durmadan bir şeyler öğreten ve de hep çalışmadığımız yerlerden soran zaman aralığı. kafamızı karıştıran olaylar zinciri.. mantığın aklın, duygunun, bedenin aracı olduğu bir sanat dalı. biz godot'yu beklerken yanımızdan geçen insanlar, hayatımızın figuranları.. cevapların kimi zaman birer tokat, sorularınsa acı olduğu provasız oyun. sahne bir anlamda.. ve siyah ojeli ellerin. kırmızı dudakların. ağlamaktan akmış rimellerin.. can acıtan bir şarkı söylemektir kalabalığa hayat.. bazen 'üzerine atlanacak dev bir konser izleyeni'. kalabalık, kitle.. açık renk eldivenler kolay kirlenir. hayatın bize öğrettiği..
gece bazen cok acimasiz olabilir, gun boyunca milyonlarca uyarici sizi gerceklerden alikoyar. gunes isigi sadece yuzeyi aydinlatir, karanlik ise daha derinleri. gece ustunuze ususen ozlemler ve uzuntulerden kacmak icin medet umdugunuz meleklerdir ruyalar, kafanizi yastiga koydugunuz anda olumsuzluklarin, uzuntulerin olmadigi bir dunyanin anahtarini sunacaklarina inanirsiniz. oysa sabah kalkmadan hemen once basrolunde kactiginiz huzunlerin oynadigi bir ruya gorursunuz ve allak bullak olursunuz. guveninizi bosa cikaran siginaklardir ruyalar. sizi guleryuzle iclerine alirlar, en ihtiyac duydugunuz anda kapi disari ederler. iste gece yatarken dusundugunuz son kisiyle sabah kalkinca dusundugunuz ilk kisinin ayni insan olma sebebi de budur.
something's burning in my head restless days and nights, they never end with every word unspoken i fade away thought that's not your fault, it's me who has no excuse each time i see your eyes i just feel guilty of loving you this way -though i'm not hopless yet- my soul is shadowed by your magic smile i tried so hard to reach you but i failed my dream is gone and i'm undone
sürgün bir şey değildir, dante'nin de dediği gibi 'güneşin ve yıldızların ışığı her yerden görünür', insanın yurdu bütün dünya olmalıdır; burda aslında bir acılık yok gibidir. oysa; insan kendi(ne) özlemini, yabancılaşmasını yaşamaya başladığında iç sürgün başlamış olur ki fikrimce bu beterdir.
adalet 'yok'tur. adalet bir türlü yerini bulamamıştır.metafizik ya da transandantal bir yokluk değildir bu. belli bir yokluk, bir yoksunluktur. bununla birlikte, adaletin aşkınlığı, adaletten yoksunluğumuzdan ileri gelmez.çünkü adalet, hiçbir zaman ona gönderme yapan belli bir yer ve zamanda, belli bir konumsallıkta karşımıza çıkmış bir haksızlığın tazmin edilmesi değildir. işlenen kötülüğün hep belli bir dünyasal bağlama gereksinimi olduğundan şüphe yok.ama adaletin her zaman için bu bağlama yakışır şekilde bir yoksunluk belirttiğini söylememiş miydik? adaletin doğumu için yaşanması farz olduğundan, yoksunluğu temele koyduk.bu noktada adaletin aşkınlığını kavramamızı esas zorlaştıran şey onun bir fiil olmamasıdır.nasıl ki heidegger olmayı olana aşkınlığından itibaren düşünmüşse, adaleti de adil olanın yerini bulmamışlığından itibaren düşünmeliyiz.yine de, bunu yaparken, yoksunluk idesini de yavaş yavaş ihlal edecek duruma geliriz.adalet asla tamamen gelmez. kötülüğün ihmal edilemez varlığı, onun bu sürekli aşkınlığına güvence oluşturur.
adalet, insanlara özgü bir beklenti, bir özlem, bir yanılsamadır sadece; evren'de basit ya da karmaşık hiç bir sürecin bir adalet algısı ya da anlayışı yoktur veya adil olmak adına hareket etmez. doğanın adaleti, evrensel adalet gibi kavramlar birer umut, birer güzel masal olmaktan öteye gidemezler, ne yazık ki.
insanların adalet anlayışları da belirgin ve tekdüze değildir. adalet algısı toplumsal dinamiklerle birlikte çoklukla değişir.
entropinin hüküm sürdüğü bir evrenden adalet beklemek de naiflik olarak addedilebilir
durmadan bir şeyler öğreten ve de hep çalışmadığımız yerlerden soran zaman aralığı. kafamızı karıştıran olaylar zinciri.. mantığın aklın, duygunun, bedenin aracı olduğu bir sanat dalı. biz godot'yu beklerken yanımızdan geçen insanlar, hayatımızın figuranları.. cevapların kimi zaman birer tokat, sorularınsa acı olduğu provasız oyun. sahne bir anlamda.. ve siyah ojeli ellerin. kırmızı dudakların. ağlamaktan akmış rimellerin.. can acıtan bir şarkı söylemektir kalabalığa hayat.. bazen 'üzerine atlanacak dev bir konser izleyeni'. kalabalık, kitle.. açık renk eldivenler kolay kirlenir. hayatın bize öğrettiği..
gece bazen cok acimasiz olabilir, gun boyunca milyonlarca uyarici sizi gerceklerden alikoyar. gunes isigi sadece yuzeyi aydinlatir, karanlik ise daha derinleri. gece ustunuze ususen ozlemler ve uzuntulerden kacmak icin medet umdugunuz meleklerdir ruyalar, kafanizi yastiga koydugunuz anda olumsuzluklarin, uzuntulerin olmadigi bir dunyanin anahtarini sunacaklarina inanirsiniz. oysa sabah kalkmadan hemen once basrolunde kactiginiz huzunlerin oynadigi bir ruya gorursunuz ve allak bullak olursunuz. guveninizi bosa cikaran siginaklardir ruyalar. sizi guleryuzle iclerine alirlar, en ihtiyac duydugunuz anda kapi disari ederler. iste gece yatarken dusundugunuz son kisiyle sabah kalkinca dusundugunuz ilk kisinin ayni insan olma sebebi de budur.
kesinlikle yalan olmayan ve asla yalandan yaşanmayandır.
ruhun bedenin ağırlığından kurtulması ile yaşanan şey, hakikat değil de nedir?
something's burning in my head
restless days and nights, they never end
with every word unspoken i fade away
thought that's not your fault, it's me who has no excuse
each time i see your eyes i just feel guilty
of loving you this way -though i'm not hopless yet-
my soul is shadowed by your magic smile
i tried so hard to reach you but i failed
my dream is gone and i'm undone
sürgün bir şey değildir, dante'nin de dediği gibi 'güneşin ve yıldızların ışığı her yerden görünür', insanın yurdu bütün dünya olmalıdır; burda aslında bir acılık yok gibidir. oysa; insan kendi(ne) özlemini, yabancılaşmasını yaşamaya başladığında iç sürgün başlamış olur ki fikrimce bu beterdir.
kaybettigi bir sey yok
kazandigi hicbir şey
o arsiz bir surgun icindeki zindan da...
(içindeki zindanda)
şizofren beyinlerin coşkun vukulardan kendi içsel çatışmalarından ötürü vazgeçiş biçimi.tırmanışı zirvede tamamlayamayış sersemliği. histeri nöbetlerini dizginlemiş hatun kelamı.
çoğu zamanda 'atalet'e kurban gidendir.
yazık olandır.
adalet 'yok'tur. adalet bir türlü yerini bulamamıştır.metafizik ya da transandantal bir yokluk değildir bu. belli bir yokluk, bir yoksunluktur. bununla birlikte, adaletin aşkınlığı, adaletten yoksunluğumuzdan ileri gelmez.çünkü adalet, hiçbir zaman ona gönderme yapan belli bir yer ve zamanda, belli bir konumsallıkta karşımıza çıkmış bir haksızlığın tazmin edilmesi değildir. işlenen kötülüğün hep belli bir dünyasal bağlama gereksinimi olduğundan şüphe yok.ama adaletin her zaman için bu bağlama yakışır şekilde bir yoksunluk belirttiğini söylememiş miydik? adaletin doğumu için yaşanması farz olduğundan, yoksunluğu temele koyduk.bu noktada adaletin aşkınlığını kavramamızı esas zorlaştıran şey onun bir fiil olmamasıdır.nasıl ki heidegger olmayı olana aşkınlığından itibaren düşünmüşse, adaleti de adil olanın yerini bulmamışlığından itibaren düşünmeliyiz.yine de, bunu yaparken, yoksunluk idesini de yavaş yavaş ihlal edecek duruma geliriz.adalet asla tamamen gelmez. kötülüğün ihmal edilemez varlığı, onun bu sürekli aşkınlığına güvence oluşturur.
adalet, insanlara özgü bir beklenti, bir özlem, bir yanılsamadır sadece; evren'de basit ya da karmaşık hiç bir sürecin bir adalet algısı ya da anlayışı yoktur veya adil olmak adına hareket etmez. doğanın adaleti, evrensel adalet gibi kavramlar birer umut, birer güzel masal olmaktan öteye gidemezler, ne yazık ki.
insanların adalet anlayışları da belirgin ve tekdüze değildir. adalet algısı toplumsal dinamiklerle birlikte çoklukla değişir.
entropinin hüküm sürdüğü bir evrenden adalet beklemek de naiflik olarak addedilebilir