.
Belki de bunlar aynı denklemlere getirilen farklı yorumlardır.
Tabii. Bir yorumu diğerinden şu an için üstün kılan bir ayırım yok. Kuantum teorisinde maddenin yapı taşları, gözlemlenemeyen dalgaların farklı frekansları şeklinde düşünülüyor. Bunda herkes hemfikir. Bunlar bilinen dalgalar gibi girişim desenleri de meydana getiriyorlar ve bu desenlerde farklı parçacıklar gibi ortaya çıkıyorlar. Einstein’ın uzay–zaman fikrini teorik düzeyde de olsa kuantum teorisiyle birleştirdiğinizde, aslında üç boyutlu mekanın iki boyut üzerine kodlanabileceği sonucuna ulaşmak da mümkün. Tabii bu fikir şu an yalnızca teoride geçerli. Deneylerle desteklenen bir durum değil. Bütün bunlar bize belki holografi fikrini çağrıştırıyor. Fakat başka isimler de koymak mümkün tabii. Bir de bütün bu yorumlarımızı teorilerimiz doğruymus gibi yapıyoruz. Yani ileride bilimsel anlayışımız geliştiğinde bu yorumlarımız da değişebilir.
Elektronların gözlemlendikleri zaman var, gözlemlenmedikleri zaman yok olduğuna herkes inanıyor mu?
Hayır. Dediğim gibi yoruma bağlı. Kuantum fiziğinde bir elektronun fiziksel durumunu inceliyorsunuz diyelim. Bunu yaparken fiziksel dünyada var olmayan fakat elektronun hareketlerini yönlendiren bir dalgadan bahsetmek zorundasınız. Elektronla ilgili öğrenmek istediğiniz şeyler, bu fiziksel olmayan dalgada saklı. Sanki elektronun kendisi teoride görünmüyor. Teorinize çok güveniyorsanız bunu “Elektron aslında yoktur.” diyerek yorumlayabilirsiniz. Ya da bu teorinin bir eksikliği var şeklinde de yorumlayabilirsiniz. Mesela Einstein kuantum teorisine karşıydı ve onun eksik bir kuram olduğunu düşünüyordu. Fakat bütün bu felsefi yorumları, kuantum fiziği doğruymuş gibi yapıyoruz.
Bu, “Bakarsan var, bakmazsan yok” fikri eğer doğruysa, bir şey hem var, hem yok demektir. Bu düaliteyi felsefi olarak nasıl yorumlarsınız?
Aslında bu insanı merkeze oturtan bir düşünce. Bence bunun doğru ifadesi, “Bakarsan var, bakmazsan ne olduğunu bilemezsin” olmalı. İşte felsefi olarak kuantum mekaniğini çok ileri götüren bazı insanlar, şu tip sorular sormuşlar: “Hiç kimse Ay’a bakmıyorsa, acaba Ay orada mıdır? ” Yani bu birazcık, tasavvufta, Vahdet–i Vücutçuların fikrini anımsatıyor. Onlar da bütün varlığı bir olarak görüyorlardı. Bence iki grup da biraz iç dünyalarının coşkunluğu içinde yorum yapmışlar.
Bütün bunların bizi cevaplamaya zorladığı soru şu: Demek ki zihin fiziksel gerçeklikle psişik yolla etkilenebiliyor. Öyle değil mi?
Zihin bence de fiziksel dünya ile etkileşebilir. Belki buna ruh demek de mümkün. Bunun örneklerini görmek mümkün. Belki de insanlar zamanla bunu bir kabiliyet olarak da geliştirecekler. Fakat etrafımızda gördüğümüz her şeyi zihnin bir yansıması şeklinde görmek, ya da biz zihinsel olarak onları düşlediğimizde, mesela Ay’a baktığımızda, onların gerçeğe dönüştüğünü düşünmek bence doğru değil.
Oysa bana çok sevimli gelmişti bu düşünce. Peki, bir parçacık okyanus içinde yüzüyoruz ve parçalardan her biri, diğer sonsuz parçacığın ne yapacağını biliyormuş gibi davranıyor; değil mi?
Evet. Evren içinde her şey birbiriyle ilgili. Aslında bu kuantum teorisi için geçerli değil sadece. Mesela şu kitabı düşünün, Newton fiziğine göre evrendeki her parçacık bu kitaba çekim kuvveti uygular. Kitabın hareketinde bu kuvvetlerin hepsi bir rol oynar.
Klasik bilim, tüm sistemin durumunu, parçaları arasındaki ilişkinin sonucu olarak görmüyor muydu? Kuantum potansiyeli de bu görüşü tam tersine döndürüp, parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret etmiyor muydu?
Bu da biraz yoruma bağlı. Klasik fizik de evreni bir bütün kabul edip parçacıkların hareketlerinin bu bütüne göre şekillendiğini söylüyor. Bununla birlikte kuantum teorisinde de birbirinden bağımsız hareket eden parçacıklar düşünmek mümkün. Şimdi bizim klasik mekanikte kafamızda geliştirdiğimiz fiziksel kavramlar var. İşte hız, konum, boyut. Kuantum mekaniği aslında bunları bayağı sarsmış. O yüzden, bence kuantum mekaniği sanki bize şu an, yani şu gördüğümüz evrenin gerisinde başka bir şey var izlenimini veriyor.
Her şeyin gördüğümüz kadar olmaması ne anlama geliyor?
Gerçekten gördüğümüzün dışında, yani çok farklı bir dünya işliyor arkada. Biz algılarımızla anlamaya, düşünmeye alışmışız. Algılayabildiğimiz şeylerin varlığını daha kolay kabul ediyoruz. Algılarımız üzerine kavramlar geliştirmişiz. Fakat modern fizik algılarımız üzerine inşa ettiğimiz bu evren anlayışının tamamen doğru olmadığını söylüyor.
Yani, bir rüyada mı yaşıyoruz?
Yani bir kere gördüğümüz evrenin böyle olmadığı kesin. Gördüğümüz evren fiziksel bir evren. Rüyada yaşıyor olsak bile, bu çok gerçek bir rüya.
Evren, bir rüya düzeninin bir yansıması olabilir mi? Tıpkı lazerle yaratılan birtakım görüntüler gibi, biz de birtakım ışınlardan gelen, girişim desenleri miyiz aslında?
Ben bu tip tanımlamalara biraz mesafeliyim. Bunun böyle olup olmadığını bilemeyiz.
Ama “Asla böyle bir şey olamaz.” da diyemiyoruz değil mi?
Evet, bu ispatın dışında, insanın kendi iç dünyası ile alakalı bir şey. Bazen benim kendime de öyle şeyler oluyor. Yani böyle durup, ben nerdeyim diyorum. Gerçeklik duygusunu sorguluyorsun. O zaman belki her şeyin holografik bir yansımadan ibaret olduğu izlenimine de kapılıyor olabilir insan. Fakat bu o hali açıklamanın tek yolu da olmayabilir. Dediğim gibi evren büyük bir hologram mı değil mi belki bunu hiçbir zaman anlayamayacağız.
Hologram, bir nesneyi orada olmadığı halde, oradaymış gibi gösteren bir illüzyon yarattığına göre, bu bir düşmanı yanıltmak için savaşta kullanılabilir mi? Hani, eski zaman hikayelerinde geçer, savaşlarda birtakım hayali yardım kuvvetleri gelir yardıma.
Bu biraz teknolojik gelişmeyle alakalı. Hologram teknik olarak, gayet iyi bilinir. İşte, lazerlere yansıtıyorsunuz, orada bir şekil görünüyor. Ve bu şekil görüntü olarak gerçeğe çok yakın. Uzaktan baktığınız zaman gerçeği ile ayırt edemezsiniz. Böyle silahlar yapılabilir. Eskiden, dediğiniz şekilde, böyle bir teknik çok daha yararlı olabilirdi. Mesela iki ordu karşılıklı savaşacaklar, siz sayıca azsınız. Elinizde hologram makinesi var. Sayınızı on kat artırıp şaşırtıyorsunuz düşmanınızı!
Şimdi de yapılabilir farklı şeyler...
Şimdiki savaşlar, Amerika’nın biraz havadan bombalaması şeklinde gelişiyor. Belki küçük operasyonlarda kullanılabilir. Teröristler gelmişler, içeriyi basmışlar, içeriye adam göndermeden önce, holograflarını gönderip adamları korkutmak, ya da bir yerlere ateş ettirip, kurşunlarını bitirmek şeklinde yapılabilir. Schwarzenegger’in eski bir filminde vardı böyle bir şey.
ALİ KAYA KİMDİR?
1972 Bursa doğumlu.1993’te Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun oldu.1995’te aynı üniversiteden master derecesini aldı.2002 yılında Texas A&M Üniversitesi Fizik Bölümü’nden doktorasını aldı. Bu tarihten itibaren TÜBİTAK ve Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı Feza Gürsey Enstitüsü’nde uzman araştırmacı olarak çalışıyor. Çalışma alanları; “Sicim teorisi, Kuantum alanlar teorisi, Genel görecelik kuramı”. Evli ve 3,5 yaşında bir oğlu var. Çalışmaları nedeniyle 2002 yılında Türkiye Gazeteciler Vakfı, Sedat Simavi Ödülü’ne layık görüldü.
Bu kelimeyi girerken kelimenin dahil olduğu üç kategoriyi: bilim, din, edebiyat olarak seçmiştim.
Bilimsel bir yazı, özellikle de fizikle ilgilenenler ve kuantum fiziğini merak edenler için..
KUANTUM-İZAFİYET TEORİSİNE DOĞRU
Fizik tarihinin çalkantılı dönemine girildiğinde Einstein, kuantum mekaniğinin temelinde bulunan Heisenberg'in 'belirsizlik' prensibini kabul etmiyordu. O: 'Yaratıcı zar atmaz! ' diyerek, Yaratıcı'nın tabiatta yarattığı olayların tesadüfen meydana gelemeyeceğine, deterministik bir şekilde, önceden belirlenen bir plân dahilinde gerçekleşmesi gerektiğine inanıyordu.
Einstein; Podolsky ve Rosen'la beraber geliştirdikleri EPR çifti (Einstein-Podolsky-Rosen pair) teorisiyle aslında kuantum fiziğinin bir yanılgı olduğunu göstermeye çalışmıştı. Halbuki ondan yaklaşık 30 sene sonra Bell tarafından oluşturulan eşitsizlikle tabiattaki hadiselerin bir plân, program ve düzen içinde, nasıl gerçekleştiğinin cevabı aranmaya başlandı. Ancak bu eşitsizliğin ortaya konmasından sonra yapılan bir deney, bu eşitsizliği doğrulamadı. Belki de en değerli bir fizik yanlışıydı Bell Eşitsizliği. Bu yanlışlıkla çok şey öğrenildi. Yapılan deneyin sonuçlarıyla, Bell Eşitsizliği tutarlılık göstermiyordu. Ayrıca bu eşitsizliği oluşturan varsayımlar, maalesef tabiatta gözlenmiyor, sadece akla uygun bir tutarlılık gösteriyordu.
Bu eşitsizlikte kullanılan iki varsayımdan birincisi (lokalite): kâinatın farklı iki noktasında aynı anda meydana gelen iki olay birbirinden fizikî olarak bağımsızdır. İkincisi (realizm) ise, tabiatta bulunan mikro-âleme ait bir parçacığın birtakım özelliklerini, (meselâ, momentum, konum gibi) öğrenmek istediğimizde o parçacığın bu özelliklerinin değerinin mutlak olduğuna inanmamızdır.(1) Bu iki varsayım birlikte yerel gerçeklik (local realism) hipotezi olarak da bilinmektedir.
Fiziğin en uç noktalarından sicim teorisine (string theory) bu iki varsayım açısından bakabiliriz. Elimizde belli uzunlukta bir sicim olsun. Bu sicim tek başına hiçbir mânâ ifade etmez. Fakat bundan yapılan gitar veya bağlama telini düşünelim. Bu sicimin farklı titreşimlerinden (vibrasyon) değişik notalar elde edilir. Titreşim olmadığı sürece, o sicimin hangi notayı ifade ettiği anlamsızdır; fakat bizim belirlediğimiz bir titreşim şekline göre, değişik notalar çıkartılabilmektedir. Veya kuantum mekanik ifadesiyle, biz bir şeyi ölçmek istediğimizde, aslında bir şekilde onunla temas kurup bu etkileşimin sonucu olarak ortaya bir şeyler çıkarır ve bu ölçtüğümüz değeri, o parçacığa atfederiz. Bu yüzden aynı teli kullanarak birçok notayı çıkartabiliriz; kuantum mekanik ifadesiyle, aynı parçacık için her ölçümde muhtemel sonuçlar kümesinden bir değer elde ederiz. Bu ise mikro ve makro âlemi anlamaya çalışan insanın niyet ve nazarının önemine işaret eder. Çünkü araştırma yapan insanın niyeti ve bakış açısı, ölçümlere ve gözlemlere tesir eder. Buna algıda seçicilik teorisi denir. Kuantum mekaniğindeki ölçüm ile sicim örneğinin ayrıldığı nokta ise şudur: Sicimden çıkaracağımız notaları biz niyet ve algılarımız ışığında belirleyebiliriz; ama kuantum seviyesindeki parçacıklardan (daha çok mümkünatı vücut mertebesinde) alacağımız sonuç ise, nisbeten belirsizdir. Sicimden herhangi bir nota çıkarmasak da o hâlâ bizim boyutumuzdadır (haricî vücut giymiş) , ama kuantum parçacıkla onun varlık seviyesinde doğrudan temas kurmadıkça onun ne olduğu, nerede olduğu, hangi boyut ve belki de zamanda olduğu konusunda kesin bir fikrimiz yoktur. Zira her şey O'nun plânı ve programı dahilindedir. Biz bilmesek de, her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Bell Eşitsizliği'ndeki birinci varsayım derinden düşünülüp arka plâna inilirse, aslında Einstein'ın özel izafiyet teorisiyle bu varsayımın bağdaştığını görürüz. Çünkü, özel izafiyet teorisine göre tabiatta hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla kâinatın birbirinden çok uzakta bulunan iki noktasında meydana gelen iki farklı olayın birbiriyle alâkası olamayacağı akla yakın gözükmektedir. Yani, iki olayın birbirine bağımlı olabilmesi için mutlaka bir şekilde aralarında bir haberleşme olması gerekir. Bu haberleşme de ışık hızından daha hızlı gerçekleşemeyeceğinden bu iki noktada aynı anda gerçekleşen iki farklı olay birbirinden tamamen bağımsızdır. Aralarında haberleşmenin olmadığı birbirinden bağımsız sonsuz parçacık nasıl olur da 15 milyar senedir aralarında mükemmel bir haberleşme sistemi geliştirmiş olabilir?
Atomlar (zerreler) arasındaki bu haberleşme sistemi, İslâm'ın ontolojik kâinat görüşündeki Levh-i Mahfuz'la bağlantılı olabilecek bir mahiyettedir. Kriptoloji ile ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi iletişimde güvenilirlik ve gizlilik esastır. Bilim adamları bunu sağlayabilmek için çok kompleks şifreleme usulleri geliştirip, birtakım protokoller tanımlamışlardır. Meselâ bu şifreleme metotlarından biri RSA kripto sistemidir. RSA birçok bankacılık sisteminde kullanılmakta olup, çok basamaklı bir sayıyı asal çarpanlarına ayırmaktaki zorluğa dayanmaktadır. Meselâ,1000 basamaklı bir sayıyı asal çarpanlarına ayırmak göründüğü gibi kolay değildir. Bu işlem günümüzün en hızlı bilgisayarları ile dahi kâinatın tahmini yaşından fazla zaman gerektirmektedir.(2)
Bunun yanında ayrıca ilâve protokoller de tanımlanmıştır. Meselâ mesajlar herkesçe ortak mesajı gönderme anahtarı ile şifrelenip alıcıya gönderilir, alıcı da sadece kendisinde bulunan özel şifre anahtarıyla mesajı çözer. Peki anahtar dağıtımı nasıl yapılmalı ki, güvenlik ve gizlilik prensipleri sağlanabilsin? Cevap: Önceden tanımlanma...
Parçacıkların birbirleriyle devamlı olarak haberleşmelerini sağlayabilmek için iki ihtimal vardır: Birincisi, parçacıkların aralarında geliştirmiş oldukları bir tür haberleşme (telepati gibi) metodu ile iletişim kurmalı ve bu iletişim sonsuz hızlı olmalı ki, aynı anda meydana gelen iki olay birbirleri ile gelecekte asla çelişki meydana getirmesin, uyum içerisinde olsun. Bir an için bu haberleşmenin sağlanamadığını düşünelim. Bu durumda kâinatın 15 milyar yıldır mükemmel bir uyum içinde, âdeta bütün parçacıkların birbirlerinden ve yaptıklarından haberi varmış gibi hareket etmeleri mümkün olabilir mi? Meselâ kâinatın yaratılışına ait ileri sürülen teorilerden biri olan Big Bang'ı düşünelim. Bu patlama teorisine göre, zamanın çok kısa bir anında, çok miktarda enerji maddeye dönüşüyor ve bugünkü gezegenimizi, galaksileri meydana getiriyor. Bugünkü uzayın içinde ne varsa tamamı bu patlamanın sonrasında meydana geliyor. Bu patlamayla içinde bulunduğumuz kâinat yaratılıyor, genişliyor, genişledikçe oluşuyor, oluştukça genişliyor. Hattâ artan bir hızla genişliyor. Peki nereye doğru gidiyoruz? Başı boş muyuz? Bizi ne gibi sürprizler bekliyor? Parçacıklar, başlangıçtan beri, kâinatın bu genişlemesi veya Kur'an'ın ifadesiyle 'göklerin yükseltilmesi' sırasında birbirleri ile haberleşme içindeler miydi?
Kur'an: 'Allah, O Zât-ı Akdestir ki, gökleri görüyorsunuz, dayanak olmaksızın yükseltilmiştir; Sonra arş üzerine istivada bulunmuştur ve Güneş'i de, Ay'ı da musahhar kılmıştır ki, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Her işi evirip düzenler, âyetleri birer birer açıklar. Tâ ki Rabb'inize kavuşacağınızı yakinen bilesiniz.'(3) diyor.
Bu durumda, eğer parçacıklar iletişim içindelerse, belirlenmiş bir gâyelerinin olması gerekir. Bu da, hiçbir şey tesadüfe bırakılmıyor, demektir. Zaten Kur'an'ın başka bir âyetinde de: 'Semayı yükseltti ve mizanı vaz'etti.'(4) denerek, gökyüzünün genişletilmesinin de nice hesap ve ölçüye dayandığına işaret edilmektedir.
Bir an için bütün parçacıkların tesadüfen hareket ettiğini ve mizanın olmadığını düşünelim. Bu durum, bu parçacıkların birbirini dinlemediği ve aralarında haberleşme olmadığı mânâsına gelir. Yani hiçbir parçacık birbirinin durumunu ne biliyor, ne bilmek istiyor, ne de tedbir alıyor. Peki nasıl bir netice beklenir? Anne karnında nasıl dünyaya geldiğimizi, dokuların birbirinden habersiz gelişip farklılaşması ve kâinatın en şerefli varlığının nasıl ahsen-i takvimde yaratıldığını düşünelim. Bunu Kur'an şu âyetlerle ifade etmektedir: 'O Allah ki, yaratandır, en güzel bir biçimde kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz ve Hakîmdir.'(5)
Bütün bunların yanında bir de kâinatın nasıl bu hali aldığını, yağmur bulutlarının nasıl zamanı geldiğinde, olması gereken yerde olduklarına bakalım: 'Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.'(6)
Kâinattaki atomlar arasındaki bu haberleşmenin kurulabilmesi, bilinen fizik kaidelerine aykırı gözükmektedir. Bu durumda ancak ikinci ihtimal söz konusu olabilir. Yani parçacıklar ve hareketlerinin, gelecekteki davranışları harici vücut giymeden önce İlm-i İlâhî'nin bir defteri olan Levh-i Mahfuz'da takdir edilmiş olmalıdır. İşte biz bu önceden tanımlanmış müthiş protokole 'İmam-ı Mübin Defteri' diyoruz. Bu protokol öyle gizli ve güvenlidir ki, Allah'tan başka hiçbir güç, düzen ve âhengi oluşturan bu haberleşmenin bozulmasına sebep olamaz. Yaratıcı'dan başka hiçbir güç, kâinatta parçacıklar arasında müthiş bir haberleşme ile gerçekleştirilen 'göğün genişletilmesini' durduramaz. Allah (cc) halife olarak yarattığı insana bu şifreleri, bizce meçhul ama Levh-i Mahfuz'da takdir edilmiş sınırlar dahilinde çözme ve böylece eşyaya şekil verme istidadı ve izni vermiştir. Yeter ki O dilesin, O istesin. İnsanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
Fizikte yapılan pek çok çalışma, uzayın herhangi iki ayrı noktasında aynı anda meydana gelen iki olayın bağlantılı olabilmesinin, gâyet makûl, hattâ gerekli olduğunu göstermiştir. İslâm'ın ontolojik kâinat görüşü zaviyesinden kuantum fiziğinin geldiği nokta, varlığın henüz tam harici vücut giymemiş (mümkünat seviyesinde) varlık mertebesi olan mikro-âlemi ve/veya âlem-i misali açıklayan mevcut en iyi modeldir. Dolayısıyla kuantum fiziği, sadece hakikatin bir kısmını gösterir. Hâlihazırda kuantum teorisiyle izafiyet teorisini birleştiren yeni bir teori geliştirilebilmiş değildir. Kuantum ve izafiyet teorilerinin tedâileri, bazı bilim adamlarının hayal güçlerini geliştirmelerine vesile olmuştur. Meselâ günümüz fiziğiyle neredeyse imkânsız gibi gözüken zaman yolculuğu ve cisimlerin ışınlanması gibi fizikçilerin rüyası haline gelmiş buluşlar, belki de geliştirilecek olan kuantum-izafiyet teorisi ile hayat bulacaktır.
Durdu O. Güney/ Sizinti Ağustos 2003
Ağlayan bir çocuktur; güzel gözlerinden damlalalar ardı ardına akar...
Hatırlayan onu işte bu haliyle hatırlar, kapağındaki ağlayan çocuk resmiyle...
Oldukça düzeyli ve kaliteli bir dergi..
Elimden geldiğince buraya dergiden alıntılar yapmaya çalışacağım...
Dedikleri gibi, kitabı okumadan, sırf duyduklarından onun ne anlattığını bilemezsin..
Yok hükmündedir
İsmet Özel, İslamcılarla bağını kopardığını açıkladı. Daha sonra görüşlerine başvurulan, Özel'i eskiden, solcu olduğu yıllardan tanıyan kimileri bunun beklenen, hatta geç kalmış bir çıkış olduğunu söyledi. 'İsmet'in' diyordu bu kişilerin bazısı 'solculuğa gelirken de İslamcı olurken de gerekçeleri aynıydı.' Özel'in kendisi de buna benzer şeyler söylüyor. Anlaşılan meseleyi bir ahlak meselesi olarak koyuyor.
Fakat, şairin, Milliyet'te, Ahmet Tulgar'a yaptığı açıklamaları biraz daha dikkatle okuyunca işin başka boyutları olduğu da göze çarpıyor. O açıklamalarda bir öfke görülebiliyor. Özel, kendisinin önemsenen fakat kenarda tutulan birisi olduğunu vurguluyor. Buna da bir tepkisi var. O zaman akla şu geliyor: Özel belli ki, bir iktidar aramış. Onun yerine kendisine saygı sunulmuş sadece. Şimdi, buna sinirleniyor.
Bu çıkışını Özel kimi 'somut' gerekçelere dayamaktan da uzak durmuyor. Onların içinde bir tanesi çok çarpıcı. Özel, toplumun kültürünün İslam olduğunu, o nedenle Müslümanların siyaset yapmasının ve kendilerini tanımlamasının daha kolay göründüğünü belirttikten sonra, solun çok daha içten ve namuslu olduğunu dile getiriyor.
O zaman ilk soru insanın kafasında düğümleniyor: bir zamanların 'militan' solcusu İsmet Özel o kampı neden terk etti?
Özel, bu nedenleri, 'Waldo Sen Neden Burada Değilsin' başlıklı otobiyografisinde çok 'masumane' açıklamıştı. Daha kitap çıktığında yazdığım bir yazıda söylediğim üzere gerekçesi bütünüyle varoluşsaldı. Özel, dünyayı değiştirmek düşüncesinden vazgeçiyor veya geçmiyordu, o yeterince açık değildi ama, kendi varoluşuna önce solun dogmatizmi ve kurulu düzeni içinde bir yer aramış,12 Mart darbesiyle oradan savrulup bu defa İslam'a sığınmıştı. Anlaşılan tek başına, birey olarak, özgür ve bağımsız kalamıyordu. Kendi varlığının anlamını ancak bir üst kimliğin tanımında bulabiliyordu.
Bu, sadece onda görülmeyen, birçok insanda karşılaşılan bir durumdu. Fakat, başka bir 'özel'liği vardı onun: İsmet Özel, solculuğunda da İslamcılığında da bir 'dava adamı' olarak sivriliyordu. Dergi çıkarıyor, bir hayli iddialı ve yüksek sesli şiir yayımlıyor, kitap çıkarıyor, kısacası bir 'eylemci' olarak hareket ediyordu. İnsanları bulunduğu ideolojiye çağırıyordu. Sonuç olarak ona inananlar, onun yoluna baş koyanlar vardı. Fakat bir süre sonra Özel şu ya da bu gerekçeyle sırtını dönüp gidiyordu. Bir sorumluluk duygusu ve hesabı yoktu.
O kadar yoktu ki, Özel, her iki durumda da yazdığı şiirin söylemini, tarzını, gönderisini değiştirmiyordu. Kısacası sorumluluk duymuyordu Özel ama kesin bir haklılık duyuyordu. Nerede olursa olsun, ne söylerse söylesin, hangi ideolojiye bulaşırsa bulaşsın Özel daima haklıydı. Epeyce şişkin ve katı bir egonun yarattığı o kişilik algılamaları zaten insanın kendisinde 'hata' aramasına engeldir. O kişilik sadece onanmak ve izlenilmek ister.
İsmet Özel, kendisini daima bir aydın olarak tanımladı ve tanımlattı. Bir zamanlar çok kullanılan o tabirle söylemek gerekirse 'döneklik' bu bağlamda bir meziyet ve bir erdem olarak da sunuldu. Oysa bu kesin bir kolaycılıktı. Çünkü, aydın olmanın göstergesi dönmek değil. Önce eleştirel olmak. Sonra mesafeli olmak. Nihayet sorumlu olmaktır. Üstelik, bunlar bir ideolojiyle iç içe olmaya engel değil. Tersine, ancak bu nitelikleri taşıdığınız zaman aydın olmanın gereğini yerine getirebilir, tavır alır, 'muhalif' olabilirsiniz.
Bir ideolojiden diğerine savrulmaksızın ve haklılığınızın, öyle bir beklentiniz varsa, hem de tarihsel olarak onaylandığını görerek!
H.Bülent Kahraman 18/08/2003 Radikal
Bu skandalın üstü örtülemez
İmar Bankası'nın portföyünde olmayan devlet iç borçlanma senetlerini (DİBS) müşterilerine sattığı biliniyor. Peki imar Bankası kaç paralık bono sattı? Bu konuda rivayet muhtelif. Bir BDDK yetkilisine göre şu ana kadar hesaplanan miktar 600 trilyon. Bu, yeterince korkutucu bir rakam. Ama dünkü Hürriyet gazetesinde rakamın katrilyona kadar vardığını öne süren bir haber vardı.
Büyük soru şu: 600 trilyon ya da 1 küsur katrilyon, bu kadar parayı devletine borç olarak verdiğini sananlara geri ödenecek mi ödenmeyecek mi?
Geçen hafta bu köşede DİBS konusunu ele almaya çalışmış, meselenin çözümsüz kalmasının ciddi bir güven krizine yol açabileceğini söylemiştim. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Düşünün, piyasanın elindeki DİBS'lerin yarıdan fazlası vatandaşın elinde. Ve vatandaşlar bu DİBS'leri direkt Hazine'den almadılar, çoğunlukla bu alışverişe bankalar aracılık etti.
Güven krizinin iki boyutu var:
Birincisi, acaba DİBS'leri aldığımız bankanın portföyünde gerçekten o DİBS'ler var mı? İmar Bankası olayında gördüğümüz gibi banka bize DİBS sattığı halde kendi portföyünde bunlardan olmayabiliyor. İmar Bankası için geçerli olan bu örneğin başka bankalarda geçerli olmadığının güvencesi var mı?
İkinci boyut, DİBS'leri almamıza aracılık eden bankanın başına bir şey gelmesi halinde biz devlete verdiğimiz bu borcu geri alabilecek miyiz?
1994'te el konulan TYT Bank ve Marmara Bank'ta DİBS sahipleri paralarını alamadı.
Ama buna karşılık son birkaç yılda el konulan bankalarda (Egebank dahil) bir DİBS sıkıntısı yaşanmadı; herkes parasını aldı.
İmar Bankası ise gerçekten özel ve tekil bir örnek. Bu banka, DİBS sattığını söyleyerek vatandaştan 600 trilyon ya da 1 katrilyon lirayı almış, ama gerçekte bu parayı alıp iç etmiş.
Şöyle de yapabilirlerdi: Kendi matbaalarında kalp para basabilir, vatandaş gerçek parasını bankaya yatırır, sonra çekmek istediğinde ona bu sahte parayı da verebilirlerdi.
DİBS sahtekârlığını ancak buna benzetebilirim. Olmayan bir DİBS'i vatandaşa satmanın sahte para basmaktan pek bir farkını göremiyorum. Ama sahte para basmak çok ağır bir suç; buna karşılık olmayan DİBS'leri pazarlamak herhalde o kadar büyük bir suç değil.
Neyse, Uzanlar ve bankadaki suç ortakları herhalde yaptıklarını hesabını mahkemelere verecekler. Şimdi önemli olan İmar'dan DİBS aldığını sanan ve 600 trilyonla 1 katrilyon arasında parasını kaptıranların durumu.
Doğal olarak iki seçenek var: 1. Bir yasa çıkarılıp bu paralar o 'zede'lere
ödenecek; 2. Ödenmeyecek.
Kolay olanı parayı ödememek. Öyle ya, Hazine hesabına bir para girmediğine göre bu parayı Hazine'nin ödemesi de söz konusu olamaz. Vatandaş kimden ne aldığını iyi takip etmeli. Güvenilmez adamdan DİBS alırsanız başınıza böyle şeylerin gelebileceğini de varsaymalısınız; dolayısıyla başınıza bir şey gelecek olursa da hesabınızı doğrudan Uzanlar ve suç ortaklarıyla görürsünüz.
Zor olanı ise parayı ödemek. Sonuçta bu DİBS'leri alan toplumun geri kalanıyla kıyaslanınca küçük bir azınlık. Büyük çoğunluğun cebinden para alıp azınlığa aktarmak da kolay değil. Ama öte yandan bu aktarma yapılmazsa
Hazine'nin bundan sonra borçlanması o kadar kolay da olmayabilir; daha doğrusu vatandaş parasını doğrudan Hazine'ye vermek yerine başka yerlerde değerlendirmeyi düşünmeye başlayabilir.
O yüzden, yazının başında söylediğim güven mekanizmalarını kurmak zaten şart. Yani vatandaş bir bankadan DİBS almak istediğinde bilecek ki,
hem o bankada o DİBS'ten gerçekten var, hem de bankanın başına bir şey gelse bile kendi DİBS'si hep onun olarak kalacak, banka hesaplarına aktarılmayacak.
Zor işler bunlar...
İsmet Berkan Radikal 18.08.2003
Uzanlardan film çıkar mı?
Son birkaç gündür İmar Bankası'nda olup bitenler ve Uzan ailesinin yaptıklarıyla ilgili gerçekten inanılmaz hikâyeler dinliyorum, inanılması güç bazı belgeler görüyorum.
Her şey aslında heyecanlı bir polisiye film gibi gözükmeye başladı bana. Çünkü olup bitenler, yapılanlar, kurulan planlar, hazırlanan tuzaklar vs. hepsi bana gerçek hayatta olmayacak şeyler gibi gözüküyor. Bütün bunları ancak hayal gücü çok kuvvetli biri uydurabilir sanki.
Ama hayır. Her şey olmuş. Üstelik bildiklerimiz, bütün gerçeğin onda biri bile değil belki.
Diyelim 100 lira yatırmak isteyen insanın parasını alıp resmi hesaba bunun sadece 10 lirasını yazmak, kalan 90 lirayı kayıt dışında bırakmak. Sonra ama o insanın her gelişinde ona sanki 100 lirası varmış gibi hesap vermek... Bu arada vergiden ve diğer yasal karşılıkları ayırmaktan kurtulmak...
Bu, akla gelse bile öyle herkesin cesaret edebileceği bir şey değil. Ama burada da bitmiyor...
Haziran ayının 21'inde aile bankayı elinde tutamayacağını anlıyor ve BDDK'ya çağrı yapıyor: 'Ya bankayı alın ya da bize kredi verin; çünkü her gün bankamızdan 20 trilyon lira çekiliyor, likidite sıkıntısına düştük.'
BDDK'dan olumsuz yanıt gelince aile 25 Haziran akşamı bankadaki yönetim görevlerinden istifa ediyor, durumu BDDK ancak bir gün sonra öğreniyor. O ara dönem, ailenin BDDK'dan ve daha çok da AKP hükümetinden intikam almak için yaptığı planlarını uygulamaya koyduğu dönem aynı zamanda.
BDDK,7 üyeli olması gerekirken sadece 4 üyeli. Hükümet aylardır boş koltukları doldurmuyor, o yüzden kurul karar alamıyor. Uzanlar da bunu biliyor herkes gibi.
Ve o dönemde, başka kimsenin aklına hayaline gelmeyecek başka bir şeye cesaret ediyorlar: Bankaya gerçekte olmayan kişilerin adına hesaplar açıyorlar, bu hesaplara olmayan paraları konmuş gösteriyorlar. Banka kayıtları şişiriliyor da şişiriliyor.
Ama gerçekte banka kayıtları bir yandan yok ediliyor, bilgisayar kartuşları siliniyor ya da bazı bölümleri şifreleniyor. Amaç belli: Bankaya el konulduğunda hesap sahiplerine para ödenememesini sağlamak.
Nitekim Uzanlar ilk partiyi kazandılar. Banka mudilerine hâlâ para ödenemedi. Çünkü kimin bankada kaç parası olduğundan kimse emin değil.
Uzanlar ile hükümet arasındaki satranç maçının ikinci partisi, BDDK'nın hesapları ortaya çıkarmasını daha da geciktirmek üzerine kurulu. Bu amaçla ailenin suç ortakları bankadan ayrılıyor. Bugüne kadar İmar Bankası'ndan 170 kişi istifa etmiş durumda. Bunlar şube müdürleri ve genel müdürlükteki her düzeydeki yönetici ve imza yetkisine sahip konumdaki insanlar.
Hayali hesapları yaratanlar da bu insanlar, vatandaşın parasını bankanın resmi kayıtlarına geçirmeyenler de onlar.25 Haziran'la 3 Temmuz arasında banka kayıtlarını yok eden, bilgisayar disklerini silen, tahrif eden ve şifreleyenler de onlar.
Yani ortada örgütlü bir soygun var. Ama burada da bitmiyor. İşin bir de yargı cephesi var.
3 Temmuz'da bankaya yeni yönetim atanmış ve göreve başlayacak. BDDK tarafından atanan yeni yöneticiler bankaya giremiyor. Çünkü yanlarında polis yok, savcı desteği yok. Neden sonra Mali Polis onlara yardımcı oluyor ve bankaya girilebiliyor.
Yargıda işler nedense hep çok ama çok uzun sürüyor. En basit yazışmalar istanbul Adliyesinden Şişli'ye beş günde ulaşabiliyor.
Suç duyurularının soruşturması yavaş ilerliyor. Gözaltına alınan ya da sorgulanmak istenen eski İmar Bankası çalışanları ya da Uzan çalışanları
'Benim bilgim yok' deyince hemen salıveriliyor.
Kısacası, hükümetle Uzanlar arasındaki satrançta, Uzanlara vakit kazandırmaya çalışan çok... Bakalım maçın sonu nasıl bitecek?
İsmet Berkan Radikal 17.08.2003
Göçen bir imparatorluk; işte onun kuruluşlarından biri;
Uzanlar için deniz bitiyor
İmar Bankası'nın bankacılık yapma izni kaldırılalı ve banka yönetimi BDDK tarafından devralınalı neredeyse 45 gün oldu. Başka bankalarda, bankanın devralındığı günün akşamı çıkan kamu zararı bilançosu İmar Bankası'nda hâlâ çıkarılabilmiş değil. Başka bankalara el konulduğunda vatandaşın mevduatını çekmesi ya da başka bankaya aktarmasında da hiçbir sorun yaşanmamıştı;
İmar Bankası'nda daha bir tek kişi bile parasını alabilmiş değil.
Neden böyle oldu? Daha önce 21 bankaya el koyan ve burada yaşadığı sorunların hiçbirini yaşamayan BDDK bu kez neden beceriksiz çıktı? Sahiden beceriksiz mi BDDK yoksa, ortada başkalarına hiç benzemeyen bir başka örnek mi var?
Sorunun en azından İmar Bankası'nda hesabı bulunan ve paralarına ulaşmak isteyenleri ilgilendiren bir boyutu bu. Ama bir de İmar Bankası ile hiç ilgisi olmadığı halde bu bankadan doğan zararı üstlenecek olan, vergileri ve diğer katkılarıyla Uzan ailesi ve bankanın bir kısım çalışanları tarafından bankadan alınan parayı ödeyecek olan bizler, yani sade vatandaşlar açısından yaşananlar var.
Vatandaş, devleti karşısında bir bütün olarak görür. 'Devlet' bir bankaya el koyduğuna göre, bu bankayı hortumlayanlardan da hesap sorar diye düşünür. Böyle düşünürken sonuna kadar haklıdır da... Çünkü 'normal' ülkelerde işler böyle yürür, özellikle adalet duygusunun incinmesine izin verilmez. Bir bankanın içinden milyarlarca doları çalanların eski hayat tarzlarına aynen devam etmesine ve vatandaşla alay etmesine izin verilmez.
Ama gelin görün ki burası Türkiye. Devletin her bakanlığı ve her kurumu kendine göre bağımsız biçimde çalışır. Devlet pek az defa gerçekten koordineli hareket eder, yasaların gereği pek az seferde bu koordineli hareketler sayesinde yerine getirilebilir. İmar Bankası'nda da durum bu. Şu an, Uzan ailesinin mal kaçırmasını önlemek için top Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'nda. Ama nedense burası konunun gerektirdiği hızda hareket etmiyor. Savcılıkta şimdiden çok sayıda suç duyurusu birikmiş durumda. Bunların büyük bir bölümü BDDK'dan geliyor. Ama sadece BDDK da değil,
konuya karapara açısından yaklaşan MASAK da Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmuş durumda.
Savcılık yavaş davranmakla suçlanıyor ama bu arada Uzan ailesi çok hızlı. Zaten başından beri devlet kurumlarının yavaşlığından çok iyi yararlanıyorlar. Bu yararlanma taa haziran ayında başladı, hâlâ devam ediyor. Son olarak bu ailenin elindeki cep telefonu operatörü Telsim de bu mal kaçırma operasyonlarının konusu edilmek istendi ama bu alanda başarılı olunması pek kolay değil; çünkü 'mal' ortada, öylece duruyor. Zaten yasalardaki boşlukları, hukuk sisteminin açıklarını ve yargıdaki insanların
zaaflarını kendi lehine kullanmada bu ailenin üstüne yok.
İmar Bankası'nda yok yok... Çifte kayıt var, çifte hesap var, sahte
isimlere hesap var, bakiyesiz hesap var, vergi kaçırma var, mevduat munzam karşılığı ve disponibilite kaçağı var, karapara aklama şüphesi var, sahte para basmakla eşdeğer tutulabilecek nitelikte bir suç olan hayali Hazine bonosu satışı var... Yani var oğlu var.
Buna karşılık BDDK ağır bir dille eleştiriliyor, 'Göz göre göre soyguna göz yumuldu' deniyor. Oysa durum bu kadar basit değil. Kayıtlarda gözükmeyen hesapların gerçekte olup olmadığını denetlemesi imkânsız BDDK'nın... Ve aslında Çukurova Elektrik ve Kepez'e el konulmasa, yani Uzan ailesi açısından saadet zinciri kırılmasa belki İmar Bankası'na hiçbir zaman bu operasyon da düzenlenmeyecekti; çünkü banka bütün denetimlerden başarıyla geçiyordu aslında. Değil BDDK, Uzanlar ve suç
ortakları dışında kimse hayali hesapların varlığını bilemezdi.
ÇEAŞ ve Kepez'e el konulduğunda, BDDK İmar Bankası'na durumunu sordu. Aylardan hazirandı. Uzanlar, biraz etkileneceklerini ama sağlam olduklarını söylediler. Oysa durum o kadar da iyi değildi. Bankadan her gün 20 trilyon liralık mevduat çekiliyordu, işler giderek kötüye gidiyordu.
21 Haziran'da Uzanlar, BDDK'ya başvurarak likidite sıkıntısına düştüklerini
söylediler, 'Ya bize kredi verin ya da bankayı devralın' dediler. Bankaya kredi verilmesi söz konusu olamazdı, çünkü krediye teminat teşkil edecek Hazine bonosu yoktu bankada. Öte yandan BDDK bankaya el de koyamıyordu, çünkü kuruldaki üye sayısı karar sayısının altına düşmüştü. Neden sonra hükümet kurula beşinci üyeyi atadı, ancak ondan sonra İmar Bankası'yla ilgili karar alınabilir hale geldi. Ama bu arada Uzanlar 25 Haziran günü bankanın yönetimini terk etmişti bile...
İşte, ÇEAŞ'a el konulan 12 Haziran tarihiyle İmar Bankası'nın bankacılık yapma izninin BDDK'ca kaldırıldığı 3 Temmuz arasında ne olduysa oldu. Bankanın kayıtları yok edildi, karartıldı. BDDK hâlâ bankanın 'defteri kebiri'ni bulabilmiş değil. Bankada kimin kaç parasının olduğu çözülemeyen bir muamma gibi. Bankadaki toplam mevduat miktarı hakkında hâlâ sadece spekülasyon yapılabiliyor, kimi 5 katrilyon diyor, kimi 8.5... Oysa BDDK'daki son denetim raporlarında bankada toplam 750 trilyon mevduat gözüküyor, bankanın toplam riski ise 1.3 katrilyon seviyesinde gibi duruyordu.
İşte bu yüzden BDDK hükümetten yardım istedi ve şu an sadece Uzan ailesi için gibi duran ama aslında gelecekte bu çeşit şeylere kalkışacakları caydırmayı da amaçlayan bir yasa çıkarıldı. Yasanın ikinci fıkrası şöyle:
'.... banka tarafından yetkili mercilere beyan edilen sigortaya tabi tasarruf mevduatı tutarı ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından tespit edilen tasarruf mevduatı arasında bir fark bulunması halinde, bu fark nispetince, bankanın yönetim kurulu ve kredi komitesi başkan ve üyeleri ile genel müdür, genel müdür yardımcıları, imzaları bankayı ilzam eden memurları ve şube müdürleri ile yönetim ve denetimini doğrudan veya dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran ortaklarının, kendilerine, eşlerine ve çocuklarına ait bankalar ve banka dışı mali kurumlar ile diğer gerçek ve tüzel kişiler nezdindeki, kiralık kasa mevcutları da dahil olmak üzere, hak ve alacakların dondurulmasına, her türlü mal, hak ve alacakları üzerindeki tasarruf yetkisinin tamamen veya kısmen kaldırılmasına, mal, kıymetli evrak, nakit ve diğer değerlerin zaptına, bunların bir tevdi mahalline yatırılmasına ve hak ve alacakların üzerine diğer tedbirlerin konulmasına, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun talebi üzerine ilgili bankanın merkezinin bulunduğu yerdeki Sulh Ceza Hâkimi, yargılama sırasında ise mahkeme tarafından karar verilebilir.'
Şimdi bu uzun fıkrayı TMSF yasalaşır yasalaşmaz harekete geçirmek istedi ve bu amaçla üç gün önce, yani çarşamba akşamı bir karar aldı. Karar, çarşamba akşamı saat 23.00'te, yani hiç geciktirilmeksizin Şişli Adliyesi'ne götürüldü ama adliyede nöbetçi savcı ve hâkim yerine sadece güvenlik görevlileri vardı.
Bunun üzerine TMSF ve BDDK yetkilileri perşembe sabahı 08.30'da yeniden adliyeye gittiler. Gün boyunca uğraşılmasına rağmen bürokratik işlemlerin uzunluğu ve karmaşıklığı yüzünden ancak cuma sabahı ilgili mahkemeden tedbir kararı çıkarılabildi.
Ancak kararı çıkarmak yeterli değildi, bunu bir de uygulamak lazımdı ve kim uygulayacaktı? TMSF, dün bütün gün bu sorunu çözmeye uğraştı ve nihayet akşam saatlerinde, binbir güçlükten sonra kararın İcra Dairesi tarafından infaz edilmesini sağlayabildi.
Yani, Uzanlar bir günde şirketlerin içini boşaltırken devletin yasaların gereğini yerine getirmek üzere altyapı oluşturması bile iki günden fazla zaman alabiliyordu.
İmar Bankası'nın öyküsü anlatmakla bitecek gibi değil.
O yüzden konuya önümüzdeki hafta da devam edeceğim...
İsmet Berkan/ 16.08.2003/Radikal
Dili iyi kullanamama; hayatımızın her alanında kişi gözetmeksizin karşılaşabileceğiniz bir durum/bozukluk...
Yaşıyorsanız hata yapmamanız kaçınılmazdır, ister işinizde, ister konuşmanızda, ister davranışlarınızda...
İşte onlardan biri: Anlatım bozukluğu..
Zaten doğru anlatsanız da kaç kişi tarafından hakkınca anlaşılaşacaksınız ki? :))
Gerçek bilim; o ne bir biyoloji ne bir sosyoloji ne de herhangi bir -oloji; o başlıbaşına bir bilim; gerçek bilim.
Geçenlerde Okan Bayulgen cnn turk teki bir programda turk sinemasının yılda ancak 3-5 film çevirdiğinden ve eskiye nazaran bu sayının ne kadar düşük olduğundan ve bu sebeple ulkemizde bir sinema sektoru olduğunun şüpheli olduğundan bahsettmişti.Buraya ekleyeceğim yazıda hem bu konuya değiniliyor hem de birkaç gun önce kaybettiğimiz Kazım Kartal a;
Hayal perdemiz kararırken...
Kâzım Kartal ölmüş; Türk sinemasının kötü adamları birer birer aramızdan ayrılırken Yeşilçam’ın beyaz perdesini de karartıyorlar.
Garip olan şu: Eski filmlerde Erol Taş, Hüseyin Baradan, Danyal Topatan, Ahmet Tarık Tekçe, Bilal İnci gibi kötü adamların “kötülük olsun” diye giriştiği icraatları şimdiki nesle komedi gibi görünüyor; demek ki nesiller arasında dramatik olanı algılama bakımından bir kırılma meydana gelmiş. Bu önemli; önemli çünkü kötü adamların seyircide uyandırmakla görevli olduğu dehşet, iğrenti, vahşet veya zulme uğramışlık hissi nitelik değiştirmiş; şimdiki nesil iyilik kadar kötülük unsurlarını da Amerikan sinemasından öğreniyor. Düşünün bir kere, “Kuzuların Sessizliği” filmindeki kurbanlarının boğazını dişleriyle parçalayarak öldüren manyak doktorun yarattığı gerilimle, sözgelişi Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi filmlerinden birinde ehl–i küfürün kılıçla kafasını koparması aynı şey midir? İlkinde kanınız donar, önlenemez bir intikam hissiyle dolarsınız; ikincisi oyun gibi, seyirlik, zararsız, hatta gereğinden fazla abartıldığı için insana dehşeti unutturan eğlenceli bir şeydir. Nitekim yeni neslin afacanları, bizim ayıla bayıla seyrettiğimiz eski yerli filimlerin bazı repliklerini mizah sitelerinde yayınlayarak dalgalarını geçiyorlar. Buyrun birkaç klasik Cüneyt Arkın repliğinden örnekler size:
“Eğer bunun cevabını doğru vermezsen seni hayatının sonuna kadar sakat bırakırım..., Eski polisler buna Azrail’in sesi derler..., Oğlumun tedavisi için patronlardan alacağım her kuruş rüşvet, ülkemde doğan her yavrunun gelecek güzel günlerini karartan bir lekedir! .., Ooo, Bizans kargası Pelamon da burda demek? .., Ben buraya soylu amcan Polemon’la soylu babanı öldürmeye geldim..., Leon gibi bi iblisten senin gibi bir melek nasıl türemiş hayrettir! ..., Yarın sabah güneş doğana kadar şu kollarımın ucuna iki tane aslan pençesi takacaksın! ”
Tamam hepimiz gülüyoruz ama altın çağlarına rahmetli Kâzım Kartal’ın ucu ucuna yetiştiği dönemin sinemasını hâlâ yerli yerine koyamamış olmanın eksikliği bellidir; entel sinemacıların “sinema tüccarları, sanattan anlamayan hırbolar” diye aşağıladığı yapımcılar, yöneticiler, senaryo yazarları yeni öğrenmeye başladıkları sinema diliyle aslında halk hikâyesi anlatıyorlardı ve bu işi entel sinemacı kuşağından daha iyi yaptıkları bence su götürmez gerçektir. Türk sinemasını televizyon değil, sosyal gerçekçilik batırdı ve adeta kendiliğinden oluşan o cânım sinema dili kaybolup gitti. Şimdi gişe yapan yerli yapımların tek ortak özelliği var; Hollywood kalıplarını ve modern sinema tekniklerini kullanırken oyuncuları Türklerden seçmek ve Türkçe konuşturmak.
Avrupa Birliği’ne girmek konusunda bir anket yapılmış; miktarını tam duyamadım ama katılanların mühimce bir kısmı (yarıya yakını galiba) kendilerini Avrupalı hissetmediklerini söylemişler. Birkaç medya maydanozu yana yakıla, onlara çok garip görünen bu sonucu televizyonda tahlil ederlerken kulak misafiri oldum; sonucu şaşırtıcı değil gayet tabii buluyorum. Bütün ömrümce kendimi hiç Avrupalı hissetmedim. Konuyla alâkası şu; kendini Avrupalı hissetmeyenler kimlikleri hakkında tabii düşünenler insanlar; yemeğin tiridine ekmek banan, yerli film seyretmekten haz eden, semaver çayından hoşlanan, yaşayan Türkçe’yi yaşatmaya çalışan ve masal kadrini bilen insanlar. Böyle bir kategori ne derece sağlıklıdır bilemem ama kendini Avrupalı zannedenler, galiba yerli filmlerimizi çekilmez bulanların çoğunlukta olduğu bir kitle olsalar gerektir.
Hayâl perdemiz çöküyor; Türkler, yirminci yüzyıl boyunca yaptıkları en tabii ve en fazla kendilerine dair sanat ürünlerinin insan kadrosunu birer birer kaybediyorlar. Onların, beyaz perdenin dışında gündelik hayatın gailesi içinde debelenirken şikâyetlenmelerini dinlemek de hep aynı duyguyu uyandırıyor; emeklerinin karşılığını alamadıklarından, ahde vefa diye bir şeyin kalmadığından, unutulmaktan yakınırken onlar da vaktiyle emek verdikleri büyülü sinema ikliminden gerçek hayata dönüş mecburiyetinin acılarından şekvâ ederler hep.
Sinema perdesinde de olsa bir dünya kurmak azımsanacak iş değildir ve vaktiyle bizimkiler, o Hulusi Kentmen’ler, Mualla Sürer’ler, Efkan Efekan’lar, Eşref Kolçak’lar, Neriman Köksal’lar derme çatma imkânlarla böyle bir dünya kurabilmişlerdi; ağızdan dolma tüfek gibi senede ancak üç beş film çeken yeni Türk sineması, bize batılı dünyanın dram üslûbunu dikte etmeye çalışırken artık “kendisi” olamadığının farkında mıdır?
Yaşayanlara selâm ve hürmet; göçenlere rahmet!
16.08.2003 Ahmet Turan Alkan/ Zaman