sıcak bi yaz gününü ikindiden sonra. bi yamacın dibinde dinleniyorum hava çok sakin dal kıpırdamıyor ama karşımdaki beş altı metre uzağımdaki kuru otların içinde bi kırık saz yaklaşık üç karış boyunda bi sağa bi sola sallanıyor hiç bişeyin kıpırdamadı o sakinlikte o otun sertçe kıpırdaması dikkatimi çekiyor. gidip bakıyorum sazın kırık olan son noktasında kibrit başı kadar siyah bi böcek ve onu sırtının kabuğu ile kafası arasından yani boynundan kıskacıyla sıkmış ve böceği sazdan koparmaya çalışan uzun ayaklı kızıl karınca.böcek can havli ile sazı iyice kavramış bırakmıyor başka gidecek yerde yok .öylece seyrediyorum ve içimden böcek karıncanın rızkı dedim hani hep belgesellerde seyrediyoruz vahşi hayvanlar. küçük yavru hayvanları avladığında bile doğanın dengesi deyip müdahale etmiyorlar ben de o görüntülerden etkilenmiş olmalıyım müdahale etmedim ve tam dönüp gidecekken benim gönlümde gelen merhamet hissi karıncanın damak ve miydesinden gelen histen dahamı az değerli deyiverdim içimden böceği karıncaya zarar vermeden kurtardım. ve o gün bedensel azalarımla gönlümün arasındaki farkları farkettim.
bundan yirmiüç yıl önceydi. sanıyorum 1988 yılıydı hakkarinin uludere ilçesinde askerdim tanin dağındaki bakım evinin güvenliği için bakım evinin tepelerine pusu atıyorduk hava kararmış beytüşabab tarafından vadinin içindeki yol adeta ışıktan bi nehir halini almıştı.bi ucu gözükmeyen bi araç konvoyu.yüzlerce kamyon geçmişti o gece.ve arabaların eksozlarından çıkan gürültü dinleme yapmamıza engel oluyordu buda bizi huzursuz ediyordu. çünkü gece duymak görmektir.tam 156 kamyon geçmiş ve bunlardan üçü o geceyi bizim bakım evinin önünde geçirmiş ti.tim komutanımızda gece yaz ayı olmasına rağmen dağda hava soğuk olduğu için kadın ve çocukları bizim koğuşa almış çocuklarda bütün yataklara işemişlerdi sabah geldiğimizde bütün yataklar ıslak :) hatta o gece bizim koguşta bide doğum gerçekleşmiş. ne kadar zor bi hayat değilmi.ölümden kaçarken hayata merhaba demek. sabahleyin erkenden de gitmişlerdi.ertesi gün bakım evinin arkasında ki yar dibinde bi sürü kalaşnikof mermisi bulmuştuk peşmergeler yanlarında getirdikleri mermileri atmıştılar. o zaman şöyle düşünmüştük onların çocuklarını ve annelerini gece soğukta kalmasınlar diye bakım evine almış olmamızdan dolayı kendilerini güvende hissetmişler ve artık bu mermilere ihtiyaçları olmadığını düşünmüş olmalılar.
uludere den gülyazı ya hareket ediyoruz çok hızlı ve acele. defalarca tv lerde gördüğüm hayri kozakçıoğlunu ilk defa orda görüyorum yanındada jandarma asayiş komutanı hulisi sayın var. kısa bi moladan sonra tekrar araçlara biniyoruz gülyazı dan ayrılıyoruz yemişliye doğru yine çok acele hareket ediyoruz sınır boyunca devam eden yolda.bi ara yoldan vadinin içine doğru giden yola sapıyoruz önümüzde vişne çürüğü bi doğan taksi var içinde kiler shp milletvekilleri imiş.ama onlar daha ileriye gidemiyorlar geçirmiyorlar. vadinin son noktasındaki buzdolabı gibi beyaz sınıtaşı görünüyor ve müthiş bi toz yükseliyor sınırın sıfır noktasına yaklaştıkça tozun neden kaynaklandığını anlıyoruz vadinin içi insanlar hayvan sürüleri katırlar askerler müthiş bi kalabalık sınırın öbür tarafından daki yamaçlardaki makilik arazinin içinden bi sürü insan hayvan sürüleri kadınlar çocuklar bize doğru geliyorlar. tam bi mahşer yeri. bi ara masvavi gök yüzünde kirli bi is dikkatimizi çekiyor kirli is göğe doğru yükselmiş sonrada ırak tarafındaki tepenin arka tarafına düşmüş tü. ırak askerleri sınıra doğru kaçan peşmergelerin üzerine havan mermisi atıyorlar. ölümden kaçan insanlar sınırı geçmek için var güçleriyle mücadale veriyorlardı. sürülerinide bırakmamış kimileri hayvanlarınıda yanında getirmişti mal canın yongası napsınlar. ve bu hayatta kalma yarışıydı ve bizde finiş cizgisi gibiydik. sınırın bizden tarafına geçen saddamın askerlerinden kurtuluyordu.kürtçe bilen arkadaşlarımız peşmergelerle konuşuyordular ve onların anlattıklarına göre gazla zehirliyormuş saddamın askerleri hatta o gaz insanda gülme hissi uyandırıyormuş ve öldürüyormuş. ve ilk defa hardal gazını orda duymuştum. bu nasıl insanlıktır hadi savaşta asker askere karşı kullanır savaştır bu ama çoluk çocuğu kadınları yaşlıları masum insanları öldürmek bu nasıl ola bilir bu nasıl bi alçaklıktır bi insan böyle bişeyi nasıl yapa bilir.
bugün hepimizin bildiği o vaşinton portakalları mutasyon sayesinde olmuştur. amerikada lafa portakalı bahçesindeki bi lafa ağacın dalındaki meyve gözünde gece nemiyle su taneciği birikir ve o su taneciği sabah güneş ışıklarıyla o gözün yapısını değiştirir ve o gözden doğan dalcık lafa ağacında olmasına rağmen lafa portakallarından farklı meyve yapmış ve bu gün bildiğimiz vaşinton portakalı ortayacıkmıştır. ve bütün dünyaya o tek gözden üretilmiş ve dağılmıştır.(bir nedenin sonuçlarının etkileri tekrar o nedenin nedeni olmuşsa artık bu bir döngüye dönüşmüş demektir ve kendi kendinin varlık sebebidir.ve isterseniz tavukmu yumurtadan cıktı yumurtamı tavuktan çıktı sorusuna bu mantıkla cevap araya bilirsiniz)
bundan yıllar önce. uluderede askerim.aylardan zemheri ayı.pusudayız. sanıyorum 1988,1989 kışı.öyle soğuk varki tükürsen yere düşmeden buz tutacak. zehir gibi bi hava. ay ışığında kar taneleri elmas gibi cığıl cığıl parlıyor. sabaha karşı tüm pusudaki arkadaşlarla kapalı mevziye yaktığımız ateşin çevresin de sohpet ederken günün ışımasını bekliyoruz. sohpet ediyoruz. bu esnada kapalı mevzimizin kapısına gerdiğimiz panço(bıranda gibi bi bez) dışarıdan bi hareketle part part diye ses cıkartıyor. hepimiz susuyoruz kimimiz silahına davranıyor. bu arada içimizden biri ya rüzgardır bu soğukta ateşin başında duramıyoruz dışarda ne olcek arkadaş diyor neyse sabah oldu hava aydınlanmaya başladığında mevziden çıktığımızda karın üzerinde kocaman ayak izlerini gördük. bu da neydi şimdi.arkadaşın biri ayı izi galiba dedi bu gece ayı gelmiş hani panço part part ettiği zaman ayı gelmiş dedi.içimizden biri ayı izi değil bu. ayının izi pençe olur bu pati görmüyormusunuz dedi. doğru bu pati iziydi. biri kurt izidir dedi. biri olurmu ya ben kurt izini gördüm kurt izi bukadar büyük olmaz kurt izinin iki hatta üç katı bu iz dedi. ben söze girdim aslan olacak değilya. afrikamı burası dedim. nese ne. konu kapandı. on yıllar sonra yaban tv diye bi tv açılmış seyrediyorum. anadoluda nesli tükenen hayvanlar. ve diyor ki anadolu kaplanı en son görüldüğü yer hakkarinin uludere ilçesi de bilmem kim isimli avcı tarafından vurulmuştur kürkü hala o kişlinin evindedir ve avcı ve postuyla güzel bi anadolu kaplanı postu. sanıyorum o gece mevzimizze gelen bi kaplandı ama ben bunu hiç bi zaman öğrenemiyeceğim.
ingiliz başbakanı churchıl bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir demiştir.adam haklıymış bakarsak buğünkü savaşların sebebine hep petrol için.bu mendebur petrol görünüşü hiç güzel bişey deyil ama onsuz bi yaşam da yok.ve google earth tı incelerken petrol bölgelerinin hep batı kısmındaki bölgeler volkanik aktivitenin olduğu bölgeler. suidi arabistan petrollerine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var hazar petrollerine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var teksas petrol bölgesine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var meksika körfezi petrol bölgesine bakıyorsunuz batı kısmında bi sürü yanardağ var venezuella petrol bölgesine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var bilmiyorum bu bi tesadüfmü.bu kadar tesadüf fazla bence.
size kargalarla ilgili bi anımı anlatmak istiyorum.sanıyorum orta okul çağlarındaydım bi gün traktörle bahçeye ilaç atmaya yollamıştı babam. ilaçlamanın hortumunu çıkartırken çevrede bi sürü karga olduğunu farkettim.kimisi tepemde uçuşuyor kimisi çevredeki büyük ceviz ağacının üstünde kimisi kavak ağaçlarında bulunuyordular.benden hiç ürkmemeleri ve çok kalabalık olarak çevremde bulunmaları dikatimi çekmiş ama bi manada verememiştim.ilaç atmaya başladığımda tepemde uçuşan yaklaşık 15 karga iyi ce alçalıyorlar sonra yeniden yükseliyorlardı buda neyin nesiydi şimdi. bazansa hep birlikte alçalıyor sonra içlerinden birkaçı kanatlarını kısıyor bana doğru dalış yapmaya başladıkların da iyice tedirgin olmuştum sanki kargalar bana savaş açmış gibiydiler.ben onlar bana doğru dalış yapmaya başladıkların da bende elimdeki ilaçlama tabancasını yukarıya onlara dorultuyordum. ve daha kalabalık gurup ceviz ağacının tepesinde cevizin taze sürgünlerini gagalarıyla kırıp kırıp atıyorlardı. bi ara ilaç atmayı bırakmayı düşündüm.sonra vaz geçtim baba ma ne dicektim kargalardan korktum o yüzden ilacı atamadımmı dicektim. sonra birden kendi tarlamdan beni kargaların kaçırdığını düşün düm ne demekti kendi tarlamdan kargaların beni kovalaması o an müthiş öfkelendim bi tüfeğim olsaydı hepsini öldürürdüm. fasulye sırıklarında bi tane sopa söktüm bi elime sopayı aldım bi elimde ilaçlamanın tabancası ilacı atm aya devam ettim ceviz ağaçların dan uzaklaştıkça kargaların saldırıları ve yaklaşmaları azaldı bi ara ceviz ağacının altındaki otların kıpırdadığını gördüm biraz yaklaşıp dikkatli baktığımda otların içinden domatez sıralarının arasına bi kanadını yerde sürükleyerek yürüyen bi karga gördüm. ve işte o anda ceviz ağacındaki tüm kargalar hep birden havalandı.tepemde uçmaya başladılar hemen uzaklaştım ceviz ağacının yanından ben uzaklaşınca onlarda sakinleştiler. ve kargaların neden böyle davrandıklarını anlamıştım. yaralı kargaya zarar vermemi önlemek için yapıyorlardı tüm bunları. onu korumak için yapıyorlardı aynı biz insanlar gibi. nasıl benim başımda bi tehlike olsa ailem beni nasıl korumaya çalışırsa kargalarda sevdiklerini korumaya çalışıyorlardı. yani onlarında aralarında sevgi bağı olmalıydı. işte o zaman tüm öfkem geçmişti saygı bile duymuştum kargalara. haftalarca o bahçeye gittiğimizde hep birkaç karganın çevredeki ağaçlarda olduğunu gördüm. hep beklediler o yaralı kargayı. picassonun guernica isimli tablosuna bakın orda sevgiyi zıttından bilin ve sevgiyi acıya döndüren ihtirası görün.ihtirasın başlangıcını bilin.
sıcak iklim kuşağından soğuk iklim kuşağına gidildikçe insan kalitesi artar soğuk bölgelerdende sıcak iklim bölgelerine gidildikçe insan kalitesi düşer ve bu düzenden de arablar nasibini almışlardır.iklim insan kalitesi üzerinde çok etkilidir.ve arablar bu yüzden petrol denizi üzerinde yaşarlar ama.refahı teknolajiyi yakalıyamazlar.
muhittin arabi derki: ezeli olan sonradan olma insandır.ebedi olan daimi-oluşumdur.(ezel evveldir. ebedi ise sonsuzluktur) bu yüzden ben ölümü bi bitiş olarak düşünmüyorum.
askerlik yaptığım dönemde tanin dağlarındayız.beytüşebap tarafında çatışma var ve bizde çatışmanın telsiz muhaberesini dinliyoruz. ve telsiz konuşmasında bi komutan diğer komutana komutanım çatışmada teskereci timi var.15 günleri var komutanım onları çatışmadan çekelim. artık aileleri onları kapıda biliyor komutanım diyor.bu konuşmayı dinlerken gözlerim yaşarmıştı hatırlarkende yaşarıyor işte.....
sıcak bi yaz gününü ikindiden sonra. bi yamacın dibinde dinleniyorum hava çok sakin dal kıpırdamıyor ama karşımdaki beş altı metre uzağımdaki kuru otların içinde bi kırık saz yaklaşık üç karış boyunda bi sağa bi sola sallanıyor hiç bişeyin kıpırdamadı o sakinlikte o otun sertçe kıpırdaması dikkatimi çekiyor. gidip bakıyorum sazın kırık olan son noktasında kibrit başı kadar siyah bi böcek ve onu sırtının kabuğu ile kafası arasından yani boynundan kıskacıyla sıkmış ve böceği sazdan koparmaya çalışan uzun ayaklı kızıl karınca.böcek can havli ile sazı iyice kavramış bırakmıyor başka gidecek yerde yok .öylece seyrediyorum ve içimden böcek karıncanın rızkı dedim hani hep belgesellerde seyrediyoruz vahşi hayvanlar. küçük yavru hayvanları avladığında bile doğanın dengesi deyip müdahale etmiyorlar ben de o görüntülerden etkilenmiş olmalıyım müdahale etmedim ve tam dönüp gidecekken benim gönlümde gelen merhamet hissi karıncanın damak ve miydesinden gelen histen dahamı az değerli deyiverdim içimden böceği karıncaya zarar vermeden kurtardım. ve o gün bedensel azalarımla gönlümün arasındaki farkları farkettim.
bundan yirmiüç yıl önceydi. sanıyorum 1988 yılıydı hakkarinin uludere ilçesinde askerdim tanin dağındaki bakım evinin güvenliği için bakım evinin tepelerine pusu atıyorduk hava kararmış beytüşabab tarafından vadinin içindeki yol adeta ışıktan bi nehir halini almıştı.bi ucu gözükmeyen bi araç konvoyu.yüzlerce kamyon geçmişti o gece.ve arabaların eksozlarından çıkan gürültü dinleme yapmamıza engel oluyordu buda bizi huzursuz ediyordu. çünkü gece duymak görmektir.tam 156 kamyon geçmiş ve bunlardan üçü o geceyi bizim bakım evinin önünde geçirmiş ti.tim komutanımızda gece yaz ayı olmasına rağmen dağda hava soğuk olduğu için kadın ve çocukları bizim koğuşa almış çocuklarda bütün yataklara işemişlerdi sabah geldiğimizde bütün yataklar ıslak :) hatta o gece bizim koguşta bide doğum gerçekleşmiş. ne kadar zor bi hayat değilmi.ölümden kaçarken hayata merhaba demek. sabahleyin erkenden de gitmişlerdi.ertesi gün bakım evinin arkasında ki yar dibinde bi sürü kalaşnikof mermisi bulmuştuk peşmergeler yanlarında getirdikleri mermileri atmıştılar. o zaman şöyle düşünmüştük onların çocuklarını ve annelerini gece soğukta kalmasınlar diye bakım evine almış olmamızdan dolayı kendilerini güvende hissetmişler ve artık bu mermilere ihtiyaçları olmadığını düşünmüş olmalılar.
uludere den gülyazı ya hareket ediyoruz çok hızlı ve acele. defalarca tv lerde gördüğüm hayri kozakçıoğlunu ilk defa orda görüyorum yanındada jandarma asayiş komutanı hulisi sayın var. kısa bi moladan sonra tekrar araçlara biniyoruz gülyazı dan ayrılıyoruz yemişliye doğru yine çok acele hareket ediyoruz sınır boyunca devam eden yolda.bi ara yoldan vadinin içine doğru giden yola sapıyoruz önümüzde vişne çürüğü bi doğan taksi var içinde kiler shp milletvekilleri imiş.ama onlar daha ileriye gidemiyorlar geçirmiyorlar. vadinin son noktasındaki buzdolabı gibi beyaz sınıtaşı görünüyor ve müthiş bi toz yükseliyor sınırın sıfır noktasına yaklaştıkça tozun neden kaynaklandığını anlıyoruz vadinin içi insanlar hayvan sürüleri katırlar askerler müthiş bi kalabalık sınırın öbür tarafından daki yamaçlardaki makilik arazinin içinden bi sürü insan hayvan sürüleri kadınlar çocuklar bize doğru geliyorlar. tam bi mahşer yeri. bi ara masvavi gök yüzünde kirli bi is dikkatimizi çekiyor kirli is göğe doğru yükselmiş sonrada ırak tarafındaki tepenin arka tarafına düşmüş tü. ırak askerleri sınıra doğru kaçan peşmergelerin üzerine havan mermisi atıyorlar. ölümden kaçan insanlar sınırı geçmek için var güçleriyle mücadale veriyorlardı. sürülerinide bırakmamış kimileri hayvanlarınıda yanında getirmişti mal canın yongası napsınlar. ve bu hayatta kalma yarışıydı ve bizde finiş cizgisi gibiydik. sınırın bizden tarafına geçen saddamın askerlerinden kurtuluyordu.kürtçe bilen arkadaşlarımız peşmergelerle konuşuyordular ve onların anlattıklarına göre gazla zehirliyormuş saddamın askerleri hatta o gaz insanda gülme hissi uyandırıyormuş ve öldürüyormuş. ve ilk defa hardal gazını orda duymuştum. bu nasıl insanlıktır hadi savaşta asker askere karşı kullanır savaştır bu ama çoluk çocuğu kadınları yaşlıları masum insanları öldürmek bu nasıl ola bilir bu nasıl bi alçaklıktır bi insan böyle bişeyi nasıl yapa bilir.
bugün hepimizin bildiği o vaşinton portakalları mutasyon sayesinde olmuştur. amerikada lafa portakalı bahçesindeki bi lafa ağacın dalındaki meyve gözünde gece nemiyle su taneciği birikir ve o su taneciği sabah güneş ışıklarıyla o gözün yapısını değiştirir ve o gözden doğan dalcık lafa ağacında olmasına rağmen lafa portakallarından farklı meyve yapmış ve bu gün bildiğimiz vaşinton portakalı ortayacıkmıştır. ve bütün dünyaya o tek gözden üretilmiş ve dağılmıştır.(bir nedenin sonuçlarının etkileri tekrar o nedenin nedeni olmuşsa artık bu bir döngüye dönüşmüş demektir ve kendi kendinin varlık sebebidir.ve isterseniz tavukmu yumurtadan cıktı yumurtamı tavuktan çıktı sorusuna bu mantıkla cevap araya bilirsiniz)
bundan yıllar önce. uluderede askerim.aylardan zemheri ayı.pusudayız. sanıyorum 1988,1989 kışı.öyle soğuk varki tükürsen yere düşmeden buz tutacak. zehir gibi bi hava. ay ışığında kar taneleri elmas gibi cığıl cığıl parlıyor. sabaha karşı tüm pusudaki arkadaşlarla kapalı mevziye yaktığımız ateşin çevresin de sohpet ederken günün ışımasını bekliyoruz. sohpet ediyoruz. bu esnada kapalı mevzimizin kapısına gerdiğimiz panço(bıranda gibi bi bez) dışarıdan bi hareketle part part diye ses cıkartıyor. hepimiz susuyoruz kimimiz silahına davranıyor. bu arada içimizden biri ya rüzgardır bu soğukta ateşin başında duramıyoruz dışarda ne olcek arkadaş diyor neyse sabah oldu hava aydınlanmaya başladığında mevziden çıktığımızda karın üzerinde kocaman ayak izlerini gördük. bu da neydi şimdi.arkadaşın biri ayı izi galiba dedi bu gece ayı gelmiş hani panço part part ettiği zaman ayı gelmiş dedi.içimizden biri ayı izi değil bu. ayının izi pençe olur bu pati görmüyormusunuz dedi. doğru bu pati iziydi. biri kurt izidir dedi. biri olurmu ya ben kurt izini gördüm kurt izi bukadar büyük olmaz kurt izinin iki hatta üç katı bu iz dedi. ben söze girdim aslan olacak değilya. afrikamı burası dedim. nese ne. konu kapandı. on yıllar sonra yaban tv diye bi tv açılmış seyrediyorum. anadoluda nesli tükenen hayvanlar. ve diyor ki anadolu kaplanı en son görüldüğü yer hakkarinin uludere ilçesi de bilmem kim isimli avcı tarafından vurulmuştur kürkü hala o kişlinin evindedir ve avcı ve postuyla güzel bi anadolu kaplanı postu. sanıyorum o gece mevzimizze gelen bi kaplandı ama ben bunu hiç bi zaman öğrenemiyeceğim.
ingiliz başbakanı churchıl bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir demiştir.adam haklıymış bakarsak buğünkü savaşların sebebine hep petrol için.bu mendebur petrol görünüşü hiç güzel bişey deyil ama onsuz bi yaşam da yok.ve google earth tı incelerken petrol bölgelerinin hep batı kısmındaki bölgeler volkanik aktivitenin olduğu bölgeler. suidi arabistan petrollerine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var hazar petrollerine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var teksas petrol bölgesine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var meksika körfezi petrol bölgesine bakıyorsunuz batı kısmında bi sürü yanardağ var venezuella petrol bölgesine bakıyorsunuz batısında bi sürü yanardağ var bilmiyorum bu bi tesadüfmü.bu kadar tesadüf fazla bence.
size kargalarla ilgili bi anımı anlatmak istiyorum.sanıyorum orta okul çağlarındaydım bi gün traktörle bahçeye ilaç atmaya yollamıştı babam. ilaçlamanın hortumunu çıkartırken çevrede bi sürü karga olduğunu farkettim.kimisi tepemde uçuşuyor kimisi çevredeki büyük ceviz ağacının üstünde kimisi kavak ağaçlarında bulunuyordular.benden hiç ürkmemeleri ve çok kalabalık olarak çevremde bulunmaları dikatimi çekmiş ama bi manada verememiştim.ilaç atmaya başladığımda tepemde uçuşan yaklaşık 15 karga iyi ce alçalıyorlar sonra yeniden yükseliyorlardı buda neyin nesiydi şimdi. bazansa hep birlikte alçalıyor sonra içlerinden birkaçı kanatlarını kısıyor bana doğru dalış yapmaya başladıkların da iyice tedirgin olmuştum sanki kargalar bana savaş açmış gibiydiler.ben onlar bana doğru dalış yapmaya başladıkların da bende elimdeki ilaçlama tabancasını yukarıya onlara dorultuyordum. ve daha kalabalık gurup ceviz ağacının tepesinde cevizin taze sürgünlerini gagalarıyla kırıp kırıp atıyorlardı. bi ara ilaç atmayı bırakmayı düşündüm.sonra vaz geçtim baba ma ne dicektim kargalardan korktum o yüzden ilacı atamadımmı dicektim. sonra birden kendi tarlamdan beni kargaların kaçırdığını düşün düm ne demekti kendi tarlamdan kargaların beni kovalaması o an müthiş öfkelendim bi tüfeğim olsaydı hepsini öldürürdüm. fasulye sırıklarında bi tane sopa söktüm bi elime sopayı aldım bi elimde ilaçlamanın tabancası ilacı atm aya devam ettim ceviz ağaçların dan uzaklaştıkça kargaların saldırıları ve yaklaşmaları azaldı bi ara ceviz ağacının altındaki otların kıpırdadığını gördüm biraz yaklaşıp dikkatli baktığımda otların içinden domatez sıralarının arasına bi kanadını yerde sürükleyerek yürüyen bi karga gördüm. ve işte o anda ceviz ağacındaki tüm kargalar hep birden havalandı.tepemde uçmaya başladılar hemen uzaklaştım ceviz ağacının yanından ben uzaklaşınca onlarda sakinleştiler. ve kargaların neden böyle davrandıklarını anlamıştım. yaralı kargaya zarar vermemi önlemek için yapıyorlardı tüm bunları. onu korumak için yapıyorlardı aynı biz insanlar gibi. nasıl benim başımda bi tehlike olsa ailem beni nasıl korumaya çalışırsa kargalarda sevdiklerini korumaya çalışıyorlardı. yani onlarında aralarında sevgi bağı olmalıydı. işte o zaman tüm öfkem geçmişti saygı bile duymuştum kargalara. haftalarca o bahçeye gittiğimizde hep birkaç karganın çevredeki ağaçlarda olduğunu gördüm. hep beklediler o yaralı kargayı. picassonun guernica isimli tablosuna bakın orda sevgiyi zıttından bilin ve sevgiyi acıya döndüren ihtirası görün.ihtirasın başlangıcını bilin.
sıcak iklim kuşağından soğuk iklim kuşağına gidildikçe insan kalitesi artar soğuk bölgelerdende sıcak iklim bölgelerine gidildikçe insan kalitesi düşer ve bu düzenden de arablar nasibini almışlardır.iklim insan kalitesi üzerinde çok etkilidir.ve arablar bu yüzden petrol denizi üzerinde yaşarlar ama.refahı teknolajiyi yakalıyamazlar.
muhittin arabi derki: ezeli olan sonradan olma insandır.ebedi olan daimi-oluşumdur.(ezel evveldir. ebedi ise sonsuzluktur) bu yüzden ben ölümü bi bitiş olarak düşünmüyorum.
askerlik yaptığım dönemde tanin dağlarındayız.beytüşebap tarafında çatışma var ve bizde çatışmanın telsiz muhaberesini dinliyoruz. ve telsiz konuşmasında bi komutan diğer komutana komutanım çatışmada teskereci timi var.15 günleri var komutanım onları çatışmadan çekelim. artık aileleri onları kapıda biliyor komutanım diyor.bu konuşmayı dinlerken gözlerim yaşarmıştı hatırlarkende yaşarıyor işte.....