karanlık ve gün arası perdenin iğne deliklerinden ruhum geçti, bedenim bir ortaçağ müziğine ilham veriyor olmalı. kuşlar yüzyıllar önce de tepemdeydi, tepem yüzyıllar önce de atık. bastığım yine çamurdu, sıçrarken öfkesi yine kabarık. ben geldim yine. isyanımı gizli mimari mesajlardan saygısızca yontup, çıplak bıraktığım tarihi tekrar giydirmeye.
hep burada ama hiçlik yokmu. mesafelerin uzamında kaybediyor kendini nesirlerim, nasırlarım, naşirlerim... ruveyda'ya şiirler biriktiriyorum; gülüşün pembe yazlarında kullanmak için. doğum günlerinin alaca sevinçlerinde: hem yaşam var avcumuzda hem de bak solup gidiyor gençlik rüzgarının nefesi.
bugün hem orada hem de ortadayız suların. buna mecra diyoruz.
Gündelik sevinçlerim yenilince gündelik kederlerime, vazgeçtim en genç deminde sevinmekten, hüzünden.
”Renksizliğe alışmak kolay olmasa gerek” dedi bir dost. Gözlerinde ağladım, ıslanmadı yanakları. “Benim yatırımlarım hep sedasız kaldı” dedim, anlamadı.
Sevgiyi ararken nice akranım, ben istifa dilekçemi imzalıyordum. “İşsizlikten zordur sevgisizlik” dedi dostum. Feryat ettim yüreğinden, duyamadı... “Taşıyıcı olmak yeğdir” dedim, anlamadı...
Yalnızlık adında bir ev satın aldım. “tabut mu sandın onu, çık içinden” dedi dostum. Sarıl diye yalvardı gözlerim o an, saramadı bir türlü, soğumuş yüreğimi... “Vefası bu kadar büyük olan bırakılmıyor, bırakmıyor” dedim, anlamadı...
Yitik bir kahve ikram ettim. Acısı yüzünü burktu. Bir Yahudi çikolatası verdi. Acısı yüreğimi burktu. O içtikçe midesi yanıyordu... Ben yedikçe yüreğim..
bir trenle geçiyorsun karlı hayat yollarının ortasından.bir yandan kırık kalpli bir güneş vuruyor yüzüne,bir yandan ayak basmaya hazırlanıyorsun inatçı karlara. zaman geçiyor sonra.iniyorsun aşağıya,gerçekler meydanına.kimi zaman karanlıklarda yürüyorsun,kimi zaman ümitten mumlar yakıp kalakalıyorsun olduğun yerde. bazen çığlık çığlığa sessizliklere dalıyorsun,bazense üzerine düşen tanelere aldırış etmeden bastırıyorsun her şeyi kendi sesinle,bir ağıt yakıyorsun bağıra çağıra...bir merdivende,bir kapı aralığında ya da bir balkon kenarında. rüyalardan çıkıp gelmiş o armağan gölde adım sayıyorsun sonra şarkı biterken.her zerresiyle hayatı dillendiren bir film bitiyor sanki en güzel yerinde. hüznü de seviyorsun o zaman,neşeyi de.özlemeyi de seviyorsun,başını bir omza koyup ağlamayı da,gülmeyi de. güzel bir insanın gözlüğünden çıkıp güzel bir insanın gözlerine kaçamaklar yapmış bu kamerayı her anışında,insanı seviyorsun yani.
deşarj olmak için çıkılan yolda labirentlerin en çıkılmazına dalabileceğiniz eylem. eğer içinizde birden fazla yabancı taşıyorsanız ve bu yabancılar bir birleriyle devamlı it dalaşına giriyorlarsa ilk satırla ikinci satır arası bir ışık yılı uzaklıkta olacaktır. bir de platonik anlamla düşünürsek yazma bir doğurma eylemidir. asıl korkutucu olan yazdığınızın sizden ayrı bir mevcudiyeti olması sizin yazının bir aynası olmanız veya yazının sizin aynanız olması. kuvve haldeki yazı fiile geçtiği zaman artık o sizden ayrı bir vücuda sahiptir hiç düşünmediğiniz yerlere bile gidebilir.
yazmak.. yolun düşer illaki, ne kadar yırtsan da eski yazdıklarını.. ne kadar gülsen de bakıp bakıp, kalemle kağıt arasına bir büyü sıkışmış, içine düşmüş.. sende yazar durursun işte.. yazarsın çünkü dilindekileri kulaklara anlatmanın bir yolu yok, beyninden geçenleri hissettirmenin bir yolu yok, o yüzden yazarsın. kelimelerin oynaşır beyaz kağıtta, için titrer, tıpkı seni anladığını sandığın bir çift parlak göze hızlı hızlı içini dökmek gibi, kelimelerle yapabileceklerini görürsün, diline gelse de söyleyemeceklerini bir çırpıda söyleyiverirsin.. işte budur siyah uçlu kalemimle, beyaz sayfalarımın dansı
düzenli bir şekilde yazmanın azim, aşk gerektirdiği defter. aksi takdirde büyük heveslerle başlanır ancak bir süre sonra günlük olayların arasında kaybolup gider bu günlükler. bir günlüğün içeriği ne olmalıdır sorusunun cevabı tabi ki yazan şahsın seçimine bağlı olarak değişir ama bence dış dünyayı anlatmaktansa iç dünyayı anlatmak daha yararlıdır. eğer kendinizi dinlemeye niyetiniz ve cesaretiniz varsa, günlük gerçekten çok faydalı olup, görmediğiniz göremediğiniz veya görmek istemediğiniz bir çok şeyi farketmenize yardımcı olabilir
hayat suya yazi yazmaya benziyor aslinda. an yasaniyor ve geciyor, ayni nehirde iki kere yikanamiyor, yasadiklarimizi sonradan, yasadigimiz anda hissettiklerimizle hatirlayamiyoruz. iste gunluk bu derdi biraz olsun cozmemize, hayatlarimizin nasil da katman katman oldugunu sonradan gormemize yarayan kisisel bir kayit tutma aracidir. faydalidir, zihin acar, insanin kendisiyle barismasini kolaylastirir
karanlık ve gün arası perdenin iğne deliklerinden ruhum geçti, bedenim bir ortaçağ müziğine ilham veriyor olmalı. kuşlar yüzyıllar önce de tepemdeydi, tepem yüzyıllar önce de atık. bastığım yine çamurdu, sıçrarken öfkesi yine kabarık. ben geldim yine. isyanımı gizli mimari mesajlardan saygısızca yontup, çıplak bıraktığım tarihi tekrar giydirmeye.
hep burada ama hiçlik yokmu. mesafelerin uzamında kaybediyor kendini nesirlerim, nasırlarım, naşirlerim... ruveyda'ya şiirler biriktiriyorum; gülüşün pembe yazlarında kullanmak için. doğum günlerinin alaca sevinçlerinde: hem yaşam var avcumuzda hem de bak solup gidiyor gençlik rüzgarının nefesi.
bugün hem orada hem de ortadayız suların. buna mecra diyoruz.
mecran yüzün kadar güzel aksın.
bazen görülmek/bulunmak istememenin yanında fark edilmemek istenmektir. kalabalığın içinde kaybolup, bukalemun olup sıradanlığa karışmaktır.
daha ağırlaşsın diye sırtıma vurduğum aba..
daha tez çökeyim dizlerimin üzerine diye bu urgan...
daha çok şey var...
sız/an..
işte bu yüzden yok gözümde iz/an...
nankörce bir inilti sesimin bana yaptığı son oyun.
delirmekten yeni vazgeçmişken
Gündelik sevinçlerim yenilince gündelik kederlerime, vazgeçtim en genç deminde sevinmekten, hüzünden.
”Renksizliğe alışmak kolay olmasa gerek” dedi bir dost. Gözlerinde ağladım, ıslanmadı yanakları. “Benim yatırımlarım hep sedasız kaldı” dedim, anlamadı.
Sevgiyi ararken nice akranım, ben istifa dilekçemi imzalıyordum. “İşsizlikten zordur sevgisizlik” dedi dostum. Feryat ettim yüreğinden, duyamadı... “Taşıyıcı olmak yeğdir” dedim, anlamadı...
Yalnızlık adında bir ev satın aldım. “tabut mu sandın onu, çık içinden” dedi dostum. Sarıl diye yalvardı gözlerim o an, saramadı bir türlü, soğumuş yüreğimi... “Vefası bu kadar büyük olan bırakılmıyor, bırakmıyor” dedim, anlamadı...
Yitik bir kahve ikram ettim. Acısı yüzünü burktu. Bir Yahudi çikolatası verdi. Acısı yüreğimi burktu. O içtikçe midesi yanıyordu... Ben yedikçe yüreğim..
“Ellerine sağlık” dedi. Oysa ellerim sızlıyordu, merhemi olamadı. “Yüreğin tabip olsun” dedim, anlamadı...
Konuşamıyorduk artık. Gözleri el olmuştu, dilleri hâlâ dost. “Ben gideyim artık” dedi. Göremiyordu kimsesizliği...
”Keşke gelseydin” dedim, anlamadı…
bir trenle geçiyorsun karlı hayat yollarının ortasından.bir yandan kırık kalpli bir güneş vuruyor yüzüne,bir yandan ayak basmaya hazırlanıyorsun inatçı karlara.
zaman geçiyor sonra.iniyorsun aşağıya,gerçekler meydanına.kimi zaman karanlıklarda yürüyorsun,kimi zaman ümitten mumlar yakıp kalakalıyorsun olduğun yerde.
bazen çığlık çığlığa sessizliklere dalıyorsun,bazense üzerine düşen tanelere aldırış etmeden bastırıyorsun her şeyi kendi sesinle,bir ağıt yakıyorsun bağıra çağıra...bir merdivende,bir kapı aralığında ya da bir balkon kenarında.
rüyalardan çıkıp gelmiş o armağan gölde adım sayıyorsun sonra şarkı biterken.her zerresiyle hayatı dillendiren bir film bitiyor sanki en güzel yerinde.
hüznü de seviyorsun o zaman,neşeyi de.özlemeyi de seviyorsun,başını bir omza koyup ağlamayı da,gülmeyi de.
güzel bir insanın gözlüğünden çıkıp güzel bir insanın gözlerine kaçamaklar yapmış bu kamerayı her anışında,insanı seviyorsun yani.
deşarj olmak için çıkılan yolda labirentlerin en çıkılmazına dalabileceğiniz eylem. eğer içinizde birden fazla yabancı taşıyorsanız ve bu yabancılar bir birleriyle devamlı it dalaşına giriyorlarsa ilk satırla ikinci satır arası bir ışık yılı uzaklıkta olacaktır. bir de platonik anlamla düşünürsek yazma bir doğurma eylemidir. asıl korkutucu olan yazdığınızın sizden ayrı bir mevcudiyeti olması sizin yazının bir aynası olmanız veya yazının sizin aynanız olması. kuvve haldeki yazı fiile geçtiği zaman artık o sizden ayrı bir vücuda sahiptir hiç düşünmediğiniz yerlere bile gidebilir.
yazmak..
yolun düşer illaki,
ne kadar yırtsan da eski yazdıklarını..
ne kadar gülsen de bakıp bakıp,
kalemle kağıt arasına bir büyü sıkışmış,
içine düşmüş..
sende yazar durursun işte..
yazarsın çünkü dilindekileri kulaklara anlatmanın bir yolu yok,
beyninden geçenleri hissettirmenin bir yolu yok,
o yüzden yazarsın.
kelimelerin oynaşır beyaz kağıtta, için titrer,
tıpkı seni anladığını sandığın bir çift parlak göze hızlı hızlı içini dökmek gibi,
kelimelerle yapabileceklerini görürsün,
diline gelse de söyleyemeceklerini bir çırpıda söyleyiverirsin..
işte budur siyah uçlu kalemimle, beyaz sayfalarımın dansı
düzenli bir şekilde yazmanın azim, aşk gerektirdiği defter. aksi takdirde büyük heveslerle başlanır ancak bir süre sonra günlük olayların arasında kaybolup gider bu günlükler. bir günlüğün içeriği ne olmalıdır sorusunun cevabı tabi ki yazan şahsın seçimine bağlı olarak değişir ama bence dış dünyayı anlatmaktansa iç dünyayı anlatmak daha yararlıdır. eğer kendinizi dinlemeye niyetiniz ve cesaretiniz varsa, günlük gerçekten çok faydalı olup, görmediğiniz göremediğiniz veya görmek istemediğiniz bir çok şeyi farketmenize yardımcı olabilir
hayat suya yazi yazmaya benziyor aslinda. an yasaniyor ve geciyor, ayni nehirde iki kere yikanamiyor, yasadiklarimizi sonradan, yasadigimiz anda hissettiklerimizle hatirlayamiyoruz. iste gunluk bu derdi biraz olsun cozmemize, hayatlarimizin nasil da katman katman oldugunu sonradan gormemize yarayan kisisel bir kayit tutma aracidir. faydalidir, zihin acar, insanin kendisiyle barismasini kolaylastirir