Niye, bu ülkede ve başka ülkelerinde yeryüzünün, birşey bilenler, birşey öğrenenler ve anlayanlar birşeyleri giderek zalimleşiyor? Bilgi niye kabalaştırıyor bazılarını? Ve bir miktar kitap okuyanlar, peşpeşe üç filozofun, dört romancının, beş şairin, altı film yönetmeninin ismini sektirmeden sayabilenler, başparmaklarını aşağıya eğerek niye eziyorlar cılız ve cahil bedenlerimizi? Niye bilgi bu kadar soysuz, anlamak bu kadar kökensiz, öğrenmek bu kadar zalim?
İki kitap okuyup üç şiir yazan adam, mesela Anadolu'ya burun kıvırmaya başlıyor buralarda. Taşra illerinden gelen davetleri bir sineği kovar gibi geri çeviriyor bu adamlar. Neyi var ki Anadolu'nun? Nesini beğenmiyorsun be adam? Nedir bu muhacir zekanın hikmeti? Nedir bu kökensiz kibir? Kimsin sen? Hangi hakla ve nasıl bir vicdanla küçümsüyorsun bizim o tuttuğunu sarmalayan sevgimizi? Tarkovski'yi tartışmak mıdır sana göre 'insan olmak'? Ya da dil felsefesi, göstergebilim, hermonitik hakkında iki lafı biraraya getirince 'tanrı' mı oluyorsun sen? Zavallı... zavallı muhacir... zavallı burun... zavallı aydın...
Öyle mütekebbir, öyle tepeden bakan birşey ki bu ülkede bilgiden, bilmekten anlaşılan, çıldırıyor insaf, çıldırıyor toprak, çıldırıyor bu satırların yazarı. Yine bu satırların yazarı, bilgelik diye birşey hatırlıyor, iman diye birşey hatırlıyor, 'bütün insanlar eşit doğar' diye birşey hatırlıyor, 'eşref-i mahlukattır insan' diye birşey hatırlıyor. Ve hatırladığımız bütün bu şeyler, pipo dumanından ibaret bir kafanın faşizmi altında eziliyor her gün. Kibrin deterjanıyla beyazlatıran bilgi, soysuz sopsuz teoriler, bir takım masaların, bir takım kulüplerin dışına atıyor insanlığı. Ve o 'beyaz bilgi', 'bizim toprağın adamları' arasında bile hızla yayılan o 'sarhoş kafa', yığınlara bakıp, oy verenlere, cami yapanlara bakıp, 'yoz', 'cahil', 'köylü', 'yobaz', 'geri bırakılmış', 'adam olmaz' gibi yaftaları peşpeşe sıralıyor. Bizi peşpeşe vuruyor ve hatta yetinmeyip cılız kafalarımıza sıktıkları kurşunlarla, başparmaklarını sağa sola oynatarak bir böcek gibi eziyorlar kimliğimizi. Mideleri bulanıyor bu 'sözde aydın'ların gözlerimize baktıkça. Yanlarına otursak burunlarını tutuyorlar ve bir dakka sonra yerlerini değiştiriyorlar tiksinerek. Bizden nefret ediyorlar ve isimlerini değiştiriyorlar iki yazı yazdıktan sonra. Biz bilmediğimiz şeylerin içinde kıvranırken, onlar canavarlaşıyor bildiklerinden ötürü. Esrar ve ceset dumanlarıyla yaşıyorlar mahzenlerinde. Mahzenlerini giderek derinleştirip steril yani insansız yani bizsin hale getiriyorlar. Bu ne küstahlıktır böyle? Bu ne biçim bir beyaz ki, bütün kirlilerden daha kirli? Bu ne yabanlık, ne yabancılık? Sizi devekuşları tekmelesin, e mi. Sizi kunduzlar parçalasın. Anadolu kadar taş düşsün kafanıza. Kağıt gibi ezilen beyinlerinizle hava atın bundan böyle. Sizi gidi bilgili cahiller sizi.
Bir gün ansızın, yüreğinin en eski köşesi, uzun yılların gerisine saklanmış bir yara, bir hayal, bir fotoğraf bütün dehşetiyle fırlayıp öne, seni saçlarından tutarak büyük girdaplara doğru çeker. Bir vakitler ağlayamadığın bir aşka, belki on yıl sonra, bugün, iki damla yaş düşürürsün. Bir demli çay, bir simit ve bunların yanına iliştirilmiş bir paket sigara, seni bir fotoğraf karesinin içinden çıkarıp, geçmişin sisli, flu ve insanın içini kanatan kaldırımlarına atar. Bütün şiirlerde kaldırımları, bütün kaldırımlarda bir büyük şiiri ararsın. Ve aslında aradığın her şeyin içinde itiraf edilmemiş, sende gizlenmiş, itinayla saklanmış bir aşkın silueti dolaşır. Bir bıçağa benzeyen bu siluet, kalbinde açtığı deliği, sarhoş salınımlarla, her gün biraz daha genişletir. On yıl mesela, her gün biraz daha derinleşir acı ve her gün biraz daha derine gömerek onu, yeni yeni umutların ardına düşersin. Her yeni, o eski resmi biraz daha büyütür sadece. Ellerinden, gözlerinden, gövdenden, hayallerinden, işinden gücünden daha büyük olan bu resmi bir gün hiç taşıyamaz hale gelirsin ve yara bütün şiddetiyle patlar.
Lanetli bir aşk bu. Dokunduğu her şeyi yakan, her şeyi kocaman bir girdabın içine doğru çeken, mor, şekilsiz ve her şekle giren bir aşk. Geride sadece kül, sadece kül ve sadece kül bırakan bir şey benim anlattığım. Aslında anlatmak filan değil bu. Aksine, hiçbir şeyi anlatamamanın kızgınlığıyla ve geçmişte bir yerlerde doğru cümleleri kurmayı becerememiş bir adamın öfkesiyle konuşuyorum şu an. Bir insan, hayatının en büyük tokatlarını kendisine atar. O tokatların izi, birilerinin attığı gibi suratta değil, ruhun derinliklerindedir. Ve ruh ağır ağır, sinsi sinsi ve kimseye belli etmeden kanar. İki ayağının üzerinde sağlam durduğu zannedilen bir adam, mesela bu satırların yazarı, bir pelteye dönmüştür aslında ve bütün kemikleri kırılmış bir çığlığı yürek diye peşinden sürükler. Yürek diye gösterdiği şey, eprimiş, berkitilmiş, incinmiş ve dünyanın en kalabalık otobanının ortasına atıldığı için otomobiller tarafından parça parça edilmiş bir kedi ölüsüdür. Bir kedi ölüsüdür aşk.
Beyninin arka odalarına kilitlediğin masum bir hatırayla hiçbir yere varamazsın.
Ne sen masumsun artık, ne de o hatıra. Birbirinizi eriterek ve tüketerek harflerinizi, okunaksız bir yazıya dönüşürsünüz. Okunaksız yazıları seviyorsun elbet, biliyorum. Herkesten sakladığın bir labirentte tek başına dolaşmak gibi bir şey bu. Işıksız, pusulasız, haritasız kalmak güzeldir bazen. Ve hep ışıksız, hep pusulasız, hep haritasız kalmak da. Belki bu yüzden sevmiyorsun aydınlıktan bahsedenleri, gelecek güzel günleri anlatanları, kılavuzları, kılavuz gemileri, rehberleri. Belki bu yüzden ölüyorsun sen. Sıkışıp iki şeyin arasına, bir hatırayla bir gerçekliğin arasına sıkışıp, kağıt gibi oluyorsun. Kağıt gibi bakıyorsun gidenlere. Yol kenarına kaldırılmış bir ölünün üzerine serilmiş bir kaç parça kağıt gibi. 'Ben seni unutmak için sevmedim' diyor şarkı ve bundan başka her şeyi unutuyorsun. Her şey bu.
Hukuksuz yüreklerin ve haydut zihinlerin konuşma vaktidir artık. Zifiri gecedir varlığım. Ve sabah denilen hayal bir aldatmadır, bir hiledir, bir tuzaktır. Hayallerimizi, kolumuzu keser gibi keserek gövdemizden, uzak bir kara parçasına attık. Oyalansın modern çağ masallarıyla New York şehri sakinleri ve güzel salonlarda güzel filmler seyretsin Parisliler. Londra'da dans başlasın, Brüksel'de pazar kavgası. Biz hayallerimizin yerine kocaman kara taşlar koyarak ve silme gece, silme soğuk, silme ateş bir halde hukuk kitaplarını yırtalım gelin. Görgü kurallarını ve nezaket cümlelerini ve hitabet sanatını ve oy verme gerekçelerini kıralım birlikte. Vaatleri ve vaatlerin ardındaki yalanları ve yalanların ardındaki ödlekleri ve ödleklerin ardındaki korku imparatorluğunu devirelim bugün. Dağların ve soğuk suların ve sularda yıkanan kavruk yüzlerin hatrına devirelim hem de. Ve sorduklarında bize, sağlam gerekçelerimiz olmasın onlara göre. Mantık başka türlü işlesin ve bizim mantığımızla doğsun güneş. Bizim izahlarımızla tutulsun ay. Biz koyalım adını ayrılıkların. İhanetlerin. Ve zaferlerin.
Sen savaşmayı bilirsin hukuksuz yürek. Bilirsin inandıkların uğruna ölmeyi. Potansiyel suçlusun zaten caddelerde kollarını savura savura yürürken. Bu şehir seni sevmez. Ve sen bu şehri kalın bağırsağına dek bilirsin. Senden sakındıkları, gizledikleri, esirgedikleri her şeyi, yakılacak ve yağmalanacak her şeyi bilirsin. Bilirsin Kureyş kervanlarının geçtiği yolları. Gözlenecek ve kesilecek yolları bilirsin. Bir namlu gibi düşünmeyi öğrettiler bize. Ve namluya mermi sürülür gibi yaşadık hayatlarımızı. Nice aşklara ve nice yıkımlara tetik düşürdük. Kapıları çekip çıkarken alnından vurulmuş birşeyler kaldı geride. Hukuksuz ve kayıtsız doğduk. Bize şah damarımızdan daha yakın olana iman ettik sadece ve gözümüzü kırpmadan vurduk şah damarımızı ve şah damarından vurduk önümüze uzattıkları anlaşma metinleri. Anlaşmak istemiyoruz biz. Silahlarımızı bırakmaya niyetimiz yok. Zaten silah bırakmak, yüreğimizi ve bedenimizi de orada bırakmak anlamına gelir. Biz yüreksiz yaşayamayız. Ve düşmanın göğsündeki boşluğa bakarak atarız zafer çığlıklarını. Damarlarında kan dolaşmayanlar ve gözlerini soğutmuş olanlar ihanet çemberinde, düşmanımızdır bizim. Ve teslim olmalarına bile izin vermeyiz onların. Çünkü her teslimiyet bizi de teslim alır biraz.
Ey hukuksuz dil! Zakkum yürek! Yaralı hayat! Kara umut! Kopart zincirlerini bugün ve dümdüz edilmiş şehirlerin üstünde yürü. Aç kapılarını mapusanelerin, fabrikaların, okulların. Bırak kendini özgür ve hesapsız ve kayıtsız ve şartsız bir dünyanın arefesine. Bayram ilan ediyorum senin iki ayağın üzerinde doğrulduğun günü ve bir bulut ağlarken geçiyorsun bıçakların imtihanından. Bıçaklar düzgün konuşur ve sadıktır bizim elimizde olduğu sürece. İhanet etmez çelik ve sırtından saplanmadığı sürece bir bedene, kabulümüzdür. Dilimiz ve sesimizdir meydanlara düpedüz çıkan ve meydanlarda dimdik duran çocuklar. Onlar ki bayrak yerine yüreklerini taşırlar. Onlar ki ülke diye isyanlarını gösterirler. Onlar ki isimsiz ve birbirlerine sade kelimelerle seslenen kara bedenlerdir ki, ölmeyi ve öldürmeyi doğdukları gün öğrenirler. Biz doğduğumuz gün öğreniriz aşkı ve durulmaz önümüzde bir şeye yürek düşürürsek. Masaya yumruk vurur gibi ilan-ı aşk ederiz ve gerekirse gideriz masaya aklımızı koyarak. Başkasının aklına yer yok hayatımızda. Başkasının sözcükleriyle konuşma bizimle. Dümdüz ve dolambaçsız ve dar ve alt yazısız konuş. Ölmeye gidiyoruz çünkü. Fazla vaktimiz yok seni dinlemeye. Ya sen de gel, ya ebediyyen sus!
senin en güzel yerin sensizliğin başka birine hazır oluşun aynalarda bir gün başka uyanırsam yanında ya sen gitmişsin ya ben kaldım işte o zaman beni otuz yıl öldür otuz yerimden sürgüne gönder
elbet ben nesiyim bu hayatın ben bu aşkın Semud kavmiyim ne zaman sana üşüsem ateşin icadı geri alınır kim kalır içimizdeki saat dursa İçimdeki saat başka bir gidişin olsa seni yaşamak beni öldürür beni öldürdü kendi aklım benim aklım kimin aklı sen neyimsin benim hiç bitmeyen
seni bana kalp diye koymuşlar beni sana bir gidiş hazırlığı gittin ışıklar yandı içimde ışıklar söndü içimde gittin seni gittim ben aynalara bakarken aynalar seni sürdü ben seni öldüm
yeşil kalbim benim sarıdan ve maviden oluşmayan yeşil kalbim rehin bıraktım üstüne kustuğum toprakları gözlediğim incirler yarım durdu orada bir su kendi çoğuluna aktı bir kadın vazgeçti doğumdan kalbim beni dövmüyor artık
gitmek en güzel halidir gövdemin bunu bilmek aykırı bir damar beynimde unuttuklarım yüzünden seviyorum seni çok düşündüm ve uyanıp attım yüzümü şimdi sen taşıyor olmalısın gözlerimi ne çok şey unutmuşum ben böyle kalbim kendi sınırlarına yabancı
hiç nar yemediğimi hatırlıyorum hatırladığım son şey bu sen öncesi sen öncesi sanki bir adım vardı benim sanki diye konuşunca dil küsüyor kendimden öte birşeyim oluyorsun kaybolsak gideceksin ve bir hayvan mesela ben yarasını dişleyecek gözlerinde kalbim basmayı unuttuğumuz zil
ben bir fotoğrafı oğul belledim cebimde bir delilik ötesi yok ve hangi sen alnımı indirsem hangi sokağı dönsem ilk apartman kayıtsız şartsız isminle başlıyor gitmeli burdan bir gidişe gitmeli kalbim kuduz bir köpek
Mihnet ile Ektirdiğim Gülleri, Vardın Gittin Bir Soysuza Yoldurdun
Biz geliyoruz beyaz kafa; Şehirlerin kenarlarından, sokakların diplerinden, meydanların ücrasından kalkarak ayağa ve saçlarımızı en deli rüzgarlarda savurarak. ve ağzımızda kıvrak şarkılarla ve bir gelincik tarlasında yuvarlanır gibi ve tepeden tırnağa bir ateş halinde, biz geliyoruz. Dünyayı daha fazla sevmeye, insanı daha fazla anlamaya, hayatı daha fazla korumaya dogru koşuyoruz. Biz uçan kuşun, parlayan çiçeğin, sıcak ekmeğin ve gürül gürül akan ırmakların aşkıyız. Ve o kuş, o çiçek, o ekmek, o ırmaklar gelip şehrin ortasına saplayacaklar bıçaklarını ve bıçaklar Fırat kıyısındaki koyuna dahi adalet isteyecek. Ve hak sularını bulandıranlar, nokta kadar bir yer bile bulamayacaklar kalplerindeki karanlığı, kafalarındaki hesabı, ciğerlerindeki fiyatı saklamaya. Onların gözlerinde, dünyanın en derin çukurlarını bulacağız ve onlara baktığımızda yosunlu bir taşı kaldırmış gibi olacağız yerinden. Böcekler kaçışacak onların yüreklerinde ve fakat en ufak bir yer bulamayacaklar içlerindeki solucanları gizlemeye. Biz bir karanfil tarlası gibi ilerlerken aydınlığa, onlar, altı böcek cehennemi taşlar gibi kaçışacaklar zifiri karanlığa. Fakat yeryüzünde hiç bir karanlık yoktur malûmumuz olmayan. Sıcak küvetlerinde ve pahalı parfümlerinin içinde bulacağız onları ve suratlarına devasa yangınları haykıracağız.
Biz geliyoruz beyaz kafa; milyonlarca insanın kanıyla girilen sarhoşlukların şerefine kurulan zafer taklarını yer ile yeksan edeceğiz. Yer ile yeksan edeceğiz kızlarımızı kir çukurlarına gömen, oğullarımızı inançsızlık sularında boğan, babalarımızı utanç duvarlarına köle eden fildişi kuleleri ve o kulelerde hazırlanan bütün hesapları. Yukarlardan bakıp bakıp kesilen ahkamları ve bizi forsalaştıran, aşksız ve karanfilsiz bırakan bütün hükümleri yer ile yeksan edeceğiz. Hazine dairelerinize dalıp, gözünüzden bile sakladığınız altınları avuç avuç savurarak kocaman kahkahalar atacağız. Ufacık da olsa bir çöp kurtarmak için didinen beyaz bedeninize sarılıp dans edeceğiz sizinle. Siz kenar mahalle çocuklarından üttüğünüz bilyeleri kaybetmenin şokuyla delirirken, biz sizin deli gözlerinize bakıp şarkılar söyleyeceğiz. Mutfaklarınızı yağmalayacak ve kilerlerinizdeki etle bütün şehri doyuracağız. Canınıza ve mahreminize halel gelmeyecek ama ümüğümüzden kopardığımız her lokmayı geri isteyecegiz. Ve dev ateşler yakıp şehrin ortasında, göğü aydınlatan yalımlarla güreşeceğiz.
Biz geliyoruz beyaz kafa; uzamış sakallarımız ve dünyanın en güzel hayvanına benzeyen gözlerimizle geliyoruz. 'İşte karanlık' diye işaretleyip, keskin nişancılara hedef kıldığınız kalplerimizi söküp avuçlarımıza aldık. Alnımızı esmer buğdaylar hışırtısıyla yıkayıp, saçlarımızı sabah namazlarına savurduk. Sen fildişi kulelerde havyara, kuşkonmaza ve lakerdaya uzanırken, biz aczin ve yokluğun içinde kocaman aşklar körükledik ve o aşklardan demir gibi çocuklar edindik. O çocuklar ki meydanlara bir vaha serinliğiyle girip, ince kumaştan mendiller gibi dolaşacaklar. O çocuklar ki arkalarına konakları alıp hatıra resimleri çektirecekler şehrin her yerinde. Şehir, surlarına bayrak diktikten sonra sırtı sıvazlanıp köyüne geri gönderilen Ulubatlı Hasanlar'ın olacak. Şehri, örselendikçe kokusu güzelleşen bir gül gibi cebimize koyacağız. Ve akşamları evimize götüreceğiz gülü. Masamıza yerleştirip önünde sade yemekler yiyecegiz. Büyüyen çocuklarımızdan arta kalan elbiseler giydireceğiz ona. Odalarımızda büyüyüp bizim gibi kokacak. şehir bizim olacak, biz şehrin.
kimse benimle konuşmuyor, konuşsa da istediğim gibi dinlemiyor. artık bu deftere yazacağım. cânım insanlar diyor, sonunda bana bunu da yapkınız ya. kelime kelime değil ama mealen böyle başlıyor günlüğüne.
evet oğuzun cânı insanlar ona bunu yaptınız ya beter olun. ve dediği gibi: bat dünya bat.
dostoyevskinin muhteşem romanı. ondan iki kısa alıntı:
yaşamı seviyorum, çok seviyorum; öyle ki bu kadarı da çirkin kaçıyor.
hiçbir şey anlamıyorum, anlamak da istemiyorum. anlamamaya karar vereli çok oluyor. gerçeklerin yanında kalmalıyım ben. ne zaman birşeyleri anlamaya başlasam gerçeğe ihanet etmem gerekiyor hemen.
Benim Oğlum Bina Okur
Niye, bu ülkede ve başka ülkelerinde yeryüzünün, birşey bilenler, birşey öğrenenler ve anlayanlar birşeyleri giderek zalimleşiyor? Bilgi niye kabalaştırıyor bazılarını? Ve bir miktar kitap okuyanlar, peşpeşe üç filozofun, dört romancının, beş şairin, altı film yönetmeninin ismini sektirmeden sayabilenler, başparmaklarını aşağıya eğerek niye eziyorlar cılız ve cahil bedenlerimizi? Niye bilgi bu kadar soysuz, anlamak bu kadar kökensiz, öğrenmek bu kadar zalim?
İki kitap okuyup üç şiir yazan adam, mesela Anadolu'ya burun kıvırmaya başlıyor buralarda. Taşra illerinden gelen davetleri bir sineği kovar gibi geri çeviriyor bu adamlar. Neyi var ki Anadolu'nun? Nesini beğenmiyorsun be adam? Nedir bu muhacir zekanın hikmeti? Nedir bu kökensiz kibir? Kimsin sen? Hangi hakla ve nasıl bir vicdanla küçümsüyorsun bizim o tuttuğunu sarmalayan sevgimizi? Tarkovski'yi tartışmak mıdır sana göre 'insan olmak'? Ya da dil felsefesi, göstergebilim, hermonitik hakkında iki lafı biraraya getirince 'tanrı' mı oluyorsun sen? Zavallı... zavallı muhacir... zavallı burun... zavallı aydın...
Öyle mütekebbir, öyle tepeden bakan birşey ki bu ülkede bilgiden, bilmekten anlaşılan, çıldırıyor insaf, çıldırıyor toprak, çıldırıyor bu satırların yazarı. Yine bu satırların yazarı, bilgelik diye birşey hatırlıyor, iman diye birşey hatırlıyor, 'bütün insanlar eşit doğar' diye birşey hatırlıyor, 'eşref-i mahlukattır insan' diye birşey hatırlıyor. Ve hatırladığımız bütün bu şeyler, pipo dumanından ibaret bir kafanın faşizmi altında eziliyor her gün. Kibrin deterjanıyla beyazlatıran bilgi, soysuz sopsuz teoriler, bir takım masaların, bir takım kulüplerin dışına atıyor insanlığı. Ve o 'beyaz bilgi', 'bizim toprağın adamları' arasında bile hızla yayılan o 'sarhoş kafa', yığınlara bakıp, oy verenlere, cami yapanlara bakıp, 'yoz', 'cahil', 'köylü', 'yobaz', 'geri bırakılmış', 'adam olmaz' gibi yaftaları peşpeşe sıralıyor. Bizi peşpeşe vuruyor ve hatta yetinmeyip cılız kafalarımıza sıktıkları kurşunlarla, başparmaklarını sağa sola oynatarak bir böcek gibi eziyorlar kimliğimizi. Mideleri bulanıyor bu 'sözde aydın'ların gözlerimize baktıkça. Yanlarına otursak burunlarını tutuyorlar ve bir dakka sonra yerlerini değiştiriyorlar tiksinerek. Bizden nefret ediyorlar ve isimlerini değiştiriyorlar iki yazı yazdıktan sonra. Biz bilmediğimiz şeylerin içinde kıvranırken, onlar canavarlaşıyor bildiklerinden ötürü. Esrar ve ceset dumanlarıyla yaşıyorlar mahzenlerinde. Mahzenlerini giderek derinleştirip steril yani insansız yani bizsin hale getiriyorlar. Bu ne küstahlıktır böyle? Bu ne biçim bir beyaz ki, bütün kirlilerden daha kirli? Bu ne yabanlık, ne yabancılık? Sizi devekuşları tekmelesin, e mi. Sizi kunduzlar parçalasın. Anadolu kadar taş düşsün kafanıza. Kağıt gibi ezilen beyinlerinizle hava atın bundan böyle. Sizi gidi bilgili cahiller sizi.
Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim
Bir gün ansızın, yüreğinin en eski köşesi, uzun yılların gerisine saklanmış bir yara, bir hayal, bir fotoğraf bütün dehşetiyle fırlayıp öne, seni saçlarından tutarak büyük girdaplara doğru çeker. Bir vakitler ağlayamadığın bir aşka, belki on yıl sonra, bugün, iki damla yaş düşürürsün. Bir demli çay, bir simit ve bunların yanına iliştirilmiş bir paket sigara, seni bir fotoğraf karesinin içinden çıkarıp, geçmişin sisli, flu ve insanın içini kanatan kaldırımlarına atar. Bütün şiirlerde kaldırımları, bütün kaldırımlarda bir büyük şiiri ararsın. Ve aslında aradığın her şeyin içinde itiraf edilmemiş, sende gizlenmiş, itinayla saklanmış bir aşkın silueti dolaşır. Bir bıçağa benzeyen bu siluet, kalbinde açtığı deliği, sarhoş salınımlarla, her gün biraz daha genişletir. On yıl mesela, her gün biraz daha derinleşir acı ve her gün biraz daha derine gömerek onu, yeni yeni umutların ardına düşersin. Her yeni, o eski resmi biraz daha büyütür sadece. Ellerinden, gözlerinden, gövdenden, hayallerinden, işinden gücünden daha büyük olan bu resmi bir gün hiç taşıyamaz hale gelirsin ve yara bütün şiddetiyle patlar.
Lanetli bir aşk bu. Dokunduğu her şeyi yakan, her şeyi kocaman bir girdabın içine doğru çeken, mor, şekilsiz ve her şekle giren bir aşk. Geride sadece kül, sadece kül ve sadece kül bırakan bir şey benim anlattığım. Aslında anlatmak filan değil bu. Aksine, hiçbir şeyi anlatamamanın kızgınlığıyla ve geçmişte bir yerlerde doğru cümleleri kurmayı becerememiş bir adamın öfkesiyle konuşuyorum şu an. Bir insan, hayatının en büyük tokatlarını kendisine atar. O tokatların izi, birilerinin attığı gibi suratta değil, ruhun derinliklerindedir. Ve ruh ağır ağır, sinsi sinsi ve kimseye belli etmeden kanar. İki ayağının üzerinde sağlam durduğu zannedilen bir adam, mesela bu satırların yazarı, bir pelteye dönmüştür aslında ve bütün kemikleri kırılmış bir çığlığı yürek diye peşinden sürükler. Yürek diye gösterdiği şey, eprimiş, berkitilmiş, incinmiş ve dünyanın en kalabalık otobanının ortasına atıldığı için otomobiller tarafından parça parça edilmiş bir kedi ölüsüdür. Bir kedi ölüsüdür aşk.
Beyninin arka odalarına kilitlediğin masum bir hatırayla hiçbir yere varamazsın.
Ne sen masumsun artık, ne de o hatıra. Birbirinizi eriterek ve tüketerek harflerinizi, okunaksız bir yazıya dönüşürsünüz. Okunaksız yazıları seviyorsun elbet, biliyorum. Herkesten sakladığın bir labirentte tek başına dolaşmak gibi bir şey bu. Işıksız, pusulasız, haritasız kalmak güzeldir bazen. Ve hep ışıksız, hep pusulasız, hep haritasız kalmak da. Belki bu yüzden sevmiyorsun aydınlıktan bahsedenleri, gelecek güzel günleri anlatanları, kılavuzları, kılavuz gemileri, rehberleri. Belki bu yüzden ölüyorsun sen. Sıkışıp iki şeyin arasına, bir hatırayla bir gerçekliğin arasına sıkışıp, kağıt gibi oluyorsun. Kağıt gibi bakıyorsun gidenlere. Yol kenarına kaldırılmış bir ölünün üzerine serilmiş bir kaç parça kağıt gibi. 'Ben seni unutmak için sevmedim' diyor şarkı ve bundan başka her şeyi unutuyorsun. Her şey bu.
Yüreğime prangalar vursunlar
Hukuksuz yüreklerin ve haydut zihinlerin konuşma vaktidir artık. Zifiri gecedir varlığım. Ve sabah denilen hayal bir aldatmadır, bir hiledir, bir tuzaktır. Hayallerimizi, kolumuzu keser gibi keserek gövdemizden, uzak bir kara parçasına attık. Oyalansın modern çağ masallarıyla New York şehri sakinleri ve güzel salonlarda güzel filmler seyretsin Parisliler. Londra'da dans başlasın, Brüksel'de pazar kavgası. Biz hayallerimizin yerine kocaman kara taşlar koyarak ve silme gece, silme soğuk, silme ateş bir halde hukuk kitaplarını yırtalım gelin. Görgü kurallarını ve nezaket cümlelerini ve hitabet sanatını ve oy verme gerekçelerini kıralım birlikte. Vaatleri ve vaatlerin ardındaki yalanları ve yalanların ardındaki ödlekleri ve ödleklerin ardındaki korku imparatorluğunu devirelim bugün. Dağların ve soğuk suların ve sularda yıkanan kavruk yüzlerin hatrına devirelim hem de. Ve sorduklarında bize, sağlam gerekçelerimiz olmasın onlara göre. Mantık başka türlü işlesin ve bizim mantığımızla doğsun güneş. Bizim izahlarımızla tutulsun ay. Biz koyalım adını ayrılıkların. İhanetlerin. Ve zaferlerin.
Sen savaşmayı bilirsin hukuksuz yürek. Bilirsin inandıkların uğruna ölmeyi. Potansiyel suçlusun zaten caddelerde kollarını savura savura yürürken. Bu şehir seni sevmez. Ve sen bu şehri kalın bağırsağına dek bilirsin. Senden sakındıkları, gizledikleri, esirgedikleri her şeyi, yakılacak ve yağmalanacak her şeyi bilirsin. Bilirsin Kureyş kervanlarının geçtiği yolları. Gözlenecek ve kesilecek yolları bilirsin. Bir namlu gibi düşünmeyi öğrettiler bize. Ve namluya mermi sürülür gibi yaşadık hayatlarımızı. Nice aşklara ve nice yıkımlara tetik düşürdük. Kapıları çekip çıkarken alnından vurulmuş birşeyler kaldı geride. Hukuksuz ve kayıtsız doğduk. Bize şah damarımızdan daha yakın olana iman ettik sadece ve gözümüzü kırpmadan vurduk şah damarımızı ve şah damarından vurduk önümüze uzattıkları anlaşma metinleri. Anlaşmak istemiyoruz biz. Silahlarımızı bırakmaya niyetimiz yok. Zaten silah bırakmak, yüreğimizi ve bedenimizi de orada bırakmak anlamına gelir. Biz yüreksiz yaşayamayız. Ve düşmanın göğsündeki boşluğa bakarak atarız zafer çığlıklarını. Damarlarında kan dolaşmayanlar ve gözlerini soğutmuş olanlar ihanet çemberinde, düşmanımızdır bizim. Ve teslim olmalarına bile izin vermeyiz onların. Çünkü her teslimiyet bizi de teslim alır biraz.
Ey hukuksuz dil! Zakkum yürek! Yaralı hayat! Kara umut! Kopart zincirlerini bugün ve dümdüz edilmiş şehirlerin üstünde yürü. Aç kapılarını mapusanelerin, fabrikaların, okulların. Bırak kendini özgür ve hesapsız ve kayıtsız ve şartsız bir dünyanın arefesine. Bayram ilan ediyorum senin iki ayağın üzerinde doğrulduğun günü ve bir bulut ağlarken geçiyorsun bıçakların imtihanından. Bıçaklar düzgün konuşur ve sadıktır bizim elimizde olduğu sürece. İhanet etmez çelik ve sırtından saplanmadığı sürece bir bedene, kabulümüzdür. Dilimiz ve sesimizdir meydanlara düpedüz çıkan ve meydanlarda dimdik duran çocuklar. Onlar ki bayrak yerine yüreklerini taşırlar. Onlar ki ülke diye isyanlarını gösterirler. Onlar ki isimsiz ve birbirlerine sade kelimelerle seslenen kara bedenlerdir ki, ölmeyi ve öldürmeyi doğdukları gün öğrenirler. Biz doğduğumuz gün öğreniriz aşkı ve durulmaz önümüzde bir şeye yürek düşürürsek. Masaya yumruk vurur gibi ilan-ı aşk ederiz ve gerekirse gideriz masaya aklımızı koyarak. Başkasının aklına yer yok hayatımızda. Başkasının sözcükleriyle konuşma bizimle. Dümdüz ve dolambaçsız ve dar ve alt yazısız konuş. Ölmeye gidiyoruz çünkü. Fazla vaktimiz yok seni dinlemeye. Ya sen de gel, ya ebediyyen sus!
SENİ BANA KALP DİYE KOYMUŞLAR
senin en güzel yerin sensizliğin
başka birine hazır oluşun aynalarda
bir gün başka uyanırsam yanında
ya sen gitmişsin ya ben kaldım
işte o zaman beni otuz yıl öldür
otuz yerimden sürgüne gönder
elbet ben nesiyim bu hayatın
ben bu aşkın Semud kavmiyim
ne zaman sana üşüsem
ateşin icadı geri alınır
kim kalır içimizdeki saat dursa
İçimdeki saat başka bir gidişin olsa
seni yaşamak beni öldürür
beni öldürdü kendi aklım
benim aklım kimin aklı
sen neyimsin benim hiç bitmeyen
seni bana kalp diye koymuşlar
beni sana bir gidiş hazırlığı
gittin ışıklar yandı içimde
ışıklar söndü içimde gittin
seni gittim ben aynalara bakarken
aynalar seni sürdü ben seni öldüm
Unuttuklarım Yüzünden
yeşil kalbim benim
sarıdan ve maviden oluşmayan yeşil kalbim
rehin bıraktım üstüne kustuğum toprakları
gözlediğim incirler yarım durdu orada
bir su kendi çoğuluna aktı
bir kadın vazgeçti doğumdan
kalbim beni dövmüyor artık
gitmek en güzel halidir gövdemin
bunu bilmek aykırı bir damar beynimde
unuttuklarım yüzünden seviyorum seni
çok düşündüm ve uyanıp attım yüzümü
şimdi sen taşıyor olmalısın gözlerimi
ne çok şey unutmuşum ben böyle
kalbim kendi sınırlarına yabancı
hiç nar yemediğimi hatırlıyorum
hatırladığım son şey bu sen öncesi
sen öncesi sanki bir adım vardı benim
sanki diye konuşunca dil küsüyor
kendimden öte birşeyim oluyorsun
kaybolsak gideceksin ve bir hayvan
mesela ben yarasını dişleyecek gözlerinde
kalbim basmayı unuttuğumuz zil
ben bir fotoğrafı oğul belledim
cebimde bir delilik ötesi yok
ve hangi sen alnımı indirsem
hangi sokağı dönsem ilk apartman
kayıtsız şartsız isminle başlıyor
gitmeli burdan bir gidişe gitmeli
kalbim kuduz bir köpek
kalbim ısırdı beni
ama kanayan sen!
Mihnet ile Ektirdiğim Gülleri,
Vardın Gittin Bir Soysuza Yoldurdun
Biz geliyoruz beyaz kafa; Şehirlerin kenarlarından, sokakların diplerinden, meydanların ücrasından kalkarak ayağa ve saçlarımızı en deli rüzgarlarda savurarak. ve ağzımızda kıvrak şarkılarla ve bir gelincik tarlasında yuvarlanır gibi ve tepeden tırnağa bir ateş halinde, biz geliyoruz. Dünyayı daha fazla sevmeye, insanı daha fazla anlamaya, hayatı daha fazla korumaya dogru koşuyoruz. Biz uçan kuşun, parlayan çiçeğin, sıcak ekmeğin ve gürül gürül akan ırmakların aşkıyız. Ve o kuş, o çiçek, o ekmek, o ırmaklar gelip şehrin ortasına saplayacaklar bıçaklarını ve bıçaklar Fırat kıyısındaki koyuna dahi adalet isteyecek. Ve hak sularını bulandıranlar, nokta kadar bir yer bile bulamayacaklar kalplerindeki karanlığı, kafalarındaki hesabı, ciğerlerindeki fiyatı saklamaya. Onların gözlerinde, dünyanın en derin çukurlarını bulacağız ve onlara baktığımızda yosunlu bir taşı kaldırmış gibi olacağız yerinden. Böcekler kaçışacak onların yüreklerinde ve fakat en ufak bir yer bulamayacaklar içlerindeki solucanları gizlemeye. Biz bir karanfil tarlası gibi ilerlerken aydınlığa, onlar, altı böcek cehennemi taşlar gibi kaçışacaklar zifiri karanlığa. Fakat yeryüzünde hiç bir karanlık yoktur malûmumuz olmayan. Sıcak küvetlerinde ve pahalı parfümlerinin içinde bulacağız onları ve suratlarına devasa yangınları haykıracağız.
Biz geliyoruz beyaz kafa; milyonlarca insanın kanıyla girilen sarhoşlukların şerefine kurulan zafer taklarını yer ile yeksan edeceğiz. Yer ile yeksan edeceğiz kızlarımızı kir çukurlarına gömen, oğullarımızı inançsızlık sularında boğan, babalarımızı utanç duvarlarına köle eden fildişi kuleleri ve o kulelerde hazırlanan bütün hesapları. Yukarlardan bakıp bakıp kesilen ahkamları ve bizi forsalaştıran, aşksız ve karanfilsiz bırakan bütün hükümleri yer ile yeksan edeceğiz. Hazine dairelerinize dalıp, gözünüzden bile sakladığınız altınları avuç avuç savurarak kocaman kahkahalar atacağız. Ufacık da olsa bir çöp kurtarmak için didinen beyaz bedeninize sarılıp dans edeceğiz sizinle. Siz kenar mahalle çocuklarından üttüğünüz bilyeleri kaybetmenin şokuyla delirirken, biz sizin deli gözlerinize bakıp şarkılar söyleyeceğiz. Mutfaklarınızı yağmalayacak ve kilerlerinizdeki etle bütün şehri doyuracağız. Canınıza ve mahreminize halel gelmeyecek ama ümüğümüzden kopardığımız her lokmayı geri isteyecegiz. Ve dev ateşler yakıp şehrin ortasında, göğü aydınlatan yalımlarla güreşeceğiz.
Biz geliyoruz beyaz kafa; uzamış sakallarımız ve dünyanın en güzel hayvanına benzeyen gözlerimizle geliyoruz. 'İşte karanlık' diye işaretleyip, keskin nişancılara hedef kıldığınız kalplerimizi söküp avuçlarımıza aldık. Alnımızı esmer buğdaylar hışırtısıyla yıkayıp, saçlarımızı sabah namazlarına savurduk. Sen fildişi kulelerde havyara, kuşkonmaza ve lakerdaya uzanırken, biz aczin ve yokluğun içinde kocaman aşklar körükledik ve o aşklardan demir gibi çocuklar edindik. O çocuklar ki meydanlara bir vaha serinliğiyle girip, ince kumaştan mendiller gibi dolaşacaklar. O çocuklar ki arkalarına konakları alıp hatıra resimleri çektirecekler şehrin her yerinde. Şehir, surlarına bayrak diktikten sonra sırtı sıvazlanıp köyüne geri gönderilen Ulubatlı Hasanlar'ın olacak. Şehri, örselendikçe kokusu güzelleşen bir gül gibi cebimize koyacağız. Ve akşamları evimize götüreceğiz gülü. Masamıza yerleştirip önünde sade yemekler yiyecegiz. Büyüyen çocuklarımızdan arta kalan elbiseler giydireceğiz ona. Odalarımızda büyüyüp bizim gibi kokacak. şehir bizim olacak, biz şehrin.
kimse benimle konuşmuyor, konuşsa da istediğim gibi dinlemiyor. artık bu deftere yazacağım. cânım insanlar diyor, sonunda bana bunu da yapkınız ya. kelime kelime değil ama mealen böyle başlıyor günlüğüne.
evet oğuzun cânı insanlar ona bunu yaptınız ya beter olun. ve dediği gibi: bat dünya bat.
postmodernizmin modernizm karşıtlarının ağzına çaldığı bir parmak bal mı?
hep söylerim, gece uyumayanlar tehlikelidir!
KARDAN ADAM
kömürden gözlerine
değince bir genç kızın bakışı
eridi yüreği
kardan adamın.
şairi hatırlamıyorum.
dostoyevskinin muhteşem romanı. ondan iki kısa alıntı:
yaşamı seviyorum, çok seviyorum; öyle ki bu kadarı da çirkin kaçıyor.
hiçbir şey anlamıyorum, anlamak da istemiyorum. anlamamaya karar vereli çok oluyor. gerçeklerin yanında kalmalıyım ben. ne zaman birşeyleri anlamaya başlasam gerçeğe ihanet etmem gerekiyor hemen.