Her gece yağmur; o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme. ?Belli ki bu mısralar; düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.
?İlan: "Posta kutusu emekliye ayrıldı."
?Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli; son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.
?Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun o şifalı nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum; lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)
?İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın; biraz "şiirce", biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dün-ya.
-Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-
?Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inmişim sahile; siyah inciler topluyorum kumsaldan. ?Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.
?Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere. ?Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği. Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte. ?İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.
-Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?" Ya da kalıp da hiç orada olmamak mı? İşte bütün mesele bu.-
Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan -ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum. ? Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem. Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların. Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere. ?Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra. Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını. İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları. Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.
İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.
?"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu galiba, ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp zamandan tek başıma muaf olup mekândan hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden. -Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-
Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu- o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım. ? Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı. Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı. Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.
Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!- ?Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım. Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında. -geleneksel bir hayal oldu bu-
Sonra mı? Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım. Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan... Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime. Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine. ?Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti. Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi. Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere. Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...
?Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir- Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi. Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz. "Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere. ? Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle... Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına. O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten. ? Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında. Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle. Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.
?Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle. Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan. Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.
?Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım. Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından. Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin. -Bu hayalde çok klişe oldu. Boşluklar vergiden muaf olsa bari- ?Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek. -şaka şaka az kaldı susmama- Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda. ?Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım. Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür- içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe. Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa. Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında. -bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.- ?Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.
Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke... ? O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim. Ve maalesef pasaportumu az önce yaktım.
bugün günlerden pazar, bugün çok özel bir tarih - yirmi beş mayıs iki bin yirmi beş-
Offf "kafam şişti" düğün konvoylarının sesini dinlemekten herkes bugünü mü beklemiş "başını göğe erdirmek" için? Mezuniyet, düğün, nişan, sünnet... Düğün merasimi en çok beklenen o an "takı töreni..." Uzar gider bu kuyruklar... İlk dans, harmandalı, erikdalı, toplu halay ve kapanış. İyi ki evlendiniz de sahalar ebedîyen bekârlara kaldı. "Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı" bu merâsimleri sınırlandırmalı ya da bu tür merâsimlerin pazar günü yapılması yasaklanmalı. Sana ne demeyin lütfen! İnsanlar neden en özel günlerini gürültüyle taçlandırmak ister ki anlayabilmiş değilim henüz? Dışarıdaki gürültüden dolayı ne uyuyabiliyorum, ne de televizyon izleyebiliyorum - ki televizyon izlemeyi hiç sevmem- Biraz bulmaca çözeyim dedim; yukarıdan aşağıya, sekiz harf: Evlenenlerin ilk girdiği yer? Cevap: Dünya evi
Sağdan sola, beş harf: Evlendikten sonra dünyada görülen ilk yer? Cevap: Köşe (bucak)
Boru sesi, iki harf: Bilin bakalım ne? (ti) Bulmaca bile ti-ye alırken hayatı nedir amacınız sizin? "bezdum yeminle bezdum" Sırf siz "dünya evine girin" ve "dünyanın kaç bucak" olduğunu görün diye mi bunca izdihâm.
Ahh ah, vakti zamanında terk edecektim bu şehri. "Kuş uçmaz, kervan geçmez" bir köye yerleşip emekliliğimi beklemek en güzeliydi. Biraz parkta oturayım dedim, banklar ergenlerle dolu. Nerede çocuk hakları nerede sek sek oyunları, oyun oynamak nedir bilmeden büyüyor yavrucaklar.
Tabii bu yaştaki gençlerin birbirini tanıması daha önemli ama bunun yeri kaydıraklar salıncaklar mı Allah aşkına? Eve dönerken otobüse bindim; otobüs son yolculuğuna çıkacakların, son yolculuğuna çıkmadan önceki son yolculuk provası gibi tıklım tıklım. Otobüstekiler "kulak tıkamışlar" hayata Fuzûlî'nin şikâyet ettiği gibi "Selâm verdüm rüşvet değildir deyû almadılar"
Kulaklıkları duymalarına değil; görmelerine engel olmuş. Herkes, herkesi görmezden geliyor artık. En çok da çocuklar görmezden geliniyor. Her gün yüzlerce çocuk veda ediyor yaşama. Apan-sız Zaman-sız -buradaki -sız- eki eksikliklerini bildirmek amacıyla kullanıldı. (onlarsız) Annelerinin o sıcakcık koynundan kopuyorlar "nar çiçeği" gibi düşüyorlar buz gibi toprağa. Devir ediyor cansız bedenleri ve bir çocuk payı yer açılıyor dünyada yeni doğan her çocuğa. Can çekişen ruhları bir gün daha fazla yaşayabilmek için kuş gibi çırpınıyor âdeta. Üstelik "çağdaş zamanlar" dediğimiz şu dönemde: -savaş vurgunu çocuklar- -açlıktan ölen çocuklar- -sığınma problemi olan çocuklar- -eğitim hakkı elinden alınmış çocuklar- -küçük yaşta zorla evlendirilmiş çocuklar- Çocukluk ne ifade ediyor, çocuk olmadan büyümek zorunda kalanlar için? evcilik oyunu mu, yara mı, travma mı?
Konu ne ara çocuklara geldi yine? Konumuz hep onlar olmalıydı, aslında hep beraber yürümeliydik yarınlara... Onlar hep gülmeliydi, Ne yazık ki sahip çıkamadık çocukluğa!
Neyse bir es, kısa bir sessizlik... İçten bir iç çekiş! Nasıl olsa kimse okumayacak bu yazdıklarımı. Çünkü herkes yazıyor. En iyisi ben de bu boş işleri bırakıp roman yazayım. Ziyan-ı kaza bu benim yaptığım. Kurguyu biraz abarttıp biraz da absürte bağladım mı? Okurun pusulası hep beni gösterir. Eleştiri oklarını hep bana çevirir eleştirmenler. Bu iş tamam, sıkıyorsa "gülmeyin de yanında yatın." Yıkıldı bile "dördüncü duvar" Bir iki deneme; sakın denemeyin benim "içim şişti" yazarken Neymiş, kendi kendimle konuşuyormuşum. Kendi kendimle konuşmuyor muyum zaten? Şayet okusaydı bu yazdıklarımı "yapay zekâ" nın ağları sızlardı. Tüm sözcüklerin yerini değiştirip böylesine anlamsız ve amaçsız bir metni tam bir başyapıt olarak düzenler- idi. Öncelikle tüm şairlerin ve yazarların zihnini tarar sonra şair ve yazar olamayacaklara eşit miktarda edebî yetenek dağıtırdı. Bende bu durumdan istifade etmek isterdim açıkcası ancak özgel görüşüm edebî şahsiyet olarak Ahmet Hamdi TANPINAR ve Oğuz ATAY tüm zamanların en iyisi ve yapay zekâ da onlardan araklıyor, sanırım bilinç akışı tekniğini. Zorunlu göç yasası, metinler arasılık hatta yer değiştirme de deniliyor bu duruma. Neyse çok boş konuşup çok boş yer kapladım. Yazar olmak benim neyime en iyisi biraz gidip kitap okuyayım. Hem ben "kitaplı köyün kavalcısıyım." Ben olmasam kütüphanedeki tüm kitapları çoktan kemirmişti, sevimli farecikler. Sonra işin yoksa kitapları yama; edebî eserler "kırk yamalı bohça." Ne anladınız da neyi dişlediniz sevimli farecikler?
-masa örtüsündeki en az benim kadar inatçı olan o çay lekesiyle yaptığım münazara-
Beklemek... Her gece güneşin doğuşunu, her günün sonunda yıldızların belirmesini beklemek. Zemherinin ayazında yazı sayıklamak, yazın o kavurucu sıcağında bir damla yağmura aşermek... Beklemek, vuslata ermeyince omuzlara binen ne ağır bir yüktür! Verimsiz toprağa ekilen tohumların filizlenip boy vermesini beklemek gibi; o çorak araziyi ellerinle kazmak ve her sabah göğsüne vuran o "rençber ağrıyla" uyanmak, bereket yerine avuçlarınla gözyaşlarını toplamak... ?Beklemek belirsizlikle eş değerdir; tıpkı mevsimlere küsen bir ağaç gibi köklerin yabancı bir toprağa mahkûm, dalların ise rüzgâra kırgındır. Her bekleyiş, bir sonbahar rüzgârı gibi ölüm serperken yapraklarına; onca bekleyişin sonunda, bahara eremeden tüm varlığını dökmektir. Beklemek bazen olgunlaşmanın ön koşulu olsa da meyve vaktinde koparılmadığında dalında nasıl çürürse, insan da öyledir. Sabrın eşiğine gelindiğinde ruh ağırlaşırsa ve tahammülün o son kertesinde beden içten içe çürümeye başlar. ?Sessizliği dinleyip görünmeyeni sezgilerle öngörmeye çalışırken, ne beklediğini bilmediğin o tekinsiz anlarda dön ve bak arkana: Geride bıraktığın sensin. ?Gördüğün yürüdüğün tüm yollar sana çıkmış; geleceğin sokağı da sensin, sona eren günün şafağı da sen. Damarlarında taşıdığın kan, göğsünde atan can da sensin. Senin ruhunun ayak izleri bu geride bıraktıkların. İlmek ilmek işlediğin motifler arasında simetriyi bozan o nakışı fark ettin mi? Bırak öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. Belli ki "gömleğinin düğmelerini en başından yanlış iliklemişsin." ?Yırt artık sana dar gelen o sınırları! Geçmişi sorgulamak; buzdan parmaklarla kor ağacından ömür devşirmeye benzer. Geçmiş hiç sönmeyecek bir yangın, gelecek ise derinliği bilinmez bir buz dağıdır. Belki de kül olmak en cesur yaşam biçimidir; ancak geçmişe müdahale edilemez, o çoktan yaşanmıştır. Gelecek kontrol edilemez; yaşanacak olan illaki yaşanacaktır. Bilinmezliğin o soğuk ürpertisine bırak kendini; bazen bilmemek, bilmekten daha şifalıdır. Karışmalı insan; bir uzayıp bir kısalan gölgelerle zamanın akışına, rüzgârın serinliğine, denizin tuzuna ve dalgaların uğultusuna... Bazen de göçmen kuşların kanat sesine; mevsimlerin bile kendi döngüsünden caydığını gördüğün hâlde şu tabiatın aldanışına karışmalı. ?Aklın başındayken sevilip sevmediysen, aklın seni terk etmeden önce yaşamadıysan, şimdi bu "deli akılla" beklemek nafile. Pişmanlıkların paslı ray gıcırtısı gibi zihnine doluşurken bil ki, beklediğin o yolcu hiçbir zaman gelmeyecek. Gelecek olan bekletmez; konuşmak isteyen, kendisine yöneltilen soruları suskunlukla geçiştirmez. ?Beklemenin ağırlığı zamanın akışıyla değil, kalbinde bıraktığı izlerle ölçülür. Bu ağırlık, durgun suya bırakılmış bir taş gibi çöker duygularının en derinine. Vazgeçmeyi öğrenemeden tüketirsin ömrünü. Bu umarsız bekleyiş, zamanla en güzel duygularını öfkeye tahvil eder. İnançla çıktığın o yolda, belirsizliğin kolları arasında kaybolduğunu görürsün. Saatler erir, dakikalar un ufak olur ama yine de dağılmaz kalbinin o kurşun gibi ağırlığı.
Ah, benim umarsız bekleyişlerim... Olmayacağını bile bile kapıldığım aldanışlarım... Ah, benim deli aklım! Açık fikirlerim, üstü açık kaldı şimdi mezarda. ?Dünyadaki varlığım kapladığım kütle kadardım oysa, daha fazlasını hiçbir zaman hak görmedim kendime. Bu yüzden saymadım alıp verdiğim nefesleri; hesapsızca yaşadım, günübirlik kaçışlarla. Ömrümün terekesi şu masa örtüsündeki benim kadar inatçı çay lekesi ve kenarı sararmış şu fotoğraftan ibaret. Arkamdan beddua etmeyin, tutmaz; çünkü kaybedecek hiçbir şey bırakmadım geriye. Hatalarımın referanslarını, almaktan kaçındığım sorumlulukların istatistiklerini güncelleyip kapattım ben o sayfayı. Ha, bir de "adamdan saymadığım" suskunluklarım var tabii; onların verilerini de bizzat açık adresime ilintiledim. ?Kafam çok rahat bu aralar. Dümeni otomatiğe alıp tozlu bir sahneden seyrediyorum kendimi. Akışkan bir zeminin sabit sahne dekoru gibiyim. Klişeleri seviyorsanız; otogarda unutulmuş boş bir bavul da diyebilirsiniz bana. Ya da hayatın homojen dokusunda katılaşıp kendi gölgesine saplanıp kalmış, yosun tutmuş bir taş... Eskiler, “Su akar, yolunu bulur,” derlerdi. Cesaretimi toplayıp kendimi akışa bırakmalıyım; suyu çekilmiş nehir yataklarını henüz toplamadan eskiciler. ?Şimdilerde çok isteksizim, cesaretsizim, hareketsizim. Tüm "iz"lerimle yola koyulsam da üzerimdeki sevgisizliğin ağırlığı altında eziliyorum. Sevgisizlik... Harflerin arasına sıkıştırılmış dipsiz bir boşluk. Gözenekleri kapanmış, ışık sızdırmayan derin bir yara gibi. Bir çocuk saflığıyla beklerken büyümek yerine eksilmek; gözle görülmeyecek kadar küçülmek ve her görülmediğinde daha da görünmez olmayı dilemek... Tüm hatalarımın sebebidir çocukluğum; usulca fısıldamalıydı kulağıma kötülerin kazanacağını. Ben de böylece iyiliğe oynayıp kaptırmazdım tüm kartlarımı. ?Oysa sevme yetisi, kendini sevmekle başlar. Ama ben, “Öyle çok sevsem, öyle çok sevilsem,” derken aslında içten içe “O kadar büyük ki sevgisizliğim!” diye haykırıyormuşum meğer. Tüm sevme ve sevilme ihtimallerini kendi ellerimle boğazlayıp, dillere destan bir aşk hikâyesinde var olmayı dilerken... Böylesi beklentisi ve "eklentisi" yüksek olan bu Bekleyişin zamanla ete kemiğe işleyen derin bir yaraya dönüşmesine neden oldum. ?Neyse ki gönlümü "belki"lerle avutuyor, ruhumu ihtimallere alıştırıyorum. Ama aynaya her baktığımda yüzleşmek zorunda kaldığım "keşke"lerim var. Olasılıkları kapısız bir odaya hapsedip nasır tutmuş vedalardan koparıyorum dünleri. Zihnimin fırtınasına davet ettiğim "hâlâ olabilir"lerim var. Belirsiz zamanın sisi bir siluet gibi hafızama çökünce, beklemenin gölgesine küsüyor zihnimdeki labirentler. Beni yoran beklemek değil aslında; bu bekleyişin bir türlü nihayete erememesi. Yosun tutmuş havanın küf kokusunda, rüzgârın taşıdığı seslere tutunmak... ?Sabrın eşiğindeyim oysa. Bıraksam hafiflemez yüküm, taşısam eksilmez. Bir mağara işçisinin sırtındaki taş gibi değil ki bu; damarlarımı büzüştüren, kalbimi sıkıştıran, sesimi taşa dönüştüren umutsuz bir bekleyiş. Ruhani ve nebatî. Ne öldürüyor ne de güçlendiriyor; sadece ağırlaştırıyor, süreğen bir delilik hâli. ?Bekliyorum; zamanı değil, kendimi tüketerek. Bekliyorum; gelecek olanı değil, kendimden gidişimi izleyerek. Gitmek, içimde masum kalan son şey. Dünyalar kadar sarılıp o yaralı çocuğa, gitmek kendimden... Gitmek, bekleyişin diriliğine gem vurmak. Geçmiş, dokunamayacağım kadar uzakta artık; unutamayacağım kadar da yakında. İlkel bir takvimin içinde günleri, ayları, yılları bilmeden; o bekleyişin mayasında yoğrulurken gitgide kabarıp çoğalan bir sancı bu. Her günün bir asır sayıldığı bu zaman diliminde yüzyıllar önce de bekliyordu insanlar, hâlâ bekliyorlar. ?Çünkü bazı bekleyişlerle vedalaşılmaz, bazı ölümler toprağa gömülmez. Çünkü yürüdüğün yol da sensin, beklediğin o yolcu da sen. ... hem çağırdığın hem de beklemenin o tozlu yollarında boğduğun...
İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir. Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir. İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır. ?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir. Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi- bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur. Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında. ?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir. Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. ?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur. ?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır. Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır. Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir. ?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder. Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez. ?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız. İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız. Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır. Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır. Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz. Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.
Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde. Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.
Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.
Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.
-Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-
Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum. Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım. Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş. Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu. Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.
Evet, ben çağırdım onu. O kim mi? "Başı kalabalık" bir yalnızlık. Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi. -Kahraman dediysem hep kaybeden türden.- Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan. -Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar- Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.
Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum. Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum. Meğer yanılmışım... Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş. Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış. Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer. Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım. Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim. Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi. Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma: “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında” Ben o zamanın tam ortasındayım işte. -Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.- Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin. Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi. Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum. Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."
Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak. Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”. Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.
Ama asıl muamma şu: Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor? Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi... Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi? Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı? Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi? Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara? Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük. Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk. Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü. Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız? Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek. Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi. Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım. Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım. Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında. Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim. Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer. İşte benim o, Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen, Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"
siz hiç uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında rotanızı kaybedip öylece bakakaldınız mı yıldızlara göğsünüzü yırtan o azgın dalgalarla başa çıkıp da dingin ruhunuzda kopan fırtınayla alabora oldunuz mu ve ıssız bir adaya vururken o enkazın kollarında ebedî yalnızlığa battınız mı hiç
siz hiç her gece yarısı alaca baykuşlar öterken elinizde kırık lambayla sarp kayalıklarla bezenmiş bir dağa tırmandınız mı tam zirveye ulaştığınız o anda yırtıcı bir siluet yapıştı mı eteklerinize yavaş yavaş sizi çekerken derinliğine üzerinize zifiri bir yorgan örtüp sonsuz ve derin bir uykuya daldınız mı hiç
siz hiç yarınlarınızdan ödünç alıp bugününüzü yamadınız mı veresiye defteriniz dolduğunda zamanın kapısında beklediniz mi yaşanmamış günlerin sayfaları bir bir koparken takviminizden yarınlarınız savrulurken hoyrat esen rüzgarın soluğunda dününüzü saklasın diye emanet edip vefalı toğrağa ardınıza bile bakmadan kaçtınız mı hiç
siz hiç taşlaşmış kalbinizin kabuğunu kırıp söküp de yerlere attınız mı yağan yağmur altında ıslatıp kızgın kumlara serip kuruttunuz mu akşam olunca parçalarınızı toplamayı unutup çöl ayazında kalan yüreğinizle çözüp bilinmezliğin sırlarını bir tüy kadar hafif olup dolaştınız mı evreni nihayet eve döndüğünüzde ete kemiğe bürünmüş hâlinizle bu alemde bir hiç olduğunu anladınız mı
Emekliye Ayrılan Posta Kutusu
Her gece yağmur; o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme.
?Belli ki bu mısralar; düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.
?İlan:
"Posta kutusu emekliye ayrıldı."
?Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli; son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.
?Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun o şifalı nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum; lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)
?İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın; biraz "şiirce", biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dün-ya.
-Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-
?Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inmişim sahile; siyah inciler topluyorum kumsaldan.
?Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.
?Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere.
?Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği.
Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte.
?İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.
Dönülmez Akşamın Ufkunda
Evet, birazdan gideceğim!
-Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?"
Ya da kalıp da hiç orada olmamak mı?
İşte bütün mesele bu.-
Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan
-ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum.
?
Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem.
Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların.
Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere.
?Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra.
Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını.
İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları.
Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.
İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.
?"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu galiba, ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp zamandan tek başıma muaf olup mekândan hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden.
-Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-
Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu-
o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım.
?
Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı.
Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı.
Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.
Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!-
?Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım.
Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında.
-geleneksel bir hayal oldu bu-
Sonra mı?
Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım.
Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan...
Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime.
Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine.
?Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti.
Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi.
Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere.
Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...
?Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir-
Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi.
Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz.
"Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere.
?
Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle...
Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına.
O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten.
?
Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında.
Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle.
Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.
?Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle.
Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan.
Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.
?Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım.
Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından.
Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin.
-Bu hayalde çok klişe oldu.
Boşluklar vergiden muaf olsa bari-
?Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek.
-şaka şaka az kaldı susmama-
Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda.
?Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım.
Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür-
içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe.
Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa.
Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında.
-bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.-
?Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.
Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke...
?
O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim.
Ve maalesef pasaportumu az önce yaktım.
Çatlak Piramit'in Güncesi
bugün günlerden pazar, bugün çok özel bir tarih
- yirmi beş mayıs iki bin yirmi beş-
Offf "kafam şişti" düğün konvoylarının sesini dinlemekten herkes bugünü mü beklemiş "başını göğe erdirmek" için?
Mezuniyet, düğün, nişan, sünnet...
Düğün merasimi en çok beklenen o an "takı töreni..."
Uzar gider bu kuyruklar...
İlk dans, harmandalı, erikdalı, toplu halay ve kapanış.
İyi ki evlendiniz de sahalar ebedîyen bekârlara kaldı.
"Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı" bu merâsimleri sınırlandırmalı ya da bu tür merâsimlerin pazar günü yapılması yasaklanmalı.
Sana ne demeyin lütfen!
İnsanlar neden en özel günlerini gürültüyle taçlandırmak ister ki anlayabilmiş değilim henüz?
Dışarıdaki gürültüden dolayı ne uyuyabiliyorum, ne de televizyon izleyebiliyorum - ki televizyon izlemeyi hiç sevmem-
Biraz bulmaca çözeyim dedim;
yukarıdan aşağıya, sekiz harf:
Evlenenlerin ilk girdiği yer?
Cevap: Dünya evi
Sağdan sola, beş harf:
Evlendikten sonra dünyada görülen ilk yer?
Cevap: Köşe (bucak)
Okuyucuda şaşkınlık ifadesi, sonsuz harf:
Cevap: "aaaa!
Buradaki a'yı sonsuza dek uzatabilirsiniz.
Boru sesi, iki harf:
Bilin bakalım ne? (ti)
Bulmaca bile ti-ye alırken hayatı nedir amacınız sizin?
"bezdum yeminle bezdum"
Sırf siz "dünya evine girin" ve "dünyanın kaç bucak" olduğunu görün diye mi bunca izdihâm.
Ahh ah, vakti zamanında terk edecektim bu şehri.
"Kuş uçmaz, kervan geçmez" bir köye yerleşip emekliliğimi beklemek en güzeliydi.
Biraz parkta oturayım dedim, banklar ergenlerle dolu.
Nerede çocuk hakları nerede sek sek oyunları, oyun oynamak nedir bilmeden büyüyor yavrucaklar.
Tabii bu yaştaki gençlerin birbirini tanıması daha önemli ama bunun yeri kaydıraklar salıncaklar mı Allah aşkına?
Eve dönerken otobüse bindim; otobüs son yolculuğuna çıkacakların, son yolculuğuna çıkmadan önceki son yolculuk provası gibi tıklım tıklım.
Otobüstekiler "kulak tıkamışlar" hayata
Fuzûlî'nin şikâyet ettiği gibi "Selâm verdüm rüşvet değildir deyû almadılar"
Kulaklıkları duymalarına değil; görmelerine engel olmuş.
Herkes, herkesi görmezden geliyor artık.
En çok da çocuklar görmezden geliniyor.
Her gün yüzlerce çocuk veda ediyor yaşama.
Apan-sız
Zaman-sız
-buradaki -sız- eki eksikliklerini bildirmek amacıyla kullanıldı. (onlarsız)
Annelerinin o sıcakcık koynundan kopuyorlar "nar çiçeği" gibi düşüyorlar buz gibi toprağa.
Devir ediyor cansız bedenleri ve bir çocuk payı yer açılıyor dünyada yeni doğan her çocuğa.
Can çekişen ruhları bir gün daha fazla yaşayabilmek için kuş gibi çırpınıyor âdeta.
Üstelik "çağdaş zamanlar" dediğimiz şu dönemde:
-savaş vurgunu çocuklar-
-açlıktan ölen çocuklar-
-sığınma problemi olan çocuklar-
-eğitim hakkı elinden alınmış çocuklar-
-küçük yaşta zorla evlendirilmiş çocuklar-
Çocukluk ne ifade ediyor, çocuk olmadan
büyümek zorunda kalanlar için?
evcilik oyunu mu,
yara mı,
travma mı?
Buradaki çokluk eki; +lar
çocukluğun yükünü arttırma (çoğaltma) görevinde yanlış kullanılmış.
Doğrusu çocukcağızlar olmalıydı.
Konu ne ara çocuklara geldi yine?
Konumuz hep onlar olmalıydı, aslında hep beraber yürümeliydik yarınlara...
Onlar hep gülmeliydi,
Ne yazık ki sahip çıkamadık çocukluğa!
Neyse bir es, kısa bir sessizlik...
İçten bir iç çekiş!
Nasıl olsa kimse okumayacak bu yazdıklarımı.
Çünkü herkes yazıyor.
En iyisi ben de bu boş işleri bırakıp roman yazayım.
Ziyan-ı kaza bu benim yaptığım.
Kurguyu biraz abarttıp biraz da absürte bağladım mı?
Okurun pusulası hep beni gösterir.
Eleştiri oklarını hep bana çevirir eleştirmenler.
Bu iş tamam, sıkıyorsa "gülmeyin de yanında yatın."
Yıkıldı bile "dördüncü duvar"
Bir iki deneme; sakın denemeyin benim "içim şişti" yazarken
Neymiş, kendi kendimle konuşuyormuşum.
Kendi kendimle konuşmuyor muyum zaten?
Şayet okusaydı bu yazdıklarımı "yapay zekâ" nın ağları sızlardı.
Tüm sözcüklerin yerini değiştirip böylesine anlamsız ve amaçsız bir metni tam bir başyapıt olarak düzenler- idi.
Öncelikle tüm şairlerin ve yazarların zihnini tarar sonra şair ve yazar olamayacaklara eşit miktarda edebî yetenek dağıtırdı.
Bende bu durumdan istifade etmek isterdim açıkcası ancak özgel görüşüm edebî şahsiyet olarak Ahmet Hamdi TANPINAR ve Oğuz ATAY tüm zamanların en iyisi ve yapay zekâ da onlardan araklıyor, sanırım bilinç akışı tekniğini.
Zorunlu göç yasası, metinler arasılık hatta yer değiştirme de deniliyor bu duruma.
Neyse çok boş konuşup çok boş yer kapladım.
Yazar olmak benim neyime en iyisi biraz gidip kitap okuyayım.
Hem ben "kitaplı köyün kavalcısıyım."
Ben olmasam kütüphanedeki tüm kitapları çoktan kemirmişti, sevimli farecikler.
Sonra işin yoksa kitapları yama; edebî eserler "kırk yamalı bohça."
Ne anladınız da neyi dişlediniz sevimli farecikler?
25.05.2025
-masa örtüsündeki en az benim kadar inatçı olan o çay lekesiyle yaptığım münazara-
Beklemek... Her gece güneşin doğuşunu, her günün sonunda yıldızların belirmesini beklemek. Zemherinin ayazında yazı sayıklamak, yazın o kavurucu sıcağında bir damla yağmura aşermek... Beklemek, vuslata ermeyince omuzlara binen ne ağır bir yüktür! Verimsiz toprağa ekilen tohumların filizlenip boy vermesini beklemek gibi; o çorak araziyi ellerinle kazmak ve her sabah göğsüne vuran o "rençber ağrıyla" uyanmak, bereket yerine avuçlarınla gözyaşlarını toplamak...
?Beklemek belirsizlikle eş değerdir; tıpkı mevsimlere küsen bir ağaç gibi köklerin yabancı bir toprağa mahkûm, dalların ise rüzgâra kırgındır. Her bekleyiş, bir sonbahar rüzgârı gibi ölüm serperken yapraklarına; onca bekleyişin sonunda, bahara eremeden tüm varlığını dökmektir. Beklemek bazen olgunlaşmanın ön koşulu olsa da meyve vaktinde koparılmadığında dalında nasıl çürürse, insan da öyledir. Sabrın eşiğine gelindiğinde ruh ağırlaşırsa ve tahammülün o son kertesinde beden içten içe çürümeye başlar.
?Sessizliği dinleyip görünmeyeni sezgilerle öngörmeye çalışırken, ne beklediğini bilmediğin o tekinsiz anlarda dön ve bak arkana: Geride bıraktığın sensin.
?Gördüğün yürüdüğün tüm yollar sana çıkmış; geleceğin sokağı da sensin, sona eren günün şafağı da sen. Damarlarında taşıdığın kan, göğsünde atan can da sensin. Senin ruhunun ayak izleri bu geride bıraktıkların. İlmek ilmek işlediğin motifler arasında simetriyi bozan o nakışı fark ettin mi? Bırak öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. Belli ki "gömleğinin düğmelerini en başından yanlış iliklemişsin."
?Yırt artık sana dar gelen o sınırları! Geçmişi sorgulamak; buzdan parmaklarla kor ağacından ömür devşirmeye benzer. Geçmiş hiç sönmeyecek bir yangın, gelecek ise derinliği bilinmez bir buz dağıdır. Belki de kül olmak en cesur yaşam biçimidir; ancak geçmişe müdahale edilemez, o çoktan yaşanmıştır. Gelecek kontrol edilemez; yaşanacak olan illaki yaşanacaktır. Bilinmezliğin o soğuk ürpertisine bırak kendini; bazen bilmemek, bilmekten daha şifalıdır. Karışmalı insan; bir uzayıp bir kısalan gölgelerle zamanın akışına, rüzgârın serinliğine, denizin tuzuna ve dalgaların uğultusuna... Bazen de göçmen kuşların kanat sesine; mevsimlerin bile kendi döngüsünden caydığını gördüğün hâlde şu tabiatın aldanışına karışmalı.
?Aklın başındayken sevilip sevmediysen, aklın seni terk etmeden önce yaşamadıysan, şimdi bu "deli akılla" beklemek nafile. Pişmanlıkların paslı ray gıcırtısı gibi zihnine doluşurken bil ki, beklediğin o yolcu hiçbir zaman gelmeyecek. Gelecek olan bekletmez; konuşmak isteyen, kendisine yöneltilen soruları suskunlukla geçiştirmez.
?Beklemenin ağırlığı zamanın akışıyla değil, kalbinde bıraktığı izlerle ölçülür. Bu ağırlık, durgun suya bırakılmış bir taş gibi çöker duygularının en derinine. Vazgeçmeyi öğrenemeden tüketirsin ömrünü. Bu umarsız bekleyiş, zamanla en güzel duygularını öfkeye tahvil eder. İnançla çıktığın o yolda, belirsizliğin kolları arasında kaybolduğunu görürsün. Saatler erir, dakikalar un ufak olur ama yine de dağılmaz kalbinin o kurşun gibi ağırlığı.
Ah, benim umarsız bekleyişlerim... Olmayacağını bile bile kapıldığım aldanışlarım... Ah, benim deli aklım! Açık fikirlerim, üstü açık kaldı şimdi mezarda.
?Dünyadaki varlığım kapladığım kütle kadardım oysa, daha fazlasını hiçbir zaman hak görmedim kendime. Bu yüzden saymadım alıp verdiğim nefesleri; hesapsızca yaşadım, günübirlik kaçışlarla. Ömrümün terekesi şu masa örtüsündeki benim kadar inatçı çay lekesi ve kenarı sararmış şu fotoğraftan ibaret. Arkamdan beddua etmeyin, tutmaz; çünkü kaybedecek hiçbir şey bırakmadım geriye. Hatalarımın referanslarını, almaktan kaçındığım sorumlulukların istatistiklerini güncelleyip kapattım ben o sayfayı. Ha, bir de "adamdan saymadığım" suskunluklarım var tabii; onların verilerini de bizzat açık adresime ilintiledim.
?Kafam çok rahat bu aralar. Dümeni otomatiğe alıp tozlu bir sahneden seyrediyorum kendimi. Akışkan bir zeminin sabit sahne dekoru gibiyim. Klişeleri seviyorsanız; otogarda unutulmuş boş bir bavul da diyebilirsiniz bana. Ya da hayatın homojen dokusunda katılaşıp kendi gölgesine saplanıp kalmış, yosun tutmuş bir taş... Eskiler, “Su akar, yolunu bulur,” derlerdi. Cesaretimi toplayıp kendimi akışa bırakmalıyım; suyu çekilmiş nehir yataklarını henüz toplamadan eskiciler.
?Şimdilerde çok isteksizim, cesaretsizim, hareketsizim. Tüm "iz"lerimle yola koyulsam da üzerimdeki sevgisizliğin ağırlığı altında eziliyorum. Sevgisizlik... Harflerin arasına sıkıştırılmış dipsiz bir boşluk. Gözenekleri kapanmış, ışık sızdırmayan derin bir yara gibi. Bir çocuk saflığıyla beklerken büyümek yerine eksilmek; gözle görülmeyecek kadar küçülmek ve her görülmediğinde daha da görünmez olmayı dilemek... Tüm hatalarımın sebebidir çocukluğum; usulca fısıldamalıydı kulağıma kötülerin kazanacağını. Ben de böylece iyiliğe oynayıp kaptırmazdım tüm kartlarımı.
?Oysa sevme yetisi, kendini sevmekle başlar. Ama ben, “Öyle çok sevsem, öyle çok sevilsem,” derken aslında içten içe “O kadar büyük ki sevgisizliğim!” diye haykırıyormuşum meğer. Tüm sevme ve sevilme ihtimallerini kendi ellerimle boğazlayıp, dillere destan bir aşk hikâyesinde var olmayı dilerken... Böylesi beklentisi ve "eklentisi" yüksek olan bu Bekleyişin zamanla ete kemiğe işleyen derin bir yaraya dönüşmesine neden oldum.
?Neyse ki gönlümü "belki"lerle avutuyor, ruhumu ihtimallere alıştırıyorum. Ama aynaya her baktığımda yüzleşmek zorunda kaldığım "keşke"lerim var. Olasılıkları kapısız bir odaya hapsedip nasır tutmuş vedalardan koparıyorum dünleri. Zihnimin fırtınasına davet ettiğim "hâlâ olabilir"lerim var. Belirsiz zamanın sisi bir siluet gibi hafızama çökünce, beklemenin gölgesine küsüyor zihnimdeki labirentler. Beni yoran beklemek değil aslında; bu bekleyişin bir türlü nihayete erememesi. Yosun tutmuş havanın küf kokusunda, rüzgârın taşıdığı seslere tutunmak...
?Sabrın eşiğindeyim oysa.
Bıraksam hafiflemez yüküm, taşısam eksilmez. Bir mağara işçisinin sırtındaki taş gibi değil ki bu; damarlarımı büzüştüren, kalbimi sıkıştıran, sesimi taşa dönüştüren umutsuz bir bekleyiş. Ruhani ve nebatî. Ne öldürüyor ne de güçlendiriyor; sadece ağırlaştırıyor, süreğen bir delilik hâli.
?Bekliyorum; zamanı değil, kendimi tüketerek. Bekliyorum; gelecek olanı değil, kendimden gidişimi izleyerek. Gitmek, içimde masum kalan son şey. Dünyalar kadar sarılıp o yaralı çocuğa, gitmek kendimden... Gitmek, bekleyişin diriliğine gem vurmak. Geçmiş, dokunamayacağım kadar uzakta artık; unutamayacağım kadar da yakında. İlkel bir takvimin içinde günleri, ayları, yılları bilmeden; o bekleyişin mayasında yoğrulurken gitgide kabarıp çoğalan bir sancı bu. Her günün bir asır sayıldığı bu zaman diliminde yüzyıllar önce de bekliyordu insanlar, hâlâ bekliyorlar.
?Çünkü bazı bekleyişlerle vedalaşılmaz, bazı ölümler toprağa gömülmez. Çünkü yürüdüğün yol da sensin, beklediğin o yolcu da sen.
... hem çağırdığın hem de beklemenin o tozlu yollarında boğduğun...
Sevgi Dili
İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir.
Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir.
İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır.
?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir.
Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi-
bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur.
Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında.
?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir.
Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur.
?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır.
Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır.
Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir.
?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder.
Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez.
?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız.
İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız.
Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır.
Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır.
Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz.
Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.
"Demişti anam bana buz da olsan erime, kaldırdım dünyayı dertlerimin yerine"
?si=B0uI5v9cqri-wizV
Bozuk Saat
Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde.
Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.
Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.
Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.
-Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-
Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum.
Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım.
Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş.
Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu.
Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.
Evet, ben çağırdım onu.
O kim mi?
"Başı kalabalık" bir yalnızlık.
Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi.
-Kahraman dediysem hep kaybeden türden.-
Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan.
-Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar-
Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.
Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum.
Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum.
Meğer yanılmışım...
Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş.
Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış.
Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer.
Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım.
Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim.
Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi.
Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma:
“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında”
Ben o zamanın tam ortasındayım işte.
-Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.-
Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin.
Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi.
Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum.
Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."
Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak.
Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”.
Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.
Ama asıl muamma şu:
Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor?
Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi...
Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi?
Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı?
Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi?
Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara?
Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük.
Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk.
Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü.
Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız?
Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek.
Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi.
Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım.
Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım.
Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında.
Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim.
Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer.
İşte benim o,
Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen,
Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"
siz hiç uçsuz bucaksız
bir okyanusun ortasında
rotanızı kaybedip
öylece bakakaldınız mı yıldızlara
göğsünüzü yırtan o azgın dalgalarla
başa çıkıp da
dingin ruhunuzda kopan
fırtınayla alabora oldunuz mu
ve ıssız bir adaya vururken o enkazın kollarında
ebedî yalnızlığa battınız mı hiç
siz hiç
her gece yarısı
alaca baykuşlar öterken
elinizde kırık lambayla
sarp kayalıklarla bezenmiş bir dağa
tırmandınız mı
tam zirveye ulaştığınız o anda
yırtıcı bir siluet yapıştı mı eteklerinize
yavaş yavaş sizi çekerken derinliğine
üzerinize zifiri bir yorgan örtüp
sonsuz ve derin bir uykuya
daldınız mı hiç
siz hiç
yarınlarınızdan ödünç alıp
bugününüzü yamadınız mı
veresiye defteriniz dolduğunda
zamanın kapısında beklediniz mi
yaşanmamış günlerin sayfaları
bir bir koparken takviminizden
yarınlarınız savrulurken
hoyrat esen rüzgarın soluğunda
dününüzü saklasın diye
emanet edip vefalı toğrağa
ardınıza bile bakmadan kaçtınız mı hiç
siz hiç
taşlaşmış kalbinizin kabuğunu kırıp
söküp de yerlere attınız mı
yağan yağmur altında ıslatıp
kızgın kumlara serip kuruttunuz mu
akşam olunca parçalarınızı toplamayı
unutup
çöl ayazında kalan yüreğinizle çözüp bilinmezliğin sırlarını
bir tüy kadar hafif olup dolaştınız mı evreni
nihayet eve döndüğünüzde
ete kemiğe bürünmüş hâlinizle
bu alemde bir hiç olduğunu
anladınız mı
-tenin ölüm kokuyor zaman-
kimbilir
kaç baharın kanına bulaştı elin
ışıklı bir ok gelip delse kalbini
dağılır mı karanlığı bu devrin
inci düşse kirpiğine sarkıttan
uyanır mı Ashâb-ı Kehf
taş yatağından
yedi kat göklerden
yedi renk gün doğursan
tarihi yeniden yazar mı Şairi-i Azam
acılar zamanla dönüşür aşka
yokoluş yazılmış mı kalubelada
sır dolu zarflar bir bir açılır
yetinmeyi bilmeyen kalır ayazda
bir hisse aldıysan dost kervanından
cemre düşer kısmetine filizlenir can
-biliyorum-
senin mevsime aykırı bu kar;
beyaz bir hüzün çökmüş saçlarına.
çiçeklenmiş bakışların üşüyor,
kanatları kabarmış serçelerin
ıslak kirpiklerine sığınan canlar üşüyor.
zaman tennuresiyle süpürürken
ayaz kesiği gövdeni,
en mahrem yaraların acıyor.
bu gece uykuya dalarken
“şebiarusu” hatırla
ve bir derviş edasıyla
dön yüzünü göğe.
bilinmezliğe doğru bir devinim bu
teslim olmalısın tüm varlığınla yokluğa;
yok olmuşluğunla sonsuzluğun ufkuna.
zemheri seyrederken ölümünü,
sen evrenle olurken tek nefes
içecek son gülüşünü gece kana kana
ve bir bahar sabahı
günün ilk ışıkları doğarken
bir çoban çadırına
abıhayat olacak güneş
yosun tutmuş dallarına.