Bütün canlılarda süt çiğ olarak içildiği halde, bu deyim sadece insanoğlu için söylenir. Bunun altındaki gerçek şu ki, diğer canlılar her zaman belli bir nedenle çevrelerindeki canlılara zarar verirler. Örneğin aslanlar, acıkması halinde fıtratları gereği, başka bir canlıyı öldürür ve yerler. Bunun dışında başka bir canlıyı nedensizce öldürdükleri ya da zarar verdikleri pek de rastlanan bir olay değildir. Halbuki insanoğlu zevk için bile canlıları öldürebiliyor. Bu yüzdendir ki çiğ süt emmek deyimi insanoğlu için en fazla kullanılan, ve en çok yakışan bir terimdir.
^^Kim bir canı, bir can karşılığında veya yeryüzünde bir bozgunculuğu olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.^^ (Maide 5/32)
İslâm dini, insan hayatına büyük değer ve dokunulmazlık atfetmiştir. ^^İnsan hayatı^^, bizzat insanın kendisine ^^ilahi emanet^^ olarak verilmiştir. Böylece her müslüman, başta, kendi hayatına ve hayatın devamını sağlayan sağlık konusuna büyük önem verecek, halka halka bütün insanlığın varlığı ve sağlığı ile yakından alâkadar olacaktır.
İslâm'ın telkin ettiği bu anlayış, asırlar boyunca müslümanlara rehberlik etmiş, dinin, aklın, neslin, malın ve sağlığın korunması esas alınmıştır. ^^Bir insanın hayatını; kurtarma ve yoketme açısından insanlığın hayatıyla aynileştiren^^ ilahi mesaj doğrultusunda, müslümanlar,insan ve toplum sağlığına hizmet etmeyi en büyük hayır vesilesi olarak kabul etmişlerdir. Bu konuda müslüman hanımlar da,asırlardır sağlık hizmetleri alanında büyük gayretler göstermişlerdir. Ve İslâm tarihinde, hiçbir hizmet alanı, sağlık hizmetlerinde ve hasta bakımında olduğu kadar, dinin gücünden ve motivasyonundan faydalanmamıştır. Müslüman hanımların sağlık hizmetleri alanındaki fonksiyonları, Hz.Peygamber döneminden başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Hz. Peygamber döneminde özellikle savaş zamanlarında hasta ve yaralılara bakım ve tedavi konularında hanımlar etkin bir rol oynamışlardır. Uhud savaşında, Hz. Ayşe'nin de aralarında bulunduğu hanımlar, cephe gerisinde ve bazen de bilfiil cephede savaşa katılmıştır.Hasta ve yaralıların bakım ve tedavileriyle gönüllü olarak meşgul olmuşlar, şehitlerin savaş alanı dışına taşınması, kırbalarla su taşınması gibi hizmetlerde bulunmuşlardır. Hz. Peygamber, hasta ve yaralıları bakım ve tedavide; bilgi ve beceri sahibi olan hanımları bizzat görevlendirmiştir. Hendek ve Hayber savaşlarında yaralıları tedavi, askerlere hizmet ve yardım için ilk kadın heyeti oluşturulmuştur. Bu heyetin başkanlığını Refidetü'l Ensariyye ve Ümmüyetü'l Gaffariye adlı, tedavi konusunda bilgili ve hünerli iki hanım yapmışlardır. İlk müslüman hemşire olarak tarihe geçen bu hanımlardan ^^Refidet'ül Ensariyye^^, Hz. Peygamber'in Hendek savaşında mescid-i Nebevi'nin içine kurdurttuğu çadır hastanede, bizzat Hz. Peygamber efendimiz tarafından (hasta ve yaralı bakım ve tedavisiyle) görevlendirilmişti. Ok isabetiyle yaralanan Sa'd İbn Muaz adlı sahabe de, onun tarafından bu çadırda tedavi görmüş, Hz. Peygamber kendisini her gün ziyaret etmişti. ^^Ümmüyet'ül Gaffariye^^, yaralı tedavisi konusuna vakıf bir grup hanım ile birlikte, orduya hizmet ve yaralıları tedavi etmek için, Hz. Peygamber efendimizden izin alarak Hayber savaşında yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır. Hz.Peygamber efendimizin sık sık ziyaretine gittiği cilt hastalıklarının tedavisinde meşhur ^^Şifa binti Abdullah el-Kuraşşiye^^ ile göz^hastalıklarında bilgili ve göz ameliyatlarına girmiş, yaralıları tedavi etmede meşhur olan Evdoğulları tabibesi Zeynep hanım,yararlı hizmetlerde bulunmuş hanımlarıdır. Hz.Muhammed (sav) döneminden itibaren, özellikle savaşlarda tedavi ve bakım konularında hizmetler yapan hanımlara, ^^yaraları saran, merhem sürerek tedavi eden^^ anlamında ^^Asiye^^ denilmiştir. Kendilerini müslümanlara hizmete adayan bu hanımlar,katıldıkları savaşlarda, askerlere moral desteğinde de bulunmuşlardır.Müslüman hanımların savaşlardaki hizmetleri, Hz.Muhammed (sav) 'den sonra da devam etmiş, görevlerini yaparlarken bazıları şehit olmuşlardır. Bunlardan birisi de tıp tarihine geçen büyük hemşirelerden ^^Ümmü'l Haram bin Milhan Ensari'dir^^. Kendisi Hz. Peygamber'in halası olduğundan ^^Hala Sultan^^ diye anılmaktadır. 647 yılında Hz. Osman zamanında Kıbrıs fethine giden orduya gönüllü hemşire olarak katılmış, şehit olduğu yere (Larnaka civarında) cami ve türbesi yapılmış, hayatı ve ölümü efsaneleşmiştir. Dört Halife döneminde hanımların, savaşlarda hasta ve yaralı tedavi hizmetleri o derece yaygınlaşmış ve benimsenmiştir ki, Hz.Ömer zamanında, Kadisiye savaşına Sa'd bin Ebi Vakkas'ın komutanlığında katılan kırkbeş bin kişilik ordusunun yaralı tedavisi ve bakımında yeterli sayıda hanım görev almıştır.Yermük harbinde sayıca fazla olan Rum askeri bir baskın yaparak, İslâm ordugâhının içine kadar inmişler, bu sırada cengâver müslüman hanımlar kılıçlarını çekip mücadele etmişler, yaralılarla ilgilenmişlerdir. Asr-ı Saadet döneminde, bunun gibi pek çok savaşta hanımlar, cephede ve cephe gerisinde savaşa katılmış, hasta ve yaralıların bakım ve tedavileriyle meşgûl olmuşlardır. Bu hanımlar arasında, Ümmü Atiyye Nüseybe gibi cerrahi ve tedavi usûllerine vakıf hanımlar da vardı. Emeviler, Abbasiler ve Selçuklulara kadar olan Türk-İslam devletlerinde, hanımların sağlık alanındaki hizmetleri ile ilgili kaynaklarda bilgiye rastlanılmamaktadır. Selçuklular döneminde, yoğun olarak açılan darüşşifalara (=hastanelere) , ihtisas sahibi hekimler, cerrahlar, göz mütehassısları ile birlikte hemşire ve hastabakıcıların tayin edildiği tıp tarihçilerince belirtilmektedir.Dönemin önemli hekimlerinden Sabuncuoğlu Şerafeddin bin Ali'nin, 1560 yılında İlhanlılara izafe ettiği ^^Kitabü'l Cerrahiyyetü'l Haniyye^^ adlı eserinde, hemşire figürü ilk defa tıp tarihimizde resmedilmiştir.
Hunat Hatun Külliyesi Kayseri Kalesi'nin hemen yakınında bugün de hâlâ ayakta olan değerli eserlerdendir. Kayseri'ye gidipte bu eserleri görmemek mümkün değildir. hamamı, camisi ve medresesiyle Kayserimizin güzelliğine ayrı bir güzellik katmaktadır. Bu arada Kayseri Belediyesi'nin tarihi eserleri koruma ve onlara gereken değerlerini erme konusundaki değerli katkılarını da anmadan geçmek büyük haksızlık olur kanâatindeyim. Belediyemizin katkılarıyla, geceleri Kayseri ışıl ışıl ve tarihi eserlerden oluşmuş modern bir görüntüyle kavuşmuştur.
Alaaddin Keykubad 'dan Gıyaseddin Keyhüsrev isminde bir oğlu olan Hunat Hâtun 1236 yılında kocasının Kayseri'de vefatı üzerine oğlunun tahta çıkması ile valide Sultan olmuş ve hemen Hunat Camiinin inşaatını başlatıp 1238 yılında bu büyük mâbeti tamamlatmıştır. Camiinin bir köşesine de kendi türbesini yaptırmıştır. Bundan sonra uzun sürecek hayatını mütedeyyin bir hanım olarak hayır eserleri yapmakla geçiren Hunat Hatun, Tokat, Çekerek (Yozgat) arasına, yol emniyetini sağlamak ve ticaret yapan tüccarları ücretsiz olarak konaklatmak için altı büyük kervansaray yaptırmıştır ki bunlardan Tokatın Pazar ilçesinde olanı halen ayaktadır. Câmisine ve hanlarına aynı zamanda büyük gelir kaynaklan olan vakıflar bağlamıştır.
Nevşehir'in Ürgüp ilçesi Hunat Hatun'un kendisine tahsisli malikânesi idi. İşte oğlunun saltanatı zamanında (1237-1245) bu çevrede dini faaliyetlerini sürdüren ve kendisinin de takdir ve saygısını kazanmış bulunan kerametleri ile mâruf Şeyh Turesan Velî Hazretlerine İncesu-Ürgüp arasında kuş uçmaz, kervan geçmez Tekke dağında, kervansaray gibi olan tekkesini inşa ettirmiş ve buraya geniş vakıflar bağlamıştır. O zamanki imkanlarla buraya gerekli malzemeyi taşıyıp bu binayı yaptırmak gerçekten büyük bir kadirşinaslık olup, Hatunun Allah yolundaki cehd vasfını ortaya koymaktadır.
Kendisinin adı Huand'dır. Sonradan Hunat diye yaygınlaşır. Esas ismi ise Mahperi Hatundur. Hunat Hatun, Müslüman olduktan sonra 1. Alaeddin Keykubat'la evlenmiştir.
Mahperi Hatun'un hayatı oldukça hareketlidir. Kocasının İmkanlarından faydalanarak o dönemin en önemli külliyesini yaptırır. 13.Asırda yaşayan Mahperi Hatun, Selçukluların o dönemdeki iç mücadeleleri yanında, dış baskılara karşı da büyük mücadele vermiştir. Kaynaklara göre, o yıllarda şehrin Moğol istilasına uğraması üzerine, kendisi gelini ve kızıyla Adana'daki Ermeni Krallığına sığınır. Sonra Moğollar, bunları Ermenilerden alırlar.
Cami Medrese, Türbe ve Hamam'dan meydana gelen büyük bir külliye İnşa ederek adını veren bu Selçuklu Hamamı için bir olay nakledilir. Derler ki; Mahperi Hatun, inşasına başlattığı camiyi hemen her gün ziyarete gelir ve inşaatın nasıl seyrettiğini kontrol eder. Kendi isteklerine uygun bir şekilde yapımı için de hassasiyet gösterir. Bir gün, yine böyle bir ziyareti sırasında, Caminin baş ustasının isteksiz çalıştığını görür. Sebebini yakınlarına sorar. Aldığı cevap dikkat çekicidir: ^^Usta boy abdesti alamadığı için isteksizdir^^ Bunun üzerine, camii inşaatını yarıda bırakır ve hemen hamamı başlatır. Hamam bittikten sonra da, burada çalışanların her gün sabah akşam yıkanmalarını sağlar. Böylece de adına yaptırdığı site tamamlanır.
Servetini böyle hayırlı bir hizmete adadığı için, günümüzde bile yaşayan Mahperi hatun, Türk kadınının yalnızca evde kalmadığını ve cemiyetimizde önemli görevler üstlendiğini ve servetiyle de hayır kurumları inşa etmek suretiyle insanımıza yardımcı olduğunun simgesi olan türbesine defnedilir. Türbe 1249 yılında inşa edildiğine göre, Mahperi Hatunun yaşadığı devirde 13. Asrın ortalarına rastlamaktadır.
Tarih boyunca Selçuklu ve Osmanlı Devleti şifahaneler, bimarhaneler kurmuş bunları tüm insanlığın hizmetine sunmuştur. Öyleki tedavi ve insana yardım konusunda Müslüman ve gayri müslim farkı gözetmeksizin tüm insanlığa hizmet etmişler bunun karşılığında ise hiçbir maddi bedel beklememişler yalnızca Allah rızasını ilke edinmişlerdir. Tarihte yaşanan şu örnek tablo çok ibret vericidir: Türk-İslâm dünyası üzerine düzenlenen Haçlı Seferlerinde Haçlılar çok insan katletmişler çok kan dökmüşler ve her tarafı yakıp yıkmışlar çok fazla zararlar vermişlerdir. Buna rağmen seferler ve savaşlar sonrası yaralı düşen ve ağır durumda olan haçlı askerleri Müslüman hekimlerce savaş alanlarından toplanmış şifahanelerde itina ile tedavi edildikten, iyileştirildikten sonra serbest bırakılmıştır. Bu durum karşısında hayretler içerisinde kalan haçlı askerleri mahcubiyetlerini bildirirken tekrar ülkelerine dönmedikleri gibi bir bölümü İslâm dini ile şereflenmişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı döneminde çok sayıda şifahane ve bimarhane yaptırılmıştır. Vakıf yoluyla yapılan bu kurumların işletilmesi ve denetlenmesi de vakıf yoluyla olmuştur. Özellikle şifahanelerin yanında kurulan Vakıflar hastalarla ilgilenip tedavilerini yaptırmışlardır. Hastayken çok ilgilenildiği gibi iyi olduktan sonra da hemen hasta taburcu edilmez Vakıf yetkilileri tarafından misafir edilir, bir ihtiyacı olup olmadığı araştırılır, eğer çalışacak durumda değilse bir süre yetecek kadar harçlık tahsis edilir, hatta yol parası dahi verilirdi. Böylece insanlar sosyal hayata kazandırılırken güven ve inanç duygularıda pekiştirilmiş olurdu.
İslâmiyet insana, insan hayatına ve insan sağlığına çok büyük önem vermiştir. Öyleki tarihte tıp alanındaki ilk karantina sistemi Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından Tebük seferi sırasında Şam’daki veba salgını üzerine konulmuştur. Amaç; hastalığın diğer insan ve coğrafyalara yayılmasını önlemektir.
İslâm tarihinde sağlık hizmetleri alanındaki ilk hareket Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde başlamıştır. Öyleki ilk sağlık merkezi (sağlık çadırı, ocağı) Hendek savaşı sırasında oluşturulmuştur. Yaralıları tedavi etmek için ve askerlere hizmet amaçlı olarak kurulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v) ’in emriyle Rafidetü’l – Ensariye ve Ümmüyetü’l - Caffariye isimli iki hanım tarafından kurulmuştur. Burada hasta ve yaralılar tedavi edilirken ilk tedavi gören ise ok isabetiyle yaralanan Sa’d bin Muaz adlı sahabe olmuştur. İşte bu şekilde İslâm tarihindeki ilk sağlık merkezi oluşturulmuş oldu. Bundan sonra da tarihte yaşayan diğer İslâm ümmetine örnek teşkil etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) ’i örnek alan çok sayıda hükümdar, vezir, paşa, veli, şeyh, derviş ve fertler şifahaneler ve bimarhaneler kurmuş buraları insanlığın hizmetine açmışlardır.
Eski Türk hekimlerinden Şuuri’nin ’Tadil-i Emzice’ adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, ’Tadil-i Emzice’de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:
Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir. Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir. Irak makamı: Kuşlukta etkilidir. Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir. Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir. Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir. Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir. Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir. Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir. Rast makamı: Gece yarısı etkilidir. Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.
Şuuri’ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.
Ulema (Alimler) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları Ümera (Emirler) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.
Bütün canlılarda süt çiğ olarak içildiği halde, bu deyim sadece insanoğlu için söylenir. Bunun altındaki gerçek şu ki, diğer canlılar her zaman belli bir nedenle çevrelerindeki canlılara zarar verirler. Örneğin aslanlar, acıkması halinde fıtratları gereği, başka bir canlıyı öldürür ve yerler. Bunun dışında başka bir canlıyı nedensizce öldürdükleri ya da zarar verdikleri pek de rastlanan bir olay değildir.
Halbuki insanoğlu zevk için bile canlıları öldürebiliyor. Bu yüzdendir ki çiğ süt emmek deyimi insanoğlu için en fazla kullanılan, ve en çok yakışan bir terimdir.
Ne zaman, ne yapacağı belli olmamak.
Soyu temiz olmayan, ya da beklenen insani davranışı sergilemeyen insanlar için kullanılan deyim.
^^Kim bir canı, bir can karşılığında veya yeryüzünde bir bozgunculuğu olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.
Kim bir insanın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.^^ (Maide 5/32)
İslâm dini, insan hayatına büyük değer ve dokunulmazlık atfetmiştir. ^^İnsan hayatı^^, bizzat insanın kendisine ^^ilahi emanet^^ olarak verilmiştir. Böylece her müslüman, başta, kendi hayatına ve hayatın devamını sağlayan sağlık konusuna büyük önem verecek, halka halka bütün insanlığın varlığı ve sağlığı ile yakından alâkadar olacaktır.
İslâm'ın telkin ettiği bu anlayış, asırlar boyunca müslümanlara rehberlik etmiş, dinin, aklın, neslin, malın ve sağlığın korunması esas alınmıştır.
^^Bir insanın hayatını; kurtarma ve yoketme açısından insanlığın hayatıyla aynileştiren^^ ilahi mesaj doğrultusunda, müslümanlar,insan ve toplum sağlığına hizmet etmeyi en büyük hayır vesilesi olarak kabul etmişlerdir. Bu konuda müslüman hanımlar da,asırlardır sağlık hizmetleri alanında büyük gayretler göstermişlerdir. Ve İslâm tarihinde, hiçbir hizmet alanı, sağlık hizmetlerinde ve hasta bakımında olduğu kadar, dinin gücünden ve motivasyonundan faydalanmamıştır.
Müslüman hanımların sağlık hizmetleri alanındaki fonksiyonları, Hz.Peygamber döneminden başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Hz. Peygamber döneminde özellikle savaş zamanlarında hasta ve yaralılara bakım ve tedavi konularında hanımlar etkin bir rol oynamışlardır.
Uhud savaşında, Hz. Ayşe'nin de aralarında bulunduğu hanımlar, cephe gerisinde ve bazen de bilfiil cephede savaşa katılmıştır.Hasta ve yaralıların bakım ve tedavileriyle gönüllü olarak meşgul olmuşlar, şehitlerin savaş alanı dışına taşınması, kırbalarla su taşınması gibi hizmetlerde bulunmuşlardır. Hz. Peygamber, hasta ve yaralıları bakım ve tedavide; bilgi ve beceri sahibi olan hanımları bizzat görevlendirmiştir.
Hendek ve Hayber savaşlarında yaralıları tedavi, askerlere hizmet ve yardım için ilk kadın heyeti oluşturulmuştur. Bu heyetin başkanlığını Refidetü'l Ensariyye ve Ümmüyetü'l Gaffariye adlı, tedavi konusunda bilgili ve hünerli iki hanım yapmışlardır. İlk müslüman hemşire olarak tarihe geçen bu hanımlardan ^^Refidet'ül Ensariyye^^, Hz. Peygamber'in Hendek savaşında mescid-i Nebevi'nin içine kurdurttuğu çadır hastanede, bizzat Hz. Peygamber efendimiz tarafından (hasta ve yaralı bakım ve tedavisiyle) görevlendirilmişti. Ok isabetiyle yaralanan Sa'd İbn Muaz adlı sahabe de, onun tarafından bu çadırda tedavi görmüş, Hz.
Peygamber kendisini her gün ziyaret etmişti. ^^Ümmüyet'ül Gaffariye^^, yaralı tedavisi konusuna vakıf bir grup hanım ile birlikte, orduya hizmet ve yaralıları tedavi etmek için, Hz. Peygamber efendimizden izin alarak Hayber savaşında yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır. Hz.Peygamber efendimizin sık sık ziyaretine gittiği cilt hastalıklarının tedavisinde meşhur ^^Şifa binti Abdullah el-Kuraşşiye^^ ile göz^hastalıklarında bilgili ve göz ameliyatlarına girmiş, yaralıları tedavi etmede meşhur olan Evdoğulları tabibesi Zeynep hanım,yararlı hizmetlerde bulunmuş hanımlarıdır.
Hz.Muhammed (sav) döneminden itibaren, özellikle savaşlarda tedavi ve bakım konularında hizmetler yapan hanımlara, ^^yaraları saran, merhem sürerek tedavi eden^^ anlamında ^^Asiye^^ denilmiştir. Kendilerini müslümanlara hizmete adayan bu hanımlar,katıldıkları savaşlarda, askerlere moral desteğinde de bulunmuşlardır.Müslüman hanımların savaşlardaki hizmetleri, Hz.Muhammed (sav) 'den sonra da devam etmiş, görevlerini yaparlarken bazıları şehit olmuşlardır. Bunlardan birisi de tıp tarihine geçen büyük hemşirelerden ^^Ümmü'l Haram bin Milhan Ensari'dir^^. Kendisi Hz. Peygamber'in halası olduğundan ^^Hala Sultan^^ diye anılmaktadır. 647 yılında Hz. Osman zamanında Kıbrıs fethine giden orduya gönüllü hemşire olarak katılmış, şehit olduğu yere (Larnaka civarında) cami ve türbesi yapılmış, hayatı ve ölümü
efsaneleşmiştir.
Dört Halife döneminde hanımların, savaşlarda hasta ve yaralı tedavi hizmetleri o derece yaygınlaşmış ve benimsenmiştir ki, Hz.Ömer zamanında, Kadisiye savaşına Sa'd bin Ebi Vakkas'ın komutanlığında katılan kırkbeş bin kişilik ordusunun yaralı tedavisi ve bakımında yeterli sayıda hanım görev almıştır.Yermük harbinde sayıca fazla olan Rum askeri bir baskın yaparak, İslâm ordugâhının içine kadar inmişler, bu sırada cengâver müslüman hanımlar kılıçlarını çekip mücadele etmişler, yaralılarla ilgilenmişlerdir. Asr-ı Saadet döneminde, bunun gibi pek çok savaşta hanımlar, cephede ve cephe gerisinde savaşa katılmış, hasta ve yaralıların bakım ve tedavileriyle meşgûl olmuşlardır. Bu hanımlar arasında, Ümmü Atiyye Nüseybe gibi cerrahi ve tedavi usûllerine vakıf hanımlar da vardı.
Emeviler, Abbasiler ve Selçuklulara kadar olan Türk-İslam devletlerinde, hanımların sağlık alanındaki hizmetleri ile ilgili kaynaklarda bilgiye rastlanılmamaktadır.
Selçuklular döneminde, yoğun olarak açılan darüşşifalara (=hastanelere) , ihtisas sahibi hekimler, cerrahlar, göz mütehassısları ile birlikte hemşire ve hastabakıcıların tayin edildiği tıp tarihçilerince belirtilmektedir.Dönemin önemli hekimlerinden Sabuncuoğlu Şerafeddin bin Ali'nin, 1560 yılında İlhanlılara izafe ettiği ^^Kitabü'l Cerrahiyyetü'l Haniyye^^ adlı eserinde, hemşire figürü ilk defa tıp tarihimizde resmedilmiştir.
Hunat Hatun Külliyesi Kayseri Kalesi'nin hemen yakınında bugün de hâlâ ayakta olan değerli eserlerdendir. Kayseri'ye gidipte bu eserleri görmemek mümkün değildir. hamamı, camisi ve medresesiyle Kayserimizin güzelliğine ayrı bir güzellik katmaktadır.
Bu arada Kayseri Belediyesi'nin tarihi eserleri koruma ve onlara gereken değerlerini erme konusundaki değerli katkılarını da anmadan geçmek büyük haksızlık olur kanâatindeyim. Belediyemizin katkılarıyla, geceleri Kayseri ışıl ışıl ve tarihi eserlerden oluşmuş modern bir görüntüyle kavuşmuştur.
Alaaddin Keykubad 'dan Gıyaseddin Keyhüsrev isminde bir oğlu olan Hunat Hâtun 1236 yılında kocasının Kayseri'de vefatı üzerine oğlunun tahta çıkması ile valide Sultan olmuş ve hemen Hunat Camiinin inşaatını başlatıp 1238 yılında bu büyük mâbeti tamamlatmıştır. Camiinin bir köşesine de kendi türbesini yaptırmıştır.
Bundan sonra uzun sürecek hayatını mütedeyyin bir hanım olarak hayır eserleri yapmakla geçiren Hunat Hatun, Tokat, Çekerek (Yozgat) arasına, yol emniyetini sağlamak ve ticaret yapan tüccarları ücretsiz olarak konaklatmak için altı büyük kervansaray yaptırmıştır ki bunlardan Tokatın Pazar ilçesinde olanı halen ayaktadır. Câmisine ve hanlarına aynı zamanda büyük gelir kaynaklan olan vakıflar bağlamıştır.
Nevşehir'in Ürgüp ilçesi Hunat Hatun'un kendisine tahsisli malikânesi idi. İşte oğlunun saltanatı zamanında (1237-1245) bu çevrede dini faaliyetlerini sürdüren ve kendisinin de takdir ve saygısını kazanmış bulunan kerametleri ile mâruf Şeyh Turesan Velî Hazretlerine İncesu-Ürgüp arasında kuş uçmaz, kervan geçmez Tekke dağında, kervansaray gibi olan tekkesini inşa ettirmiş ve buraya geniş vakıflar bağlamıştır. O zamanki imkanlarla buraya gerekli malzemeyi taşıyıp bu binayı yaptırmak gerçekten büyük bir kadirşinaslık olup, Hatunun Allah yolundaki cehd vasfını ortaya koymaktadır.
Kendisinin adı Huand'dır. Sonradan Hunat diye yaygınlaşır. Esas ismi ise Mahperi Hatundur. Hunat Hatun, Müslüman olduktan sonra 1. Alaeddin Keykubat'la evlenmiştir.
Mahperi Hatun'un hayatı oldukça hareketlidir. Kocasının İmkanlarından faydalanarak o dönemin en önemli külliyesini yaptırır. 13.Asırda yaşayan Mahperi Hatun, Selçukluların o dönemdeki iç mücadeleleri yanında, dış baskılara karşı da büyük mücadele vermiştir. Kaynaklara göre, o yıllarda şehrin Moğol istilasına uğraması üzerine, kendisi gelini ve kızıyla Adana'daki Ermeni Krallığına sığınır. Sonra Moğollar, bunları Ermenilerden alırlar.
Cami Medrese, Türbe ve Hamam'dan meydana gelen büyük bir külliye İnşa ederek adını veren bu Selçuklu Hamamı için bir olay nakledilir. Derler ki; Mahperi Hatun, inşasına başlattığı camiyi hemen her gün ziyarete gelir ve inşaatın nasıl seyrettiğini kontrol eder. Kendi isteklerine uygun bir şekilde yapımı için de hassasiyet gösterir. Bir gün, yine böyle bir ziyareti sırasında, Caminin baş ustasının isteksiz çalıştığını görür. Sebebini yakınlarına sorar. Aldığı cevap dikkat çekicidir: ^^Usta boy abdesti alamadığı için isteksizdir^^ Bunun üzerine, camii inşaatını yarıda bırakır ve hemen hamamı başlatır. Hamam bittikten sonra da, burada çalışanların her gün sabah akşam yıkanmalarını sağlar. Böylece de adına yaptırdığı site tamamlanır.
Servetini böyle hayırlı bir hizmete adadığı için, günümüzde bile yaşayan Mahperi hatun, Türk kadınının yalnızca evde kalmadığını ve cemiyetimizde önemli görevler üstlendiğini ve servetiyle de hayır kurumları inşa etmek suretiyle insanımıza yardımcı olduğunun simgesi olan türbesine defnedilir.
Türbe 1249 yılında inşa edildiğine göre, Mahperi Hatunun yaşadığı devirde 13. Asrın ortalarına rastlamaktadır.
Tarih boyunca Selçuklu ve Osmanlı Devleti şifahaneler, bimarhaneler kurmuş bunları tüm insanlığın hizmetine sunmuştur. Öyleki tedavi ve insana yardım konusunda Müslüman ve gayri müslim farkı gözetmeksizin tüm insanlığa hizmet etmişler bunun karşılığında ise hiçbir maddi bedel beklememişler yalnızca Allah rızasını ilke edinmişlerdir. Tarihte yaşanan şu örnek tablo çok ibret vericidir: Türk-İslâm dünyası üzerine düzenlenen Haçlı Seferlerinde Haçlılar çok insan katletmişler çok kan dökmüşler ve her tarafı yakıp yıkmışlar çok fazla zararlar vermişlerdir. Buna rağmen seferler ve savaşlar sonrası yaralı düşen ve ağır durumda olan haçlı askerleri Müslüman hekimlerce savaş alanlarından toplanmış şifahanelerde itina ile tedavi edildikten, iyileştirildikten sonra serbest bırakılmıştır. Bu durum karşısında hayretler içerisinde kalan haçlı askerleri mahcubiyetlerini bildirirken tekrar ülkelerine dönmedikleri gibi bir bölümü İslâm dini ile şereflenmişlerdir.
Selçuklu ve Osmanlı döneminde çok sayıda şifahane ve bimarhane yaptırılmıştır. Vakıf yoluyla yapılan bu kurumların işletilmesi ve denetlenmesi de vakıf yoluyla olmuştur. Özellikle şifahanelerin yanında kurulan Vakıflar hastalarla ilgilenip tedavilerini yaptırmışlardır. Hastayken çok ilgilenildiği gibi iyi olduktan sonra da hemen hasta taburcu edilmez Vakıf yetkilileri tarafından misafir edilir, bir ihtiyacı olup olmadığı araştırılır, eğer çalışacak durumda değilse bir süre yetecek kadar harçlık tahsis edilir, hatta yol parası dahi verilirdi. Böylece insanlar sosyal hayata kazandırılırken güven ve inanç duygularıda pekiştirilmiş olurdu.
İslâmiyet insana, insan hayatına ve insan sağlığına çok büyük önem vermiştir. Öyleki tarihte tıp alanındaki ilk karantina sistemi Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından Tebük seferi sırasında Şam’daki veba salgını üzerine konulmuştur. Amaç; hastalığın diğer insan ve coğrafyalara yayılmasını önlemektir.
İslâm tarihinde sağlık hizmetleri alanındaki ilk hareket Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde başlamıştır. Öyleki ilk sağlık merkezi (sağlık çadırı, ocağı) Hendek savaşı sırasında oluşturulmuştur. Yaralıları tedavi etmek için ve askerlere hizmet amaçlı olarak kurulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v) ’in emriyle Rafidetü’l – Ensariye ve Ümmüyetü’l - Caffariye isimli iki hanım tarafından kurulmuştur. Burada hasta ve yaralılar tedavi edilirken ilk tedavi gören ise ok isabetiyle yaralanan Sa’d bin Muaz adlı sahabe olmuştur. İşte bu şekilde İslâm tarihindeki ilk sağlık merkezi oluşturulmuş oldu. Bundan sonra da tarihte yaşayan diğer İslâm ümmetine örnek teşkil etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) ’i örnek alan çok sayıda hükümdar, vezir, paşa, veli, şeyh, derviş ve fertler şifahaneler ve bimarhaneler kurmuş buraları insanlığın hizmetine açmışlardır.
Eski Türk hekimlerinden Şuuri’nin ’Tadil-i Emzice’ adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, ’Tadil-i Emzice’de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:
Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.
Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.
Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.
Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.
Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.
Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.
Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.
Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.
Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.
Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.
Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.
Şuuri’ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.
Ulema (Alimler) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları
Ümera (Emirler) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları
Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları
Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.