Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Atilla İlhan
Atilla İlhan

"Hakikatini kaybetmiş bir toplumda yalancıya herkes inanır." ( ben tabii ki)

  • serbest kürsü18.03.2019 - 17:11

    Seyit Onbaşı aslında bir ikmal eriydi ve görevi yalnızca top atışlarının devam edebilmesi için cephane sağlamaktı.
    Bir tabyada bulunan topun doğru bir şekilde ve seri olarak çalışabilmesi için 20 ile 28 arasında görevli askere ihtiyaç vardır. Bu askerlerin bir kısmı cephaneyi sağlamak üzere çalışır, bir kısmı da topun teknik mekanizmasından sorumlu ustalar ve atış için gerekli açı ve hesaplamaları yapan subaylardır. Yani topun ateşlenmesi için teknik bilgi sahibi olan kişiler, işte bu tahsilli subaylardır ; zira bu hesapları yapabilmek mühendislik düzeyinde matematik ve fizik bilgileri gerektirir. 18 Mart günü isabet alan Mecidiye tabyasındaki Seyit Onbaşı, top mermisini sırtlayarak arkadaşlarıyla birlikte vinci bozulan topa taşımıştır. "Arkadaşlarıyla birlikte" diyoruz, çünkü Genelkurmay ATASE Daire Başkanlığı'nın 2015'de yayımladığı ATASE Arşivinden seçilmiş "Çanakkale Deniz Savaşına Ait Belgeler" adlı eserde, 18 Mart günü gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle Seyit Onbaşı ile birlikte aynı nedenden (190 ile 215 kiloluk mermileri taşımak) taltif edilen başka askerler de bulunmaktadır..
    Elbette Seyit Onbaşı'nın bu deni öne çıkmasının asıl nedeni, dönemin Harp Mecmuası'nda (altta) yayımlanan fotoğrafıydı. Yine Yüzbaşı Hilmi Bey bu durumdan hatıralarında şöyle söz eder :
    "Bu durumu (sırtlarında ve kucaklarında top taşıma) bütün millete göstermek için 18 Mart savaşından hemen sonra, o zamanki Savunma Bakanlığı'nın foto muhabirleri bataryaya gelerek, Edremitli Seyit'in topa mermi çıkardığının resmini çekmişlerdi. Bu resim Harp Mecmualarında da vardır.."
    Lakin ilerleyen yıllarda 190 kg ve 215 kg ağırlığındaki mermiler, yerini 276 kg. ağırlığındaki mermilere bırakacak ve gerçek abartılarak içi boşaltılacaktı. Halbuki, bu ağırlıktaki bir mermiyi ateşleyecek yetenekte ve kalibrede topumuz bulunmuyordu. Bu hatanın kaynağı da, yine resmi çeken muhabirin topun ağırlığını yazarken 215 kg yerine 215 kıyye (okka) olarak yazmasıdır ki ; bu da 275.63 kg yapmaktadır..
    Bazıları işi daha da öteye götürerek Seyit Onbaşı'nın üç defa mermi kaldırıp, tek başına topu ateşlediği ve yine tek başına "Ocean" zırhlısını batırdığını söyleyecek kadar efsaneyi ilerletmiştir.. Oysa ki askerî rapor ve eldeki veriler Ocean'ın, Seyit Onbaşı'nın görev yaptığı Mecidiye Tabyasının tesirli menzili dışında olduğunu gösteriyor..
    " Erol Mütercimler"

  • serbest kürsü18.03.2019 - 16:20

    215 okka yerine kilo koyun yeter..

  • serbest kürsü18.03.2019 - 15:47

    215 okka değil kilo neyini kabul edemiyorsunuz.

  • serbest kürsü18.03.2019 - 15:37

    Cahilliğin ve tarih bilmemezliğin parçalardan lağım gibi aktığı seviyesiz yobaz takımın tarih bilinci de bu kadar olur... Okka kalktı.. İlahi dediğin 300 uyuyordu da Çanakkale'de mi uyandı. Allaha küfür edeceksen başka bir yol bul. Vaktin olursa da ki bir iki kitap oku ve müze gez. Hem yalancı hem arsız...

  • serbest kürsü18.03.2019 - 14:28

    Ayrıyeten seyit onbaşı gerçekten 213 kilo olmayan topları getirmiş ve kahramanlık göstermiştir...

  • serbest kürsü18.03.2019 - 14:25

    ıv murat ın da gürzünün 216 kilo olduğu söyleniyor bu yalanları büyük ihtimalle aynı kişi söylüyor ve aynı insanlar inanıyor. Biraz müze gezmenizi tavsiye ederim.. Hem topların hem de diğer tarihi eşyaların orjinalini ve onlarla ilgili hakikatleri öğrenme imkanınız olur.. Hemde komik şeylere inanmamış olursunuz...

  • serbest kürsü18.03.2019 - 11:31

    Hristiyan rahibeleti gibi giyinip bekarlık yemini etmiş papazlarla iş tutan fetöcü dincilerden sonra hala kaşarlık peşinde koşan tarikatlara ne demeli

  • serbest kürsü18.03.2019 - 10:06

    Bu memleketin insanları Alilerin Hüseyinlerin Ahmet,Mehmetlerin çocukları... Şimdilerde açlık sınırının (yoksulluk bile Değil) yaşamalarının sebebi iktidarın dahilinde iktidara sahip olanların gaflet delalet içinde olmaları.. Kendileri deveyi hanutu ile götürürken ülkenin yetim yiğitlerine değil kurufasulye patates soğanı bile reva görmediler.. Alın size din satın satın yiyin aksırıncaya tıksırıncaya kadar yiyin...

  • serbest kürsü18.03.2019 - 09:16

    Çanakkale Şehitlerine
    Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı! "
    Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

    (1) Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, (2)
    Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
    "O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
    Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, (3)
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4)
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
    Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
    " Mehmet Akif Ersoy "

    (1) İlk baskılarda:...kum gibi, mahşer mi, hakîkat mahşer.
    (2) İlk baskılarda:...duruyor karşında,
    (3) İlk baskıda: Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    (4) İlk baskılarda: Ebr-i nîsânı açık...

  • serbest kürsü16.03.2019 - 14:23

    "Geldikleri gibi giderler " M.K.Atatürk hala anlamadıysanız eş başkanların peşine başörtüsü diye düşüp tarikatlara hizmet hareketi diye kandırılıp kendinizi kârhane çalışanı yerine kondurmaya devam etin... "Ne mutlu Türk'üm diyene" demedikçe de öğrenemeyeceksiniz "özgürlük benim karakterimdir"