Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Antiparantez10.04.2004 - 14:28

    evet her seyi üniversite öğrencileri tarafından hazırlanmış, ellerinden geldiklerince, gonullerinin yettigince hazirlanmiş bir dergi..
    inşallah daha iyi olacak

  • dumur02.04.2004 - 16:04

    dumura uğramak;
    ilkokuldaki türkçe derslerindeki gibi bir de cümle içinde kullanim:
    -Abi gördün mü bana yaptığını, resmen dumura uğradım

  • zaman gazetesi25.03.2004 - 18:14

    Kesip biçtiğim gazete

  • zaman gazetesi25.03.2004 - 18:13

    Gazeteyi dolu dolu hissettiğim günler pazar ve pazartesi günleri
    ...
    Turkuaz ekinde
    Mustafa Armağan'ın tarih yazıları
    Elif Şafak'ın yazıları
    Ali Ural'ın gazete küpürlerinden yola çıkılmış dehşetengiz yazıları
    Ali Çolak'ın şairlerle alakalı güzel yazıları
    ...

  • zaman gazetesi25.03.2004 - 18:06

    Kırmızıdan maviye gecen gazete ve bunu semeresini gören..
    Kendini yenilemeye, geliştirmeye çöalışan bir gazete...

  • elif şafak23.03.2004 - 15:19

    Mahrem'den:

    'Yani baktin ki baskalari seni hirpalamak uzere, kendi kendini hirpalamalisin kalkan niyetine'
    ...
    'Hem gozden irak kalabilseydi eger, bu kadar cirkin olmazdi'
    ...
    zarf:... mektubu mektup yapan bu kapalilik, bu gozden iraklikti. Intihar ettigi gun agzi acik bir zarf birakti geride. İcine gozunu koydo.'Gozu acik gitmis' diye agladi sevenleri. Huzur icinde yatsin diye zarfini sup yalayip kapadilar'
    ...
    'Oysa oteki ogretmenlerden daha iyi degildim. sadece cok cok daha sismandim. Gorunusum ana babalara guven veriyordu. Ben baslarinda oldugum surece, cocuklarin yere dusup yaralanmasindan, birbirlerini hirpaamasindan, kesici aletlerle oynamasindan daha az endise ediyorlardi. İci cilekli puding kivaminda ve tadinda ruyalarla yumasitiyordum. Ben varken, maket bicaklari daha az kesici, masalarin kenarlari daha az sivri, itip kakismalar daha az sert, hatta bahcedeki kaydirak bile daha az kaygandi. Ben ortaliktayken cocuklar guven icindeydi. Belli ki bu is icinbicilmis kaftandim.'
    ...
    ay tutulmasi:... hazir kimse gormuyorken pudrasini tazeler.
    ...
    baykus: ugursuz kusmus baykus; gece gordugu, geceyi gordugu icin.
    ...
    'Sadece... umursamiyordu; hicbir seyi umursamiyordu. Artik her seyi yapabilecegini hissediyordu. Madem ki her seyi yapabilirdi, en iyisi hicbir sey yapmamakti'. dosto bundan yeraltindan notlarinda bahseder; ben de cok hissetmisimdir bu duyguyu
    ...
    ' Parcalanmis yahut hic kurulmamis yuvalarla tazelenebilirdi tas evler; ahsap olanlar, dalli budakli aile agaclarinin kokerinden alirdi hayat suyunu. Bu sebepten, ici bosaltilan tas evler gene oyle vakur kalabilirler, terk edilen ahsap evler ise bir daha iflah olmuyordu.'
    ...
    '...erkek kismi ne zaman igreti hayallerden kurrtulmak istese, uykunun nizamina siginirdi.'
    ...
    ' Sirf yalniz kalmaktan korktuklari icin tukenmisliklerini surduren, orumcek baglamis sevdalarina taze isimli cocuklar doguranlar var ya, iste onlar hafizasi en kuvvetli olanlardir'
    ...
    ' kimlik:... Ben biz'e karismis sessizce. Bir daha onu goren olmamis.'
    ...
    'elmas bir gozdor yurek. ve cizilmeyegorsun bir kere, artik sedefsi bir yirtikla bakacaktir cumle aleme'
    ...
    'Mide bir masal diyaridir. Hudut boylarini cikolatadan muhafizlar bekler. Muhafizlari yiyince, hicbir engel kalmaz rejimi bozanin onunde. ucsuz bucaksiz ve yasaksiz bir alemin kapilari aciliverir hududu gecince. Mide bir masal diyardir. Ve o masal diyari boyunca insan ile hayvan, zarif ile kaba, guzelile cirki, uygar ile vahsi, cekici ile igrenc arasindaki mesafe topu topu bir lokmaciktir.O da cabucak ham yapilir.'
    ...
    'sevgililik boyle birsey iste. mahremiyet kaybi.'
    ...
    'Isin tuhaf taraf yani su ki, benim kadar sismansaniz eger, insanalr sizi hic gormezler. Bakar ve seyrederler, birbirlerine gosterir ve aralarinda konusurlar. Seyirlik bir malzemeyimdir onlarin nezninde. Bakislarinin beni rahatsiz edebilecegini akillarindan bile gecirmezler. Surekli seyrederler. Ama gormezler. Cusseme bakmaktan firsat bulup da gozlerimi gormezler. İcimi gormezler.'
    ...
    'Gorenle gorulenin arasina araci iyi gelir bazen' dedi. 'Isin ilginc yani ne biliyor musun, Tanrinin da ayni seyi yaptigina inaniyoruz. O devamli goruyor, biz de devamli goruyoruz degil mi? Ve Tanri gordukleriyle arasina aracilar koyuyor. Peygamberler mesela ya da melekler... Azrail mesela ya da Cebrail...Bizlerse hem gorulmekten korkuyoruz, hem de goremediklerimizden. Gorunur olsun diye, alamet bekliyoruz. Mucizeleri de bu yuzden bu kadar onemsiyoruz. Mucize gormek istiyoruz. Aslinda, bazen kendi kendime dusunuyorum da, sanki tum varligimizi ve tabii yoklugumuzu da, gormek ve gorulmek uzerine kurmusuz.'...'Biliyor musun, belki de en derin yaralarimizi gozlerden aliyoruz.'
    ...
    'Oysa ask dedikleri solup kurumaya mahkumdur, bir sebebi oldugundan itibaren'
    ...
    'yay: Olum mahkumlarini olduren kilici topraga gomerlermis bir muddet. Gorduklerini unutsun diye. Ayni isi yapan yay ise muhakkak kirilirmis. Gorduklerini unutmayi basaramadigi icin en iyisi onu kirmakmis'

  • çanakkale şehitleri17.03.2004 - 14:18

    Düşmanları bile takdir etmişti

    Çanakkale destanımızdan bir demet hatıra sunmak için “ÇANAKKALE Kalbe Gömülü Değerler” isimli kitaptan bir–iki hâtıra nakletmek istiyorum... Yazar H. Hüseyin Maltepe, Kanlısırt mevkiinde siperlerin orta taraflarında yaralı düşen bir Anzak subayını kucağına alarak kendi arkadaşlarına teslim eden bir kahramanımızı anlatıyor. Bu sahne aynı şekilde anıt hâline getirilmiştir. Bu anıtın resmi kitaba da alınmıştır...


    Bir İngiliz subayı, iki siper arasında yaralı düşer. Arkadaşlarına “Beni kurtarın! ” diye acı acı feryat eder. Fakat arkadaşlarından hiçbirisi siperinden kafasını çıkarmaya cesaret edemezler... Bir müddet sonra onun acı acı inlemesine dayanamayan merhametli insanımız, silahının ucunda dalgalandırdığı beyaz bir mendille yavaşça siperinden çıkar ve yaralıya doğru ilerler. Diğerleri şaşkın; “Bu Türk askeri ne yapmak istiyor? ” derler. Türk neferi yaralıya usulca sokulur, onu kucağına alır ve arkadaşlarının bulunduğu siperin önüne gelir ve taşıdığı yaralı subayı incitmeden bırakır. İşte, o anda bu olayı çok yakından izleyen Teğmen Casey, vatanına döndükten sonra Avustralya genel valisi olunca, o zamana kadar Türkler hakkında edindiği bilgilerin yanlış olduğunu çok iyi bildiği için, Türkler aleyhinde yazılı bütün yanlışların düzeltilmesine vesile olur.

    Yıllar sonra Genel Vali Casey, Çanakkale’ye gelmiş ve şunları söylemiştir: “25 Nisan 1915 günü Conkbayırı’nda Türkler ve Birleşik Kuvvetler arasında korkunç siper savaşları oluyordu. Siperler arasında 8 veya 10 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi. İki siper arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor ve ‘Kurtarın beni! ’ diye yalvarıyordu. Ancak hiçbir siperden kimse çıkıp yardım edemiyordu. Çünkü en küçük bir kıpırdamada yüzlerce kurşun yağıyordu... Bu sırada akıl almaz bir şey oldu. Türk siperlerinden beyaz bir mendil sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk neferi siperden çıktı. Hepimiz donakaldık. Kimse nefes almıyor ona bakıyordu... Asker, yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı. Kolunu omzuna attı ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp, geldiği gibi kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce, bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu... Biz Çanakkale Yarımadası’ndan Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık.”

    Şiddetli taarruzlar sırasında 15. Alay 9. Bölük’ten Kütahyalı Mustafa Çavuş, gece baskınlarının birisinde yaralanıp bayılmıştı. Arkadaşları onu öldü biliyorlardı. Kendine gelince bir yere gizlendi. Yarası ağırdı. İki gün yerinden kıpırdayamadı. Üçüncü gün matarasındaki suyu da bitmişti. Kanı dinmişti; ama çok bitkindi. Son anlarının geldiğini düşünüyordu. Dudakları kurumuş ve çatlamış ve sonra da bayılmıştı. Bu sırada dudaklarına değen su ile kendine geldi. Bir de baktı bir Anzak askeri kendisine su içiriyordu. Bir müddet sonra o kayboldu. Ertesi gün Mustafa’yı bizimkiler bulup götürdüler ve Kocadere köyünde sargı yerine getirip tedavi ettiler. Mustafa iyileşip arkadaşlarının yanına döndü. Ama o Anzak askerini hiç aklından çıkarmıyordu. Yine bir gün süngü hücumu başladı. Bir Anzak askerinin yaralı düştüğünü gördü. Bu kendisine su verip hayata dönmesine vesile olan askerdi. Herkes siperlerine çekildi; fakat o yaralı asker hâlâ iki siper ortasında yatıyordu. Sıcak bir gün ve gece üstünden geçmesine rağmen o ortadaydı ve kıpırdanıyordu. Mustafa Çavuş daha fazla dayanamadı. Arkadaşlarına “Beni koruyun” diyerek okun yaydan fırladığı gibi siperinden çıktı o yaralıya doğru koştu. Çevik bir hareketle onu kucaklayıp arkadaşlarının bulunduğu siperin önüne koydu. Aynı hızla gerisin geriye siperine doğru koştu. Fakat onun maksadını tam anlayamayan Anzak askerlerinin kurşunlarına hedef oldu. Onun için Mustafa Çavuş şehit oldu. Kahraman Çavuş, inancının verdiği şefkat ve merhametten dolayı içtiği suyun bedelini canıyla ve şereflice ödemişti...

    Sırlarla dolu Çanakkale Zaferi’mizi her sene daha derin bir heyecanla kutlamanın yanında yeni nesillere bu destan bütün yönleriyle anlatılmalı, getirilip gezdirilmelidir. Alınacak ibretler yanında, bu lâhûti güzellikten şehitlerimizin bizleri saran ruhaniyetlerinden de istifade etmiş oluruz. Hem unutmayalım, ağaç kökü ile gürler... Bizde böyle muhteşem bir kök var elhamdülillah... Fakat bu hazinenin farkında olmamız lâzımdır...

    15.03.2004 /Zaman/Abdullah Aymaz

  • hacı kemâl erimez17.03.2004 - 14:16

    Ben o büyük insanı ağlarken tanıdım

    “Onunla tanışmamız bir ağlama sahnesinde gerçekleşmişti. Yani ben onu ağlarken buldum ve tanıştım.


    Sokakta, bir kenara çekilip ağlayan beyefendi bir insanla karşılaşmış ve ilgilenmiştim. Bu koca adam ne diye böyle sarsıla sarsıla ağlayıp gözyaşı döküyordu; dikkatimi çekmişti. Yanına yaklaştım, derdine ortak olmak istedim. Ama o kendi halinde kalmak istiyordu. Yakınımızda işyerim vardı, davet ettim, gelmek istemiyordu. ‘Gel bir çay içelim. Sana bir şey sormayacağım. Seni bu halde bırakıp gidemem, ne olur beni kırma.’ diye yalvardım, yakardım ve sonunda ikna ettim. Odama geçip oturduk. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra yavaş yavaş açılmaya başladı. ‘Bir eğitim projemiz vardı. Durumları çok iyi olan bir iş sahibinden büyük bir destek sözü almıştım. Her şey tamamdı; ama şimdi onlar bunu yerine getiremiyorlar. Her şey altüst oldu. Ben şimdi ne yapacağım? ’ diyordu. Biraz daha deşince meseleyi kavradım ve güzel insanın daha fazla üzülmemesi için o yükün altına girdim. O zaman sevincini görecektiniz! ..”

    Kimden bahsedildiğini elbette tahmin etmişsinizdir. Hacı Kemal Erimez’den elbette. Anlatan, isminin mahfuz kalmasını ısrarla rica ettiği için ondan bahsetmeyeceğim. Cenab-ı Hak her ikisinden de ebediyyen râzı olsun. Gözyaşlarında her ne hikmetse çok büyük sırlar var. Elbette özü ağlamayanın, gözü ağlamaz. Zaten münafığın gözyaşları ağlama sayılmaz.

    O da “yağmur gözlü” mürşidi gibi gözyaşları ile bazı gecelerde inler dururdu. Onunla yakınlık kuranlar, beraber yolculuğa çıkanlar çoğu kere hıçkırıklı ağlayışlara şâhit olmuşlardır. Bunlar hep bir derdin emareleriydi. Onun yakınları pek çok geceler karanlığın onun inleyişleriyle yırtıldığını, uykuların delindiğini görmüşlerdi. Ama gündüzlerin de ona göre aydınlık ve mütebessim geçtiğini de fark etmişlerdir.

    Bir gün yaşı kendinden küçük bir dert arkadaşına, “Gel seninle birisine gidelim. Çok sehavetli birisi... Meseleleri anlarsa, kendini adayabilir.” der. Sonra beraber giderler. Bir tatil günü evine varırlar. Bakarlar ki, denize nâzır bahçeli evinde uzanmış İmam-ı Gazali Hazretleri’nin “Âbidler Yolu” kitabını okumaktadır. Derhal Hacı Kemal Bey yüksek sesle “Yat hacı, yat... Milletin çocuğu ne idüğü belirsiz yerlerde mahvolsun, sen yat bakalım! ” diyerek bağırmaya başlar. Arkadaşı telaştadır: “Bu zat şimdi bizi kovar! Birazdan bizi kapı önüne bırakır! ” diye endişelenir; fakat ona hiçbir şey söyleyemez. Ama ev sahibi gayet mülayemet ve samimiyetle “Gel hele hacım... Siz bizi nereye çağırdınız da gelmedik. Şöyle bir buyur bakalım.” diyerek karşılar. Oradan ayrılıp giderlerken dertdaşı ona “Ya Hacı Kemal ağabey sen ne yaptın orada öyle? ” diye sorar. O da “Ne yapmışım ben? ” der. Arkadaşı “Nasıl bağırıyordun! .. Az daha ev sahibi bizi kovacak diye ödüm patladı! ” deyince “Hiç merak etme, o bizi kovamaz. Çünkü ben on beş gecedir teheccütlerde onun için dua ediyorum... Ama gidelim bir başkasına aynı şeyi yapalım, o kovabilir! ” der.

    İşte böyle bir dua ve yalvarışla, o daha geceden problemlerini hallediyor, gündüzleri de onların meyvelerini toplamaya gidiyordu. Bir kolejde çok emeği vardı. Oraya gelen sanki derhal müthiş bir câzibeye kapılıyor ve memleketinde de öyle bir ilim-irfan yuvası kurmaya başlıyordu. İşte bunun için bu kolej hakkında şunları söylemişti: “Ne var bu binada? ! . Bundan daha güzel binalar var... Ama niye insanlara bu bina çok çarpıcı ve câzip geliyor öyleyse? Sırrını söyleyeyim mi? Şu mermerlerin, şu merdivenlerin hepsinde de gözyaşı vardır... Şimdi anladınız mı meseleyi? ..”

    Her şeyi Allah’tan bekleme, O’na yalvarıp, O’na sızlanma, her şeyi O’ndan bilme esastır. O’nun rızası için yapma, O’nun gücüne dayanarak hareket etme, ayrılınmaması gereken doğru yoldur... İşte bütün mesele burada... Gerisi boş lâf... Hem de neticesiz gayretlerdir...

    14.03.2004 /Zaman/Abdulllah Aymaz

  • eminem17.03.2004 - 14:13

    oy oy eminem nedir bu güzellikler nedir bu güzellikler
    parmağında yüzükler
    kolunda bilezikler
    oy sana dolanayım
    oy oy eminem
    ...

  • bir bardak çay17.03.2004 - 12:43

    az :)))
    ama bu siralar eski aşklarimdan kahveye dondum, kısa bir flort olcak tahminim; ebedi askim cayi birazcik ihmal ediyorum...
    bir bardak cay yetmez; daha yok mu; bir de harbiden caysa ben affetmem onu