Dizginleri kopmuş bir kıyamet kopuyor damarlarımda, İçimde binlerce atlı, mahmuzluyor zamanı. Nallarında ateş, yelelerinde rüzgârın en hırçın hali; Her adımda biraz daha yıkılıyor içimdeki o eski kale. Gözlerin, unuttuğum bir lisanın en keskin, en amansız cümlesi, Okundukça kanatan, sustukça infaz eden bir hüküm gibi...
Sürgün yemiş bir coğrafyayım ben, haritası yırtılmış, Çatlamış topraklarımda yankılanıyor dilsizliğin sancısı. Şimdi gece, mürekkebini bir zehir gibi ruhuma döküyor, Siyah bir kadife gibi örtülüyor üzerimize bitmek bilmez hırsımız. Karanlık, artık sadece senin teninde parlayan o kör edici ışık, Ve ben, o ışığa çarparak küle dönmeyi dileyen bir pervane...
Dudakların, bin yıldır mühürlü yasaklanmış bir mabedin kapısı, Açılsa, kutsal bir günah gibi serpilecek ruhumuzun boşluğuna. Vur mahmuzlarını kalbime, bir an bile acıma canım; Çünkü bu yangın, küllerimizden başka bir evren doğuracak bize. Kendi enkazımızdan yükseleceğiz, en büyük yıkımımız aşk olacak.
Gözlerindeki o keskin cümleyle infaz et beni, çekme bakışını, Öyle bir öp ki; Zaman utansın durduğuna, atlar yorulsun, kıyamet kopsun. Sürgün edildiğim bu kimsesiz coğrafyanın tek sahibi sen ol, Varsın dilsizliğim bir ömür sürsün, ne çıkar?
@@@@@@@
Belki ruhlar henüz bedenlere taksim edilmeden evvel, Bir melek bizim isimlerimizi " Levh-i Mahfuz "da aynı yaprağa kazımıştı. Sen, kaburgamdaki o kadim boşluğun tek sahibisin; Biz, balçığa can verilmeden çok önce, bir ışık huzmesinde vuslata ermiştik. Yeryüzü sadece bu muazzam randevunun solgun bir taklidi şimdi....
"Kelimeler ruhları birbirine bağlayan köprüler kuruyordu..."
Ve biz o köprünün tam ortasında, Zamanın ve mekanın silindiği o puslu noktada karşılaşıyorduk. Her harf, parmak uçlarımın Senin teninde bıraktığı o hafif, yakıcı izlere dönüşüyor; Kurduğum her cümle, Zihninin en kuytu köşelerine sızan birer fısıltı halini alıyordu.
Sessizlik, aramıza örülmüş en ince danteldi şimdi, Dokunduğum her virgül, boynundaki o ürpertiye eşti. Bakışların bir ünlem gibi çakılırken ruhumun aynasına, Nefesim, bir parantez açıyordu senin en mahrem dünyana. Dudaklarımdan dökülen her hece, birer birer soyunurken, Biz o görünmez köprüde, iki bedende tek bir yangın oluyorduk.
Kelimeler artık sadece ses değil, tenimizde birer mühür, Aramızdaki o çekim, hem esaret bize, hem de en büyük hür. Satır aralarına sakladığım o yasak arzular, Bir çığlık gibi yükselirken sessizliğin içinden, Köprü sarsılıyor, dünya duruyor, sadece biz kalıyorduk; Ben senin zihninde, sen benim kanımda, sonsuza dek duruluyorduk.
Ve o üç nokta var ya o her şeyin sonuna koyduğumuz... Aslında o, dudaklarımın senin dudaklarında bıraktığı, Henüz söylenmemiş, ama iliklerine kadar hissettiğin O bitmeyen, o en tutkulu, o en zengin arzumuzdu...
Peruğunu çıkar ve makyajını sil gösteri bitti. Eşsizdin, ama... Aslında hiç var olmadın. benim seni görmek istediğim o kalabalığın en gürültülü sessizliğiydin. Şimdi o boyalı tebessümlerin çatlaklarından sızan, Zemheri ayazı gibi çıplak bir yoksunluk. Seni ben icat ettim, en kuytu yaralarımın ağrısıyla; Kırık aynalardan topladığım binlerce parçadan, Tek bir kusursuz yalan yonttum göğsüme. Makyajın aktıkça altından çıkan o yabancı çehre, Hiç dokunulmamış sükûnet değil, İçine hiç girilmemiş, kapısı kilitli bir harabe. Eşsizdin; çünkü ben seni, Kendi kimsesizliğimle süslemiştim. Şimdi o ipek kostümleri birer deri gibi soy üzerinden, Çünkü bu sahnede artık alkışlar değil, Sadece kendi ayak seslerin yankılanıyor. Seni bende bitiren, senin gidişin değil; Benim, senin yerinde gördüğüm o boşluğu artık sevmemem. Perdeler kapandı, ışıklar kuyu gibi derin. Geriye ne bir replik kaldı, ne de bir sufle. Sen, var olmayan bir sahnenin Hiç yaşanmamış hikayesiydin....
Fatih Sultan Mehmet, fermanında, “İnsanlara Allah’ın soracağı soruları sormayın..... Kulun kula soracağı soruları sorun. Aç mısın, susuz musun, geçinebiliyor musun, evin var mı, hasta mısın, evinde hasta var mı?” gibi sorular sorulmasını emretmiş. ..
Ben mi ? antik çağlardan kalma bir ağıt derin nefesie çekilen bir iç ya da sevgilerden geriye kalmış bir tortu ne bileyim işte belki sevgi dilencisi ne sayarsan say
ben mi ? kuşun kanadındaki sevda lokman hekimin ilacındaki şifa bazen bir esir kadar hakir bazen karun kadar zengin bazen Musa kadar fakir ne sayarsan say
ben mi ? fırtınadan geriye kalan enkaz kuraklıktan hayatı solduran yaz telleri kırılmış bir saz ne sayarsan say
ben mi ? sonu bahar olmayan zemheri kutupta işe yaramaz deniz feneri sıfırla sıfırın toplamı kadar değeri ne sayarsan say....
sen benim limanımsın gemim yanaştı artık tek başıma sefere çıkmayacağım çaresizlik günlerimde bitmek bilmeyen bir yalnızlık vardı... şimdi her şey geçti sen benim limanımsın keşfedilmemiş yeni dünya gecikmiş mutluluğumsun... dünyayı kaç defa dolaştım bilemezsin seni keşfetmek için yolculuğum bitti yorgun başımı dizlerine koyacağım sen benim limanımsın başka nereye gidebilirim ? sende demir attım sonsuza kadar... sahilde oturalım omuz omuza ve tekrar yola çıkmak gerekirse meydan okumayı kabul edelim artık ikimiz varız... fırtına hangi yönden eserse essin " Aganta burina burinata " rotamızı birlikte çizelim kötü hava veya fırtına her ne olursa olsun bir tek şey var aklımda sen benim limanımsın benim evimsin biliyorum...
şimdi çayı nerden içecez :)
17 :45 nerede
çay istiyoruz
Dizginleri kopmuş bir kıyamet kopuyor damarlarımda,
İçimde binlerce atlı,
mahmuzluyor zamanı.
Nallarında ateş,
yelelerinde rüzgârın en hırçın hali;
Her adımda biraz daha yıkılıyor
içimdeki o eski kale.
Gözlerin, unuttuğum bir lisanın en keskin,
en amansız cümlesi,
Okundukça kanatan,
sustukça infaz eden bir hüküm gibi...
Sürgün yemiş bir coğrafyayım ben,
haritası yırtılmış,
Çatlamış topraklarımda yankılanıyor dilsizliğin sancısı.
Şimdi gece, mürekkebini bir zehir gibi ruhuma döküyor,
Siyah bir kadife gibi örtülüyor
üzerimize bitmek bilmez hırsımız.
Karanlık,
artık sadece senin teninde parlayan o kör edici ışık,
Ve ben,
o ışığa çarparak küle dönmeyi dileyen bir pervane...
Dudakların, bin yıldır mühürlü
yasaklanmış bir mabedin kapısı,
Açılsa, kutsal bir günah gibi
serpilecek ruhumuzun boşluğuna.
Vur mahmuzlarını kalbime,
bir an bile acıma canım;
Çünkü bu yangın,
küllerimizden başka bir evren doğuracak bize.
Kendi enkazımızdan yükseleceğiz,
en büyük yıkımımız aşk olacak.
Gözlerindeki o keskin cümleyle infaz et beni,
çekme bakışını,
Öyle bir öp ki;
Zaman utansın durduğuna,
atlar yorulsun, kıyamet kopsun.
Sürgün edildiğim bu kimsesiz coğrafyanın tek sahibi sen ol,
Varsın dilsizliğim bir ömür sürsün, ne çıkar?
@@@@@@@
Belki ruhlar henüz bedenlere taksim edilmeden evvel,
Bir melek bizim isimlerimizi " Levh-i Mahfuz "da
aynı yaprağa kazımıştı.
Sen, kaburgamdaki o kadim boşluğun tek sahibisin;
Biz, balçığa can verilmeden çok önce,
bir ışık huzmesinde vuslata ermiştik.
Yeryüzü sadece bu muazzam randevunun
solgun bir taklidi şimdi....
?si=e5EntiTR9FbErGLM
?si=er42KWqCKPKz4nKT
@ sahibini arayan şiir @
"Kelimeler ruhları birbirine bağlayan köprüler kuruyordu..."
Ve biz o köprünün tam ortasında,
Zamanın ve mekanın silindiği
o puslu noktada karşılaşıyorduk.
Her harf, parmak uçlarımın
Senin teninde bıraktığı o hafif,
yakıcı izlere dönüşüyor;
Kurduğum her cümle,
Zihninin en kuytu köşelerine sızan
birer fısıltı halini alıyordu.
Sessizlik, aramıza örülmüş en ince danteldi şimdi,
Dokunduğum her virgül,
boynundaki o ürpertiye eşti.
Bakışların bir ünlem gibi
çakılırken ruhumun aynasına,
Nefesim, bir parantez açıyordu
senin en mahrem dünyana.
Dudaklarımdan dökülen her hece,
birer birer soyunurken,
Biz o görünmez köprüde,
iki bedende tek bir yangın oluyorduk.
Kelimeler artık sadece ses değil,
tenimizde birer mühür,
Aramızdaki o çekim, hem esaret bize,
hem de en büyük hür.
Satır aralarına sakladığım o yasak arzular,
Bir çığlık gibi yükselirken sessizliğin içinden,
Köprü sarsılıyor,
dünya duruyor,
sadece biz kalıyorduk;
Ben senin zihninde,
sen benim kanımda,
sonsuza dek duruluyorduk.
Ve o üç nokta var ya
o her şeyin sonuna koyduğumuz...
Aslında o, dudaklarımın senin dudaklarında bıraktığı,
Henüz söylenmemiş,
ama iliklerine kadar hissettiğin
O bitmeyen, o en tutkulu,
o en zengin arzumuzdu...
Peruğunu çıkar
ve makyajını sil
gösteri bitti.
Eşsizdin, ama...
Aslında hiç var olmadın.
benim seni görmek istediğim o kalabalığın
en gürültülü sessizliğiydin.
Şimdi o boyalı tebessümlerin çatlaklarından sızan,
Zemheri ayazı gibi çıplak bir yoksunluk.
Seni ben icat ettim,
en kuytu yaralarımın ağrısıyla;
Kırık aynalardan topladığım binlerce parçadan,
Tek bir kusursuz yalan yonttum göğsüme.
Makyajın aktıkça altından çıkan o yabancı çehre,
Hiç dokunulmamış sükûnet değil,
İçine hiç girilmemiş, kapısı kilitli bir harabe.
Eşsizdin;
çünkü ben seni,
Kendi kimsesizliğimle süslemiştim.
Şimdi o ipek kostümleri birer deri gibi soy üzerinden,
Çünkü bu sahnede artık alkışlar değil,
Sadece kendi ayak seslerin yankılanıyor.
Seni bende bitiren, senin gidişin değil;
Benim, senin yerinde gördüğüm
o boşluğu artık sevmemem.
Perdeler kapandı, ışıklar kuyu gibi derin.
Geriye ne bir replik kaldı, ne de bir sufle.
Sen, var olmayan bir sahnenin
Hiç yaşanmamış hikayesiydin....
Fatih Sultan Mehmet, fermanında,
“İnsanlara Allah’ın soracağı soruları sormayın.....
Kulun kula soracağı soruları sorun.
Aç mısın, susuz musun,
geçinebiliyor musun,
evin var mı,
hasta mısın,
evinde hasta var mı?”
gibi sorular sorulmasını emretmiş. ..
kendinizi peygamber sanmayın vesselam...
kula soracağınız sorular sorgu meleklerinin soruları olmasın..
haddinizi bilin.....
Ben mi ?
antik çağlardan kalma bir ağıt
derin nefesie çekilen bir iç
ya da
sevgilerden geriye kalmış bir tortu
ne bileyim işte
belki sevgi dilencisi
ne sayarsan say
ben mi ?
kuşun kanadındaki sevda
lokman hekimin ilacındaki şifa
bazen bir esir kadar hakir
bazen karun kadar zengin
bazen Musa kadar fakir
ne sayarsan say
ben mi ?
fırtınadan geriye kalan enkaz
kuraklıktan hayatı solduran yaz
telleri kırılmış bir saz
ne sayarsan say
ben mi ?
sonu bahar olmayan zemheri
kutupta işe yaramaz deniz feneri
sıfırla sıfırın toplamı kadar değeri
ne sayarsan say....
sen benim limanımsın
gemim yanaştı
artık tek başıma sefere çıkmayacağım
çaresizlik günlerimde
bitmek bilmeyen bir yalnızlık vardı...
şimdi her şey geçti
sen benim limanımsın
keşfedilmemiş yeni dünya
gecikmiş mutluluğumsun...
dünyayı kaç defa dolaştım bilemezsin
seni keşfetmek için
yolculuğum bitti
yorgun başımı dizlerine koyacağım
sen benim limanımsın
başka nereye gidebilirim ?
sende demir attım
sonsuza kadar...
sahilde oturalım
omuz omuza
ve
tekrar yola çıkmak gerekirse
meydan okumayı kabul edelim
artık ikimiz varız...
fırtına hangi yönden eserse essin
" Aganta burina burinata "
rotamızı birlikte çizelim
kötü hava veya fırtına
her ne olursa olsun
bir tek şey var aklımda
sen benim limanımsın
benim evimsin
biliyorum...