. ... . ki deniz suyu, köpük, bulanık burnumun ucu…;
ve sen bir yudum suyla niyetlenmiş, susuzluktan içi yangın yeri maşuk; çekip gittin gurbetinden sılana, hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi, sunamam sana bir cam kâse dolusu su şimdi, ki iç okyanus gözlerimin hayalini kana kana ki, dualarım, içini daha da kanatacak, bir kızıl gonca gül gibi…,
huzur esenli bir fecirde, çok yakın ve uyanıktım sana, ama bu gri sabahta çok uzaksın evet bana; ah;
iki yanı körpe çınar ağaçlarıyla bezeli, o atasız bulvarın çamur deryasına bulandığı gecede, ve ayaklarımın yere basmadığı bir demde, onca senelik yıkıntıdan, ve virâneden çıkmışlığın yürek gücüyle inerken yokuş aşağı, bildim ki; vaktinden çok sonra gelen meşkin, transandantal ve gizemli boyutlarını, seyridir; aşk…,
ki neden anlamak bu kadar zor ve hayat, bu kadar zor olmak zorunda mı, senkronize kederlerimiz ya hû;
ah kalbimin kamburu aşk, içimin güvesi…, ve üvey düşlerimin silsilesi sağlamlardan el almış efendisi, bırak beni; acının eşiğindeyim, telaşla düşüyorum maviden, oysa sen inatla, yüzümde susan nehre atıyorsun kendini, yalvarıyorum sana, kemirip bitir senden kalan ne varsa,
ki her sabah aynı ezan sesi geçerken uykumdan duasıdır kalbimin, ya rab, al bu sevdayı benden…, uyan mahmur yüreğim, ve sesin kısılana dek ağla şimdi..., ah; . ... .
. ... . ki sen gece yarısı uykundan uyanıp, yumulu gözlerinle, mısralarına heceler seçen sevdalısın…, esirgeme benden de, merhametle bakan gözlerini desem, kederli nazarlarını önüne düşürürsün, bahtı gibi kömür gözlüm, ay ışığına yakılmış bir sonat gibi, sarıl bana ey aşk, sarıl ve yarama dokun…, ki soğuk bir su içsem uzakta yâr üşür..., ve bir mektupsun o/ndan, duadan ötesin..., ah;
evet bir ah/sın sen, yekûnu simmsiy/ah bir ah, masumsun, ve dervişinim..., gözlerin bana derg/âh, fermanım elindeki padiş/ah,
kızıl lekesiyle bir garibe verilen kazağın, garipliği değildir; aşktan gayrısından soyunmak..., garipliği; kendi başına yaşayacak olmasındadır aşkını garibanın, buruk, münzevî ve tek...,
aşkı yordular dizelerde, yordular eziyet verdiler ona imge imge, aşk berraktır oysa bulanmaz, ve aşk uslanır bu dizeler uslanmaz, ki bilirim, aşk; dizelerle bulunmaz...,
rüzgâra boyun eğmeyen, yeşil başaklar gibi; darmadağınık ve dağ başlarındaki ağaçlar gibi tek başıma kalıyorum gittiğinde, kervan geçmez bir han oluyorum..., ah; . ... .
. ... . altında kaldığını sandığın çığın, ne denli nefesinle eriyip giden, kar tanecikleri olduğunu görerek, ov o karlarla, aşkın narkozu altında, uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki; daima yan çıktığımız benliğe vedamız, bir yeni selama merhaba olsun…, ve, hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız;
ki bilirsin, ellerimize tutuşturulmuş avuntular ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı…, zaaflara vedalar nasuh mertliğinde, merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı;
şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa, vardığım menzillerden biri de ey yâren, aşkta talepsiz olmaktı…; ama biliyorum, içgörünün tebliğini; benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i…, ve hakikatine ermek istemektir yakıcı olan özünde ortadaki, tüm medeniyet mefkûrelerinde, oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte…, ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur, anlıyor musun dilimi…,
ki dingin bir gölün sularında, nazlı nazlı süzülerek yüzen bir kuğu zarafetiyle, geldin ömrüme sen hekimlerin hekimi…,
bakışlarım bulanıktı, ve derinliğini su sarmaşıkları sarmıştı, sense yok diyordun gözlerime bakarak böyle bir renk, yok…; . ... .
. ... . düş düşü doğurur, artık sığmaz olur uykulara, ve ayrı gayrı şehirlerde azizim, göz kapaklarımız açılır kapanır; mevsim yaza döner…,
elleri boğum boğum bir çocuk uçurtma uçurur, ve mavi uçurtma, pamuk bir buluta aşık olur, yüzü kırış kırış bir adam erik toplar, bir nine eriği tuza banar, kalbi; yamamaktan yorulmuş bir iffetli dul, kabristan ziyaretinden çıkar…,
düş buya, bir ormanın içindeki mezarını bul dediğin, anacığım şiir yazar, ki garipsenmesin; böylesi özlemek ve böylesi sevmek…,
bir dağ ardındaki cevizin, en erişilmez dalına, as uykunu kalplerin tabîbi, tatlı bir rüya dolsun gözkapaklarına…,
ey aşk; soylu sevdalara yakışmaz yalandan kefen giymeler, varsın ipil ipil yağsın üstümüze firak, nasısa gezinirsin sen bu sakar taşranın, gül bahçelerinde sağnak sağnak, ah; . ... .
. ... . ey eylül; süzül de içime güz, üz beni yoksun... yine yok, ihtiyar bir deniz çalkalanır gözlerimde, ve aldığım her nefes kalbimin kayalarına çarpan köpük köpük su...,
bağrı dağlanmış al kırmızı gül; içine kapanık bütün yapraklarıyla ve mürefte rüzgârlarından mahrum, nefessiz ve bir kenarda sessizce, uçurum gözlerinden bakar kan çanağı mühür nazarlarla zeytin çağlasına, kanatları hüzün taşıyan, yazgısına deniz kabukları ve kalbi kırık çakıllar toplayan bir ana kuzusu düşer incir dalından ve babasının ciğerparesi bir melek ağlar mülke dökülen göz yaşlarıyla,
köpüklerin ufaladığı her gün, biraz daha, biraz daha, biraz daha hayat kumbarasına yılları atar, sen ve ben darda kalmış iki fukara yoksulsak yoksuluz, ama unutma; her uçurum bir ovaya sevdalıdır,
kalbinin kirpiklerini yolla bana sevgili, diyorumya ya hû yoksun..., necip halkım aşk dilenir allahtan, ki sen içime saplanan oksun..., ve astım saatleri kum saatine siyah bir urgan gibi ve yüreğimi batırıp çıkardım bugün hasrete, sisler içinde…, renksiz o saydam cama içimden fısıldadım, yok senin rengin…,
bakma bana öyle deniz gibi derin derin, sonsuzluk çağrılı, ve keder sandıklarını saklayıp saklayıp…, gönlümün üç perdeli hazinesi; yalnız en derinlere varan bilir kıymetini,
kavuştur ellerini dizlerinde ve baş parmakların yine aynı çemberi çizsin, ihrama girsin turuncu/kızıl gül ki yoksun…, ki esas beytull/ah olan, kalbinde aldığım her nefes, dalgınlığımı sulayan kurumuş pınarlarla bir gül goncası gibi hediyem olurdu sana...,
hasrete bata çıka bata çıka eylülümüz, şimdi sonbahar artığı ve küresel ısınmalı, dahası salgın üstüne salgınlı, bu kendine dargın çağa, hüzün mavisi yapraklar döküyor ah; . ... .
. ... . galaksilerin merkezi şu fena aleminin özünde patlayan, acılı yıldız...,
yaşam kadar yoksuldu aşk, ki sevda, yetinmiyor sevdayla..., ve artık melekler kırpıp tüylerini, noksan kanatlarla serpiştiriyor yıldız ölülerini boşluğa…,
kalbime yasladığım keman, büyülü tınısına metal kokular sızdırırken, incinmenin böylesi…, melek kalbinde patlayan acılı yıldız; ve kanayan dize, ah,
kıymetlim; bırak artık ses kayıtlı mesaj yollama, her sözcüğün, yüreğimin zırhına bir kara delik, son bulsun bu dara almalar, vur artık beni, en kanayan dizemden..., ah;
ki ab/şar çağıltısı ve su sesiydin kuytumda akan, künhüme vakıf hekim ırmağı…, ve şırıltısına kapadım gözlerimin kan çanağını; şelale hırsızı nazarın, yüksekten aşağı akan tepe taklak yaşamda, canımı yaktığından habersiz; çokluğunla…, hiç az düşkünün değildim ki senin, ve kabirde çürüyen en son tense, ömrümce taşırım, bakışının izlerini yüzümde…,
ah şimdi; herkes kendi yükünü taşısın, sonunda bölüştük kederi…, turuncu gülüm, turuncu gülüm, turuncu gülüm; nefe/ss/iz kalmış bir saat kapaklanıyor, acele vedamıza…, . ... .
. ... . ki dibi tutmuş bir kere akdeniz kokusunun dahi…, çukulatadan beklene dursun seretonin, harman yerindeki yanık tenin yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma, öyle mi…, tabi tabi bekleyelim, sirkecideki han hamallarının sırtındaki, küfe ip izlerinin helali olan, ayran aşı kadar, içimize aş olacak ha…, emekçilerin emekleri;
ara ki bulasın artık, yılan dilli kısaltmalarda o yaşama sevincini, kulağına fısıldasam ve bak alınma ama istanbul, nefesin anason ve uluorta döl bereketi kokuyor sokakların, egenin kucağına akıyor bakteri kominleri, gözlerimin tirilyesi, zeytinin karası, kokuşmuş ölüüüüüüüü sardalya, ve ha sendeki ben, ha bendeki sen din kardeşim, al sendeki beni, vur bendeki sana, karma karışık artık bizim mahalle, kördüğüm, ortaya tepside şöyle karışık yaptırıyoruz malum…,
ve çok kutuplu/kalp kaçağı, elektrik akımından cereyan alan ocaklarda, çingene sarmaşığı ve sırnaşık pişkin yüzsüzlükler…, yanık kozada erdemler ve mecalsiz kelebek olmaya, tırtıldan iyi niyetler…,
kabahatler olmuş birer piç ki sorma desen, kim bana diyor, diyor güzel kardeşim…, ve kimse haliyle nüfusuna almıyor; sittin senedir bitmeyen bakla takla devranı, yere bat e mi…,
örülmüş ağına düştük cümleten zehirli örümceğin, ki panzehir ne mi, ah ayol o da sorulur mu, aşk olsun; aşk elbet,
kimimiz var kendimizden başka diyerek…, öfkelerimiz en çok kendimize olmalı, bunu bilseydik hiç değilse keşke,
ah neredesin, korkuyla ümit arasında durmaya muktedir, muvazene/denge, neredesin irade ve karar kılmışlık ve kıyam mukavemeti, öz disiplin, ah; . ... .
. ... . gel gör ki neyleyim, o demle eş zamanlı, şu yağmalanmış dünyanın sahipsiz caddelerinde, önce adanmış, sonra ihaleci ve en sonunda da her şeye müsa/it olan haramzade kahpelerce, henüz tomurcuklanmış turuncu ve kızıl güllerin dalları ve hayatın baharındaki gençliğin yarınlara umutları kırılıyordu,
ki şimdi, umutsuz terkide, nasıl düşürmem yüzümü, mazlumları çığ gibi artan bu çağın, yürek dağlayan, kan merkezi kapılarında, ah; . ... .
. ... . soluk tebessümlü meczup sardunyalar kollarını sarkıtmış, pencerenden…, mahcûp ve yeniden doğuş umutlu nazarım, arka bahçede güllere ikindi suyu veren muştulu ve desturlu haline ilişirken, balkonuna asıyorum utangaç gülümsemeler, evet sana bakıyorum; görmüyor gibisin, ve bana bakıyorsun görmüyorum ki gözlerim âmâ, öyle demirden bir tül var ki aramızda, yetmiyor gücüm, bertarafa…,
şehirler bir film şeridi gibi geçiyor, kilometrelerce aramızdan ve, alnımızın ortasındaki yol çizgilerini saklıyoruz birbirimizden güya…, suskunluk çizgileri/çizikleri, sakınılmış muhabbet mesafeleri…, ve tırnakları kesiliyor yollara uzuyor saçları zamanın, boşluğa;
ve uyku, telaşla fırlıyor yatağından, geç kalınmış ömürler gibi…, takâtsiz tebessümler yüzümüzde ve bu kendimizden çektiğimiz, yok bir yokturluk sanatı o/nun zahir, . ... .
. ... . güzde terkedilmiş bir sahil kasabası kadar ıssızım... olduğun yerde, okyanus maviler içinde kal, siy/ah/ın hakikatine bürüneyim bense, ve bütün bir ömür, vuslata gönül düşürmemiş hasretinle ve kendi azığımla kavrulayım, ah;
çingene bir sarmaşık güldür hatıralar, insanın nefesini çemberini daraltan, sırnaşık ve yapma dedikçe yapan hayata tuzak, hayata kapan, yol ortası kurbanını şaşkın bırakan…,
oysa; çatallıydı dili vedanın, gelincik şurubum, kabarmış yüreğinle köpük köpük..., bir kızılcık şırası izisin çatlak dudaklarımda, sürüngen kalbimin gömlek değiştirmek için, saklandığı oyukta, pul pul, yalnızlığın en korkak demindeyim…, ah; . ... .
.
...
.
ki deniz suyu,
köpük,
bulanık burnumun ucu…;
ve sen bir yudum suyla niyetlenmiş,
susuzluktan içi yangın yeri maşuk;
çekip gittin gurbetinden sılana,
hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi,
sunamam sana bir cam kâse dolusu su şimdi,
ki iç okyanus gözlerimin hayalini kana kana ki,
dualarım,
içini daha da kanatacak,
bir kızıl gonca gül gibi…,
huzur esenli bir fecirde,
çok yakın ve uyanıktım sana,
ama bu gri sabahta çok uzaksın evet bana;
ah;
iki yanı körpe çınar ağaçlarıyla bezeli,
o atasız bulvarın çamur deryasına bulandığı gecede,
ve ayaklarımın yere basmadığı bir demde,
onca senelik yıkıntıdan,
ve virâneden çıkmışlığın yürek gücüyle
inerken yokuş aşağı, bildim ki;
vaktinden çok sonra gelen meşkin,
transandantal ve gizemli boyutlarını,
seyridir; aşk…,
ki neden anlamak bu kadar zor ve hayat,
bu kadar zor olmak zorunda mı,
senkronize kederlerimiz ya hû;
ah kalbimin kamburu aşk,
içimin güvesi…,
ve üvey düşlerimin
silsilesi sağlamlardan el almış efendisi,
bırak beni;
acının eşiğindeyim,
telaşla düşüyorum maviden,
oysa sen inatla,
yüzümde susan nehre atıyorsun kendini,
yalvarıyorum sana,
kemirip bitir senden kalan ne varsa,
ki her sabah aynı ezan sesi geçerken uykumdan
duasıdır kalbimin,
ya rab, al bu sevdayı benden…,
uyan mahmur yüreğim,
ve sesin kısılana dek ağla şimdi...,
ah;
.
...
.
.
...
.
ki sen gece yarısı uykundan uyanıp,
yumulu gözlerinle,
mısralarına heceler seçen sevdalısın…,
esirgeme benden de,
merhametle bakan gözlerini desem,
kederli nazarlarını önüne düşürürsün,
bahtı gibi kömür gözlüm,
ay ışığına yakılmış bir sonat gibi,
sarıl bana ey aşk,
sarıl ve yarama dokun…,
ki soğuk bir su içsem uzakta yâr üşür...,
ve
bir mektupsun o/ndan,
duadan ötesin...,
ah;
evet bir ah/sın sen,
yekûnu simmsiy/ah bir ah,
masumsun,
ve dervişinim...,
gözlerin bana derg/âh,
fermanım elindeki padiş/ah,
kızıl lekesiyle bir garibe verilen kazağın,
garipliği değildir;
aşktan gayrısından soyunmak...,
garipliği;
kendi başına yaşayacak olmasındadır aşkını
garibanın,
buruk, münzevî ve tek...,
aşkı yordular dizelerde, yordular
eziyet verdiler ona imge imge,
aşk berraktır oysa bulanmaz,
ve aşk uslanır bu dizeler uslanmaz,
ki bilirim, aşk;
dizelerle bulunmaz...,
rüzgâra boyun eğmeyen,
yeşil başaklar gibi; darmadağınık ve
dağ başlarındaki ağaçlar gibi
tek başıma kalıyorum gittiğinde,
kervan geçmez bir han oluyorum...,
ah;
.
...
.
.
...
.
altında kaldığını sandığın çığın,
ne denli nefesinle eriyip giden,
kar tanecikleri olduğunu görerek,
ov o karlarla,
aşkın narkozu altında,
uyuşturduğun vicdanını arkadaşım ki;
daima yan çıktığımız benliğe vedamız,
bir yeni selama merhaba olsun…,
ve,
hiç muhabbetten aciz kalmasın hayatlarımız;
ki bilirsin,
ellerimize tutuşturulmuş avuntular
ve oyuncakların hiçbiri tesellimiz olmadı…,
zaaflara vedalar nasuh mertliğinde,
merhabalarsa, diriltici kılabiliyorsa anlamlı;
şu beyanlarım deklarasyonum olsun ki insanlığa,
vardığım menzillerden biri de ey yâren,
aşkta talepsiz olmaktı…;
ama biliyorum,
içgörünün tebliğini;
benliği bilmek isteğidir kavuran o meşhur ben/i…,
ve hakikatine ermek istemektir yakıcı olan özünde
ortadaki, tüm medeniyet mefkûrelerinde,
oysa marifet eriyebilmek emelidir zerrelikte…,
ve tepeden tırnağa niyaza değer olan da budur,
anlıyor musun dilimi…,
ki dingin bir gölün sularında,
nazlı nazlı süzülerek yüzen
bir kuğu zarafetiyle,
geldin ömrüme sen hekimlerin hekimi…,
bakışlarım bulanıktı,
ve derinliğini su sarmaşıkları sarmıştı,
sense yok diyordun gözlerime bakarak
böyle bir renk, yok…;
.
...
.
.
...
.
düş düşü doğurur,
artık sığmaz olur uykulara,
ve ayrı gayrı şehirlerde azizim,
göz kapaklarımız açılır kapanır;
mevsim yaza döner…,
elleri boğum boğum bir çocuk uçurtma uçurur,
ve mavi uçurtma, pamuk bir buluta aşık olur,
yüzü kırış kırış bir adam erik toplar,
bir nine eriği tuza banar,
kalbi;
yamamaktan yorulmuş bir iffetli dul,
kabristan ziyaretinden çıkar…,
düş buya,
bir ormanın içindeki mezarını bul dediğin,
anacığım şiir yazar,
ki garipsenmesin;
böylesi özlemek ve
böylesi sevmek…,
bir dağ ardındaki cevizin,
en erişilmez dalına,
as uykunu kalplerin tabîbi,
tatlı bir rüya dolsun gözkapaklarına…,
ey aşk;
soylu sevdalara yakışmaz
yalandan kefen giymeler,
varsın ipil ipil yağsın üstümüze firak,
nasısa gezinirsin sen bu sakar taşranın,
gül bahçelerinde sağnak sağnak,
ah;
.
...
.
.
...
.
ey eylül;
süzül de içime güz, üz beni
yoksun... yine yok,
ihtiyar bir deniz çalkalanır gözlerimde,
ve aldığım her nefes
kalbimin kayalarına çarpan
köpük köpük su...,
bağrı dağlanmış al kırmızı gül;
içine kapanık bütün yapraklarıyla
ve mürefte rüzgârlarından mahrum,
nefessiz ve bir kenarda sessizce,
uçurum gözlerinden bakar kan çanağı
mühür nazarlarla zeytin çağlasına,
kanatları hüzün taşıyan, yazgısına
deniz kabukları ve kalbi kırık çakıllar
toplayan bir ana kuzusu düşer incir dalından
ve babasının ciğerparesi bir melek ağlar
mülke dökülen göz yaşlarıyla,
köpüklerin ufaladığı her gün,
biraz daha, biraz daha, biraz daha
hayat kumbarasına yılları atar,
sen ve ben darda kalmış
iki fukara yoksulsak yoksuluz,
ama unutma;
her uçurum bir ovaya sevdalıdır,
kalbinin kirpiklerini yolla bana sevgili,
diyorumya ya hû yoksun...,
necip halkım aşk dilenir allahtan,
ki sen içime saplanan oksun...,
ve astım saatleri kum saatine
siyah bir urgan gibi ve
yüreğimi batırıp çıkardım bugün
hasrete, sisler içinde…,
renksiz o saydam cama
içimden fısıldadım,
yok senin rengin…,
bakma bana öyle deniz gibi derin derin,
sonsuzluk çağrılı, ve keder sandıklarını
saklayıp saklayıp…,
gönlümün üç perdeli hazinesi;
yalnız en derinlere varan
bilir kıymetini,
kavuştur ellerini dizlerinde ve
baş parmakların yine aynı çemberi çizsin,
ihrama girsin turuncu/kızıl gül ki
yoksun…,
ki esas beytull/ah olan,
kalbinde aldığım her nefes,
dalgınlığımı sulayan kurumuş pınarlarla
bir gül goncası gibi hediyem olurdu sana...,
hasrete bata çıka bata çıka eylülümüz,
şimdi sonbahar artığı ve küresel ısınmalı,
dahası salgın üstüne salgınlı,
bu kendine dargın çağa,
hüzün mavisi yapraklar döküyor
ah;
.
...
.
.
...
.
galaksilerin merkezi şu fena aleminin
özünde patlayan,
acılı yıldız...,
yaşam kadar yoksuldu aşk,
ki sevda,
yetinmiyor sevdayla...,
ve artık melekler
kırpıp tüylerini,
noksan kanatlarla serpiştiriyor
yıldız ölülerini boşluğa…,
kalbime yasladığım keman,
büyülü tınısına metal kokular sızdırırken,
incinmenin böylesi…,
melek kalbinde patlayan acılı yıldız;
ve kanayan dize,
ah,
kıymetlim;
bırak artık ses kayıtlı mesaj yollama,
her sözcüğün,
yüreğimin zırhına bir kara delik,
son bulsun bu dara almalar,
vur artık beni,
en kanayan dizemden...,
ah;
ki ab/şar çağıltısı ve
su sesiydin kuytumda akan,
künhüme vakıf hekim ırmağı…,
ve şırıltısına kapadım gözlerimin kan çanağını;
şelale hırsızı nazarın,
yüksekten aşağı akan tepe taklak yaşamda,
canımı yaktığından habersiz; çokluğunla…,
hiç az düşkünün değildim ki senin,
ve kabirde çürüyen en son tense,
ömrümce taşırım,
bakışının izlerini yüzümde…,
ah şimdi;
herkes kendi yükünü taşısın,
sonunda bölüştük kederi…,
turuncu gülüm, turuncu gülüm, turuncu gülüm;
nefe/ss/iz kalmış bir saat kapaklanıyor,
acele vedamıza…,
.
...
.
.
...
.
ki dibi tutmuş bir kere
akdeniz kokusunun dahi…,
çukulatadan beklene dursun seretonin,
harman yerindeki yanık tenin
yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma,
öyle mi…,
tabi tabi bekleyelim,
sirkecideki han hamallarının sırtındaki,
küfe ip izlerinin helali olan,
ayran aşı kadar,
içimize aş olacak ha…,
emekçilerin emekleri;
ara ki bulasın artık,
yılan dilli kısaltmalarda o yaşama sevincini,
kulağına fısıldasam
ve bak alınma ama istanbul,
nefesin anason ve uluorta
döl bereketi kokuyor sokakların,
egenin kucağına akıyor bakteri kominleri,
gözlerimin tirilyesi,
zeytinin karası,
kokuşmuş ölüüüüüüüü sardalya,
ve ha sendeki ben,
ha bendeki sen din kardeşim,
al sendeki beni,
vur bendeki sana,
karma karışık artık bizim mahalle,
kördüğüm,
ortaya tepside şöyle karışık yaptırıyoruz malum…,
ve çok kutuplu/kalp kaçağı,
elektrik akımından cereyan alan ocaklarda,
çingene sarmaşığı ve sırnaşık
pişkin yüzsüzlükler…,
yanık kozada erdemler
ve mecalsiz kelebek olmaya,
tırtıldan iyi niyetler…,
kabahatler olmuş birer piç ki sorma desen,
kim bana diyor, diyor güzel kardeşim…,
ve kimse haliyle nüfusuna almıyor;
sittin senedir bitmeyen bakla takla devranı,
yere bat e mi…,
örülmüş ağına düştük cümleten zehirli örümceğin,
ki panzehir ne mi,
ah ayol o da sorulur mu,
aşk olsun; aşk elbet,
kimimiz var kendimizden başka diyerek…,
öfkelerimiz en çok kendimize olmalı,
bunu bilseydik hiç değilse keşke,
ah neredesin,
korkuyla ümit arasında durmaya muktedir,
muvazene/denge,
neredesin irade ve
karar kılmışlık
ve kıyam mukavemeti,
öz disiplin,
ah;
.
...
.
.
...
.
gel gör ki neyleyim,
o demle eş zamanlı,
şu yağmalanmış dünyanın sahipsiz caddelerinde,
önce adanmış, sonra ihaleci ve
en sonunda da her şeye müsa/it olan
haramzade kahpelerce,
henüz tomurcuklanmış
turuncu ve kızıl güllerin dalları
ve hayatın baharındaki gençliğin yarınlara umutları
kırılıyordu,
ki şimdi,
umutsuz terkide,
nasıl düşürmem yüzümü,
mazlumları çığ gibi artan bu çağın,
yürek dağlayan,
kan merkezi kapılarında,
ah;
.
...
.
.
...
.
soluk tebessümlü meczup sardunyalar
kollarını sarkıtmış,
pencerenden…,
mahcûp ve yeniden doğuş umutlu nazarım,
arka bahçede güllere ikindi suyu veren
muştulu ve desturlu haline ilişirken,
balkonuna asıyorum utangaç gülümsemeler,
evet sana bakıyorum;
görmüyor gibisin,
ve bana bakıyorsun görmüyorum
ki gözlerim âmâ,
öyle demirden bir tül var ki aramızda,
yetmiyor gücüm,
bertarafa…,
şehirler bir film şeridi gibi geçiyor,
kilometrelerce aramızdan ve,
alnımızın ortasındaki yol çizgilerini saklıyoruz
birbirimizden güya…,
suskunluk çizgileri/çizikleri,
sakınılmış muhabbet mesafeleri…,
ve tırnakları kesiliyor yollara
uzuyor saçları zamanın,
boşluğa;
ve uyku,
telaşla fırlıyor yatağından,
geç kalınmış ömürler gibi…,
takâtsiz tebessümler yüzümüzde
ve bu kendimizden çektiğimiz,
yok bir yokturluk sanatı o/nun zahir,
.
...
.
.
...
.
güzde terkedilmiş bir sahil kasabası kadar ıssızım...
olduğun yerde, okyanus maviler içinde kal,
siy/ah/ın hakikatine bürüneyim bense,
ve bütün bir ömür,
vuslata gönül düşürmemiş hasretinle ve
kendi azığımla kavrulayım,
ah;
çingene bir sarmaşık güldür hatıralar,
insanın nefesini çemberini daraltan,
sırnaşık ve yapma dedikçe yapan
hayata tuzak, hayata kapan,
yol ortası kurbanını şaşkın bırakan…,
oysa;
çatallıydı dili vedanın,
gelincik şurubum,
kabarmış yüreğinle
köpük köpük...,
bir kızılcık şırası izisin
çatlak dudaklarımda,
sürüngen kalbimin gömlek değiştirmek için,
saklandığı oyukta,
pul pul,
yalnızlığın en korkak demindeyim…,
ah;
.
...
.