Ben bozkırdaki ağaç Sen uzakta akan su Özlemi yüreğimin Yüzyıllardır yakan su Bir ağrılı bekleyiş Ki tükenmez bir türlü Ne duam işitilir Ne söylediğim türkü Kavrulmuş dallarımdan Haber etsinler diye Nice kuşlar uçurdum Dönmediler geriye
Adressiz yolculuklar matarasında Sırt çantasında yalnızlığı Naftalin kokuyor türküleri unutulmuş zamanlardan Geleceği anılarında arayan Dağ gibi yaralı nehirler gibi durgun Düşbaz türküler taşıyor gün bitimi şafaklarda Şehirler uyanıyor ardından Gözleri hala çocuk...
Mezarlıklar... Oracıkta duran soğuk mermer taşın ve önündeki toprağın altında olan en sevdiğinse bile size bunu hissettiremeyen ruhsuzca kalakalmanıza sebebiyet veren mekân.
Her yerde sıra sıra taşlar ve insanlar var. İnsanlar geziyorlar bunların arasında, ara sıra birbirlerine bişeyler göstererek başlarını sallıyorlar sonra arkalarına bile dönüp bakmadan gidiyorlar...
Bir annenin çocuğunun mezar taşını öptüğünü gördüm ki yapabilecek bundan fazla bir şey yoktu, Orda oturup bir daha hiç kalkmak istemezmiş gibi bi hali vardı, insanlar baş salladılar yine, çok acıdır çocuğunu kaybetmek! öyledir evet, bir başkası daha başını salladı, uzaklaştılar sonra.
Mermerler hiçbirşey ifade etmez zaten, üstündeki isim çok tanıdıksa bile öylece bakakalıyorsun, inanılır bir şeymiş gibi gelmiyor. Yakılmak güzel olurdu dedirtiyor insana her defasında, arada insanlar gelip gidiyor ama sen hep gömülmüş duruyorsun ve bedenin çürüyor, kemiriliyor, bakteriler sarıyor etrafı, gelen giden buna yardımcı olamıyor, mermere bakıp ellerini açarak senin duyamayacağın, duysan da zaten anlamayacağın bir dilde bişeyler mırıldanıyor ve gidiyorlar...
Yapabilecekleri tek şey bu çünkü.
İşte burası bedene giydirilen son kılık...
Ruhumla birlikte bedenimi de özgür bırakmak istiyorum
Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerine basıyoruz; o kaçıyor ben hep yakalanıyorum...
genellikle insan ömür boyu unutuluyordu orda. Bu hücre şaşılacak boyutlarıyla ayrılıyordu ötekilerden. Bir insanın ayakta duramayacağı kadar alçak, yatamayacağı kadar da dardı. Engelli bir durum almak, köşegen bir biçimde yaşamak gerekiyordu orda; uyku bir düşüş, uyanıklık ise bir çömelmeydi. Her Allahın günü bedeni uyuşturan o hareketsiz baskı altında mahkum suçlu olduğunu ve masumluğun keyifle gezinmek olduğunu öğreniyordu...
Kimse aşk kadar
Sert vurmuyor böyle
Düşünmeden severek
Yalnızlıkla yaptım
Gözlerin derin
Kırparsan özlerim
Af edersin severek
Yanlışmı yaptım?
Ben bozkırdaki ağaç
Sen uzakta akan su
Özlemi yüreğimin
Yüzyıllardır yakan su
Bir ağrılı bekleyiş
Ki tükenmez bir türlü
Ne duam işitilir
Ne söylediğim türkü
Kavrulmuş dallarımdan
Haber etsinler diye
Nice kuşlar uçurdum
Dönmediler geriye
Adressiz yolculuklar matarasında
Sırt çantasında yalnızlığı
Naftalin kokuyor türküleri unutulmuş zamanlardan
Geleceği anılarında arayan
Dağ gibi yaralı nehirler gibi durgun
Düşbaz türküler taşıyor gün bitimi şafaklarda
Şehirler uyanıyor ardından
Gözleri hala çocuk...
Mezarlıklar... Oracıkta duran soğuk mermer taşın ve önündeki toprağın altında olan en sevdiğinse bile size bunu hissettiremeyen ruhsuzca kalakalmanıza sebebiyet veren mekân.
Her yerde sıra sıra taşlar ve insanlar var. İnsanlar geziyorlar bunların arasında, ara sıra birbirlerine bişeyler göstererek başlarını sallıyorlar sonra arkalarına bile dönüp bakmadan gidiyorlar...
Bir annenin çocuğunun mezar taşını öptüğünü gördüm ki yapabilecek bundan fazla bir şey yoktu, Orda oturup bir daha hiç kalkmak istemezmiş gibi bi hali vardı, insanlar baş salladılar yine, çok acıdır çocuğunu kaybetmek! öyledir evet, bir başkası daha başını salladı, uzaklaştılar sonra.
Mermerler hiçbirşey ifade etmez zaten, üstündeki isim çok tanıdıksa bile öylece bakakalıyorsun, inanılır bir şeymiş gibi gelmiyor. Yakılmak güzel olurdu dedirtiyor insana her defasında, arada insanlar gelip gidiyor ama sen hep gömülmüş duruyorsun ve bedenin çürüyor, kemiriliyor, bakteriler sarıyor etrafı, gelen giden buna yardımcı olamıyor, mermere bakıp ellerini açarak senin duyamayacağın, duysan da zaten anlamayacağın bir dilde bişeyler mırıldanıyor ve gidiyorlar...
Yapabilecekleri tek şey bu çünkü.
İşte burası bedene giydirilen son kılık...
Ruhumla birlikte bedenimi de özgür bırakmak istiyorum
Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerine basıyoruz; o kaçıyor ben hep yakalanıyorum...
Tamburi Hacı Arif Bey - peşrev
Aşk kaç büyümden,
Aşk dön ölümden,
Aşk bir sebepten,
Gel gir dünyama.
genellikle insan ömür boyu unutuluyordu orda. Bu hücre şaşılacak boyutlarıyla ayrılıyordu ötekilerden. Bir insanın ayakta duramayacağı kadar alçak, yatamayacağı kadar da dardı. Engelli bir durum almak, köşegen bir biçimde yaşamak gerekiyordu orda; uyku bir düşüş, uyanıklık ise bir çömelmeydi. Her Allahın günü bedeni uyuşturan o hareketsiz baskı altında mahkum suçlu olduğunu ve masumluğun keyifle gezinmek olduğunu öğreniyordu...
- ne içersin?
- çay
- bu ne lan
- kahve
- çay istedim ya
- çay biraz yaşlıydı, şekersiz iç işte
Welcome to the hotel california
Such a lovely place
Such a lovely face