pc nin başına oturduğum şu son iki saatte içtiğim 2.5 lt kola, 2.5 lt su ve 1 paket sigara dan doalyı midemin bir formata ihtiyacı var... ama mutluyum içmek adına bütün rekorları alt üst ettiimi için :)
Ateşin düştüğü yeri yakması, aynı ateşin düşmediği yerlere uğramayacağı anlamına gelmez, diyorsam, atasözü saymanıza gerek yok bunu, “eksik olan”ı söylemeye çalışıyorum sadece, bir de “fazla olan”ı... İnsanlık gibi, şiir gibi, şarkı gibi bir “şey”i belki de... Bu ovalarda sarıyla yeşil karışarak bir “mavi” olamamış, ova yerin dibine batmış, sarıyla yeşilin bir “mavi” olamayacak kadar aciz olduğu çoktan ortaya çıkmıştır. Sarıova, onlarca kez aşılmış, aşılırken duygu itibarıyla zedelenmiş, aşılırken aynı zamanda aşınmıştır. Çınarlar vardır, çınarların altları vardır ama çınaraltına ulaşmanın tadı yoktur, su vardır ama suyun sesini duymanın coşkusu
paylaşılamayacak kadar uzaktadır. Yaşlanmak arzusuyla yanıp tutuşan bir aşkla çınaraltına uzanırsınız ama sizin bir tatlı huzur almaya geldiğinizi anlayacak kimse oturmuyor artık burada. Ateş düşeceği yere düşmüş, herkes kendi kederiyle başbaşa kalmıştır. Yabancılık bıçak gibi saplanmıştır gecenin sırtına. Gecenin karnında doğmak istemeyen, sabah olmasın güneş doğmasın diye bağıran bir çocuk tepinmektedir ama, ölmüş bir geceyi kim kaldırabilir ayağa; kim uyandırabilir uyuyan bir arkadaşlığı; kim şiir bağışlar “ah”ı gitmiş “vah”ı kalmış masalara, hangi tanrı, hangi tufan? Sözün tükendiği yerde araya giren sessizliğin gındırık kapılarından şarkılar sızmazsa, hangi müneccim keşfedebilir yaşanmakta olan buhranları ipucu verilmezse...
Aşk bitince dönülecek köyün bir adı huzursa, öteki adı da annedir...
Dostluk bitince dönülecek köylerden biri babaysa, öteki de sudur ve ateştir ve topraktır, çünkü Şair'in* dediği doğrudur, çünkü “Hayat dört şeyle kaimdir” ve bu dört şeyden biri de babadır. Her tilkinin döneceği bir kürkçü dükkânı vardır ama, geri dönülen yerlerde ölümü beklemekten, eski fotoğraflarda yırtılmış zamanların hesabını tutmaktan başka çare yoktur; hatırlamanın, unutmamanın en acı hali oradadır, en acı ay orada, o eski sinemada, o eski limandadır...
Ay göktedir, çınarlar yerde, ay göktedir biz yerde. Gecenin kederli havasına bir melâl gibi dayanmayacaksa Ahmet Haşim, durup durup Yahya Kemal'in bahçesinden içeri dalınmayacaksa işimiz ne bizim o masalarda; ki şiirimizden başka zenginliğimiz yoktur, yoktur yazılarımızdan başka bırakacak mirasımız biz gidince burada kalacak olanlara...
Ada karanlık bir geleceğe gebedir, haritanın tek parça kalma olasılığı küçüktür, garantörler buradadır, burada kalacaktır, bayraklar çoğalacak, azalmayacaktır, falandır, filandır... Sarıova aşılmış, türküler de, şarkılar da söylenmiş, gidenler gitmiş, arkalarından döküştürülen sular işe yaramamıştır. Bir şey yapamamanın tortusu siyasete değil, şiire lâzımdır... Yeşil siyasete değil bize lâzımdır.
Aşk iki kişi arasında yaşanır ama seyircisi boldur. İki kişi arasında durup durup yeniden başlasa da, muhtemeldir, seyredenler yorgun düşer seyretmekten aynı filmi.
Sonuç olarak, demem şu ki, bu rıhtımda bir ayrılık vardır ve bu ayrılıkta mendil sallamak lükstür, bu ayrılığa mendil süstür, yabancılık geceyi baştan çıkarmış, yangında kurtarılması gereken kıymetli eşyalar çoktan yanmıştır...
Memleketin gidişatı neyse insanın gidişatı da odur, insanın gidişatı neyse memleket de odur. Bu durumda, herhangi bir siyasi çözüm gereksizdir, lükstür. Bu yazı “değersiz kılınan”a değerini yüklemek üzere yola çıkmış ve kendine değer biçerken, kendini sıfırla çarpmış bir kuştur, bu yazı “uç”tur, bu yazı suçtur...
Doğduğunuz, ama artık var olmayan ve sizin de var olmadığınız o yerde, kurtarılmaya değer hikâyelerin mevcudiyeti hatırayazma dürtünüze nasılsa destek verecek, bu dürtü edebiyatla hayat bulacak, metinler kerpiç evler nasıl kurulursa öyle kurulacak, olmayan yerler var olacak, hatırlayanlar, unutmayanlar, ister dalgalanacak, ister durulacaktır.
Orda bir köy varsa, uzakta, orada oturmasak da, yazının emri, şiirin kavliyle bizim olacaktır. Biz anlamasak da, yakınların uzaklığını yazı, uzakların yakınlığını, akrabalığın yabancılığını, yabancılığın akrabalığını yine yazı bize anlatacaktır...
Çocukluk evlerimizi yitirdikten sonra, yitiremeyeceğimiz ne kaldı ki, yitik bir adadan, olmayan bir ad'dan başka... Sona erdirmeye muktedir olduğumuz ne var kendi hayatımızdan başka...
Herkes gitsin, yalnız kalalım meyhanede. Alnımızdaki hattı yaşımızın matemi sansalar da olur sanmasalar da, her çizginin bir acı hicran yarasından açıldığını anlasalar da olur anlamasalar da.
Bir sesin peşinden sürüklenirkenki halim merhaba! O sesle ilk birleşirkenki halim merhaba!
Merhaba yabancılık, merhaba hakikat içindeki rüya, şirin yuva merhaba!
Doğduğumuz evin artık var olmadığı duygusundaki iğrençliği katlanılır kılan edebiyat, ebedi mutsuzluklardan ededi mutluluklar bağışlayan edebiyat, merhaba!
Kafka yüzünden kavga eden sevgililere, İsmet Özel şiiriyle kendinden geçen sevgililere, hepsine birden merhaba!
Ne evlerimiz oldu şimdi yokturlar, olmayan evlerimize merhaba!
Ne dostluklar gördük, irtifa kaybederek düştüler, düşenlere de düşlere de merhaba!
Kurtarılmaya değer hikâyeler vardır her enkazın altında, o mahcup ve o mahzun hikâyelerin mevcudiyetine merhaba!
en güzel koku :))
yani şimdi :)
pc nin başına oturduğum şu son iki saatte içtiğim 2.5 lt kola, 2.5 lt su ve 1 paket sigara dan doalyı midemin bir formata ihtiyacı var...
ama mutluyum içmek adına bütün rekorları alt üst ettiimi için :)
almodovar dedin de kötü eğitimi bulamadım ya..
BAZI AYRILIKLARDA MENDİL LÜKSTÜR
Ateşin düştüğü yeri yakması, aynı ateşin düşmediği yerlere uğramayacağı anlamına gelmez, diyorsam, atasözü saymanıza gerek yok bunu, “eksik olan”ı söylemeye çalışıyorum sadece, bir de “fazla olan”ı... İnsanlık gibi, şiir gibi, şarkı gibi bir “şey”i belki de...
Bu ovalarda sarıyla yeşil karışarak bir “mavi” olamamış, ova yerin dibine batmış, sarıyla yeşilin bir “mavi” olamayacak kadar aciz olduğu çoktan ortaya çıkmıştır. Sarıova, onlarca kez aşılmış, aşılırken duygu itibarıyla zedelenmiş, aşılırken aynı zamanda aşınmıştır. Çınarlar vardır, çınarların altları vardır ama çınaraltına ulaşmanın tadı yoktur, su vardır ama suyun sesini duymanın coşkusu
paylaşılamayacak kadar uzaktadır. Yaşlanmak arzusuyla yanıp tutuşan bir aşkla çınaraltına uzanırsınız ama sizin bir tatlı huzur almaya geldiğinizi anlayacak kimse oturmuyor artık burada. Ateş düşeceği yere düşmüş, herkes kendi kederiyle başbaşa kalmıştır. Yabancılık bıçak gibi saplanmıştır gecenin sırtına. Gecenin karnında doğmak istemeyen, sabah olmasın güneş doğmasın diye bağıran bir çocuk tepinmektedir ama, ölmüş bir geceyi kim kaldırabilir ayağa; kim uyandırabilir uyuyan bir arkadaşlığı; kim şiir bağışlar “ah”ı gitmiş “vah”ı kalmış masalara, hangi tanrı, hangi tufan? Sözün tükendiği yerde araya giren sessizliğin gındırık kapılarından şarkılar sızmazsa, hangi müneccim keşfedebilir yaşanmakta olan buhranları ipucu verilmezse...
Aşk bitince dönülecek köyün bir adı huzursa, öteki adı da annedir...
Dostluk bitince dönülecek köylerden biri babaysa, öteki de sudur ve ateştir ve topraktır, çünkü Şair'in* dediği doğrudur, çünkü “Hayat dört şeyle kaimdir” ve bu dört şeyden biri de babadır. Her tilkinin döneceği bir kürkçü dükkânı vardır ama, geri dönülen yerlerde ölümü beklemekten, eski fotoğraflarda yırtılmış zamanların hesabını tutmaktan başka çare yoktur; hatırlamanın, unutmamanın en acı hali oradadır, en acı ay orada, o eski sinemada, o eski limandadır...
Ay göktedir, çınarlar yerde, ay göktedir biz yerde. Gecenin kederli havasına bir melâl gibi dayanmayacaksa Ahmet Haşim, durup durup Yahya Kemal'in bahçesinden içeri dalınmayacaksa işimiz ne bizim o masalarda; ki şiirimizden başka zenginliğimiz yoktur, yoktur yazılarımızdan başka bırakacak mirasımız biz gidince burada kalacak olanlara...
Ada karanlık bir geleceğe gebedir, haritanın tek parça kalma olasılığı küçüktür, garantörler buradadır, burada kalacaktır, bayraklar çoğalacak, azalmayacaktır, falandır, filandır... Sarıova aşılmış, türküler de, şarkılar da söylenmiş, gidenler gitmiş, arkalarından döküştürülen sular işe yaramamıştır. Bir şey yapamamanın tortusu siyasete değil, şiire lâzımdır... Yeşil siyasete değil bize lâzımdır.
Aşk iki kişi arasında yaşanır ama seyircisi boldur. İki kişi arasında durup durup yeniden başlasa da, muhtemeldir, seyredenler yorgun düşer seyretmekten aynı filmi.
Sonuç olarak, demem şu ki, bu rıhtımda bir ayrılık vardır ve bu ayrılıkta mendil sallamak lükstür, bu ayrılığa mendil süstür, yabancılık geceyi baştan çıkarmış, yangında kurtarılması gereken kıymetli eşyalar çoktan yanmıştır...
Memleketin gidişatı neyse insanın gidişatı da odur, insanın gidişatı neyse memleket de odur. Bu durumda, herhangi bir siyasi çözüm gereksizdir, lükstür. Bu yazı “değersiz kılınan”a değerini yüklemek üzere yola çıkmış ve kendine değer biçerken, kendini sıfırla çarpmış bir kuştur, bu yazı “uç”tur, bu yazı suçtur...
Doğduğunuz, ama artık var olmayan ve sizin de var olmadığınız o yerde, kurtarılmaya değer hikâyelerin mevcudiyeti hatırayazma dürtünüze nasılsa destek verecek, bu dürtü edebiyatla hayat bulacak, metinler kerpiç evler nasıl kurulursa öyle kurulacak, olmayan yerler var olacak, hatırlayanlar, unutmayanlar, ister dalgalanacak, ister durulacaktır.
Orda bir köy varsa, uzakta, orada oturmasak da, yazının emri, şiirin kavliyle bizim olacaktır. Biz anlamasak da, yakınların uzaklığını yazı, uzakların yakınlığını, akrabalığın yabancılığını, yabancılığın akrabalığını yine yazı bize anlatacaktır...
Çocukluk evlerimizi yitirdikten sonra, yitiremeyeceğimiz ne kaldı ki, yitik bir adadan, olmayan bir ad'dan başka... Sona erdirmeye muktedir olduğumuz ne var kendi hayatımızdan başka...
Herkes gitsin, yalnız kalalım meyhanede. Alnımızdaki hattı yaşımızın matemi sansalar da olur sanmasalar da, her çizginin bir acı hicran yarasından açıldığını anlasalar da olur anlamasalar da.
Merhaba yazı, merhaba evim, dostluğum arkadaşlığım, aşkım merhaba!
Bir sesin peşinden sürüklenirkenki halim merhaba! O sesle ilk birleşirkenki halim merhaba!
Merhaba yabancılık, merhaba hakikat içindeki rüya, şirin yuva merhaba!
Doğduğumuz evin artık var olmadığı duygusundaki iğrençliği katlanılır kılan edebiyat, ebedi mutsuzluklardan ededi mutluluklar bağışlayan edebiyat, merhaba!
Kafka yüzünden kavga eden sevgililere, İsmet Özel şiiriyle kendinden geçen sevgililere, hepsine birden merhaba!
Ne evlerimiz oldu şimdi yokturlar, olmayan evlerimize merhaba!
Ne dostluklar gördük, irtifa kaybederek düştüler, düşenlere de düşlere de merhaba!
Kurtarılmaya değer hikâyeler vardır her enkazın altında, o mahcup ve o mahzun hikâyelerin mevcudiyetine merhaba!
FAİZE ÖZDEMİRCİLER
sen arabada kal :)))
oladabilir olmayadabilir :))) (ulan cm yılmz geldi yine aklıma ama neyse :))))
valla ben yassam böle yasardım :))
beni psikiyatritlere düşüren :))
bir yumruk yükselt
bir kanun kaçağını barındır
bir ateş yak
(bir şarkı söyle)
mazeretin var mı aşka çarpıyor kalbim bir başka sende böle sevsen keşke desen bana yaaaarrr..
bölemiydi bu şarkı :))