ne yazıyorsak ellimizle yazıyoruz çok şükür...... yürektir dalaktır karıştırmayın uleeyn.......... iç organcımısınız siz arkadaşım, bilelim yani !!!!!!!!!!!¡
Uyandığında güneşin sıcaklığı gözlerini yakıyordu. Bir eli ile yüzünü kapatırken diğer elinden destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. Bir taşın üzerinde yattığını gördüğünde oldukça şaşırdı. ‘’ Ben biraz önce bir barda değil miydim? Neler oluyor böyle?’’ dedi ağlamaklı bir ses tonu ile. Olup biteni anlamaya çalışırken ilk fark ettiği şey az önce üzerinde yattığı şeyin bir taş yatak olduğuydu. Korku ve telaş içinde hem kendi kendine söyleniyor hem de ona neler olduğunu, nerede olduğunu anlamaya çabalıyordu. İçinde olduğu harabeyi gözleri ile tararken duvarlardaki freskleri gördü, bir tanesine yaklaşarak resmin ne anlattığına dikkat etti. Resim oldukça uygunsuz bir yatak sahnesini canlandırıyordu. Duvarlardaki diğer fresklerde o resmin benzerleri idi.
Yürümeye devam ederken Pompei’nin içinde gezindiğini anladı. Hakkında bir sürü yazı okuduğu, belgeseller izlediği gizemli günah şehri Pompei. Az önce ayrıldığı mekân ise hakkında çok konuşulan Pompei genelevlerinden biri idi. Burada bulunmasının bir anlamı vardı ve o bu nedeni bulmadan oradan ayrılamayacakmış gibi hissediyordu. Düşünceli ve korkmuş bir halde harabe içinde çaresizce gezinirken aslında Napoli müzesinde olduklarını okudukları taş kesilmiş insanların heykelleşmiş hallerinin sanki hala şehirde yaşıyorlarmış gibi yerleştirilmiş olmaları onu daha da ürkütmüştü. Kendi çağının çok üzerinde bir şehirleşme göstermiş olan böyle güzel bir şehrin katili tüm ihtişamı ile işte karşısında duruyordu. ‘’Vezüv, sen tarihteki en eli kanlı katillerden birisisin. Bir Tanrının böyle bir şeyi başlatması için gerçekten çok kızmış olması gerekir. Şimdi şu annesinin kucağında taşlaşmış olan çocuğa bakınca hangi günahı için taş kesildiğini sorgulamadan edemiyor insan. Bizler hangi sevaplarımız için var olmaya devam etme hakkını kazandık? Lut gölünün derinliklerine gömülen onlarca insanın içinde hiç çocuk ve hamile kadın yok muydu? Varsa doğmamış bir çocuğun günahı neydi? Eğer bu iki katliam birer ceza ise çocuklar neden öldüler? ‘’ dedi taş kesilmiş dehşeti yüzünde donup kalmış çocuğa bakarken.
Elinin karnına götürerek bulunduğu yerde dizlerinin üzerine çökerek haykırmaya başladı. ‘’Aranızda gezinen ben, hepinizin yüküyle cezalandırıldım. Bir günahın meyvesi bedenime emanet edildi ve ben onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Sevdiğim adam ondan kurtulmak konusunda hiç tereddüt yaşamadı. Onun ölmesi ile ilgili kararı çok kısa bir sürede ve oldukça soğukkanlı bir şekilde verdi. Bedenimde kurulmuş Pompei’nin tanrısı benim. Yeni bir yaşam inşa edilirken onu kendi ellerimle yok edebilirim. Bunun için kendime onlarca geçerli mazeret üretebilirim. Sonunda bu beden bana ait olduğuna göre içinde kimin ölüp kimin yaşayacağına da ben karar veririm. Bir günahı yok etmek yüzünden kimse beni suçlayamaz. Aksine bundan ibret alınacak pek çok güzel şey üretebilirsiniz. Tıpkı Pompei’nin ve tüm evrenin sahibine yaptığınız gibi beni de haklı bulabilirsiniz. Haklı olmakla güçlü olmanın aynı şey olmadığını kim söyleyebilir?
Ayağa kalkarak yüksek sesle konuşmaya devam ederken titriyor ve ağlıyordu. ‘’Hiç birinizin içinde iyiliğe dair bir şey kalmamış mıydı? Güzel hayalleriniz, masum umutlarınız, sevgi… Evet, evet sevgi yok muydu hiç? Bir ağaca, bir kuşa, bir çiçeğe, bir çocuğa duyulan sevgilerden sizlerde hiç kalmamıştı öyle mi?’’ Başını ve titreyen ellerini gökyüzüne kaldırıp hala var olduğuna inancını kaybetmediği Yaratıcısı ile konuşmaya başladı. ’’ Dünyanın her yerinden Mısır Koçanlarını Kızartan Koku yayılıyor. Her evin ortasında bir sandık ve içlerinde var olmayan öyküler saklı. Yüzlerce acılı çığlık birer heybeden taşıyor. Senin bize sunduğun gerçekliğin ötesinde var olamadığımız bir dünya vaat ediyorsun. Sürrealist bir tablo hayal ediyorum ve bunun adına Cennet diyorum. Tutkularımızı bize sen vermedin mi? Onları elbette kullanacağımızı zaten bilmiyor muydun? Bunun için taş kesileceksek onları bize neden verdin? Şimdi içimde bir mısır koçanı, içimde bir Pompei, İçimde bir Lut… Tüm yükü omuzlarıma bırakıp bir bebeğin kalemini hiç düşünmeden kıran bir sevgili… Neden, ha neden? Bir rüyaya uyanmaktan bahsedilirken kastedilen bu değildi eminim. Tüm kâğıt kesiği geçmişlerin izini şimdi benim rahmime bıraktılar. Yüzlerce çığlığı hissetmek yeterince ağır bir ceza değil miydi? Söylesene şimdi ben bu bebekle ne yapacağım? ‘’
Ağlamaktan ve haykırmaktan bitkin düşmüş bir halde bir yıkıntının köşesine oturup kıvrıldı. Okuduğu kitabın bazı cümleleri aklına geliyordu. “Gerçekleşmesi pekâlâ mümkün olduğu halde başkaları yüzünden imkânsız olan şeyler bence insanların en büyük acısı”. Bu cümlenin gerçekliğine ne kadar güzel denk düştüğünü görünce yazara çok daha yakın hissetti kendini. ‘’Şimdi o yanan köylerin vicdanı benim içimi yakıyor’’ dedi. İnsan olmaktan nefret edecek kadar çok yaşamak zorunda kalmasa idik keşke. Görebilmek bir lanettir. Kendimizi ırklara, dinlere, ten rengine göre ayırdığımız yetmemiş gibi her birimiz bir yığın ahlak ve toplum kuralına tapar hale gelmişiz. Evlilik dışı bir gebeliğin ortadan kalkması tüm bu kuralların işleyişinin devamı için gereklidir. Doğma ve yaşama hakkını elinden aldığımız bir candan çok daha önemli diğer şeyler. Böyle bir Dünyamı bizim istediğimiz? O zaman neden hepimiz taş kesilmiyoruz? ‘’ dedi sessizce…
Zaman geçtikçe çaresizliği artıyor ve bulunduğu yere nasıl ve neden getirildiğini hala bilmiyordu. Etrafında tek bir tel örgü olmamasına rağmen kendini mahkûm gibi hissediyordu. Şimdi oradan koşarak ayrılsa etrafında onu engelleyecek hiçbir şey yoktu. Ama o hiçbir yere gidemiyordu. Görünmez mahkûmiyetinin aslında yaşadığı hayattan pek bir farkı yoktu. Şimdiki gibi kendisine ürettiği bir sürü korku ve çekince nedeni ile kendi hayatında mahkûmdu. Yüreğine saplanmış kum saati paramparça olmuş camdan kuşu besliyordu.
‘’Yürümeliyim’’ dedi içinden. Yeniden ayağa kalkıp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Yürüdükçe hep aynı yere vardığının farkına varmadan uzun süre yürüdü. Yürüdükçe geçmişini hatırlamaya başladı. Serkan ile bir kitapçıda yaşadıkları anıyı hatırladı. Gülümserken o günü yeniden gözlerinin önüne getirdi. Aradıkları kitabı bulduklarında ikisi de çok sevinmişti. Kitaba ilk o uzanmış ve heyecanla eline alıp ilk sayfasını açmıştı. Kafa kafaya verip ilk cümleyi okuduklarında birbirlerine bakıp gülüşmüşlerdi. - Bu kitap zorlu bir yolculuk olacak sevgilim. - Evet, ama ona ilk dokunan ben olduğum için ilk okuyanda ben olacağım Serkan . Anlaştık mı sevgilim? - Hop! Yok, öyle bir kural. Eğer bu kitabı ilk okuyan sen olmak istiyorsan eve gidene kadar bu ilk cümleyi ezberlemiş olacaksın. Bunu becerebilirsen hem kitabı ilk sen okursun, hem de sofrayı ben hazırlarım. Anlaştık mı? - “Karrer delirmeden önce, sadece Çarşamba günü Oehler’le yürüdüğüm halde, şimdi Karrer delirdikten sonra pazartesi de Oehler’le yürüyorum. Karrer benimle pazartesi yürüdüğü için, siz Karrer artık benimle pazartesi yürümediği için, pazartesi de benimle yürüyorsunuz, diyor Oehler, Karrer delirip hemen yukarıdaki Steinhof’a gittiği için…” Thomas Bernhard, bunu bana neden yaptın dostum? Aşkım bu cümle bir saatlik yolda nasıl ezberlenir? Eskiden olsa kolaydı ama artık ezber konusunda o kadar iyi değilim. Hem, bu cümle çok karmaşık. - Cümleyi ışık hızıyla anlayan bir beynin var ve aynı hızla ezberleyeceğine adım gibi eminim. Hadi bakalım mızıkçılık yok.
Hatırladığı anı bir siluete dönüşüp silinirken yürümekten kan ter içinde kaldığını ancak fark etmişti. Kendisini çok güçsüz hissediyordu. Önce çok uzaktan adının seslendiğini duydu. Ses gittikçe güçlenirken o kendinden geçiyordu. Uyandığında bir hastane yatağında idi. Başında bardaki Mehmet ve Elif duruyordu ve aynı sıcaklıkla kendisine gülümsüyorlardı. - Uyanmana sevindim madam. Sayıklamaların bizi korkuttu. Neyse ki her şey bitti. Artık iyisin. - Ben neredeyim? Ne oldu bana? - Hım! Sanırım anestezinin etkisi hala biraz devam ediyor. Ben, doktorun Mehmet ve bu güzel hanımda hemşiren Elif. Bize sekiz haftalık gebeliğini sonlandırmak için geldin. Biz de sana yardımcı olduk. Operasyon sorunsuz bir şekilde geçti. Birkaç saat sonra taburcu olabilirsin. Şimdi hatırladın mı? - Evet! Yalnız yürümenin dehşeti hakkında bir fikriniz yok. Bu nedenle gülümseyebiliyorsunuz. Lütfen beni yalnız bırakın.
’bir şey yaparsak, yaptığımız şeyin bir hainlik, bir alçaklık, bir utanmazlık, çok büyük bir ümitsizlik olduğunu söylemek zorunda kalıncaya kadar yaptığımız şeyi düşünürüz, yaptığımızın doğal olarak yanlış olduğu açıktır. böylece her gün bizim için cehenneme dönüşür, istesek de istemesek de ve düşündüğümüz şeyi onun için gereken soğukkanlı düşünceye ve keskin zekaya sahip olarak aklımızdan geçirirsek, her durumda da bir hainliğe ve alçaklığa ve gereksizliğe varırız, bu da bizi dehşet verici biçimde bunaltır. çünkü düşünülen her şey gereksizdir.’ Thomas Bernhard
Şiddetle yağan yağmurun altında ayağındaki yazlık topuklularla koşuyordu. Aniden başlayan bu yaz yağmuru onu hazırlıksız yakalamıştı. Keten mini elbisesi öyle ıslanmıştı ki artık üzerine yapışıyordu. Küçük el çantasını başına tutmaktan da vazgeçmişti. Bu sağanak yağış gözlerinden akan yaşlarla karıştığından onun ne durumda olduğunun neyse ki kimse farkında değildi. Neyse ki! Aklında bin bir düşünce ile deli gibi koşmaya devam ediyordu. Nerede olduğunun farkında bile değildi artık. Zaten o an bunun bir önemi de yoktu. Saçakların altına sığınırım düşüncesi ile dar bir ara sokağa yöneldi. Yağmurun şiddeti azalmıyor, daha da artıyordu. Başını yerden kaldıramıyordu. Yerde gördükleri ise midesini bulandırıyordu. Çöp, çöp, gazete kâğıtları, muz kabukları, poşetler, bira şişeleri, şarap şişeleri… Çöp, çöp, balgam… Bir adım sonra bastığı kusmuk… En son gördüğü tutunmaya çalıştığı bir çöp kutusunun içinden fırlayan kedi idi.
Gözlerini açtığında bir barın masasına yatırıldığını fark etti. Karşısında önündeki önlüğün ceplerine ellerini sokmuş barın ortasındaki kolona yaslanmış olarak ona dikkatle bakan adamı gördü sonra. O gözlerini açıp şaşkın şaşkın etrafına bakarken adam tatlı bir gülümseme ile karşıladı onu. Önlüğün cebinden çıkardığı bir lastik toka ile gür, kıvırcık, siyah saçlarını toplarken başını sola doğru çevirip ’’uyandı!’’ diye seslendi.
O yerinden doğrulup ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu ki bu kez elinde bir elma ile oldukları yere doğru yürüyen sarışın, sevimli genç kızı gördü. Kız elmasından koca bir ısırık alıp adamın yanına yaslandı. İkisi birden ona gülümsüyorlardı. O masadan inip sandalyeye oturmaya çalışırken yorgun bir ses tonu ile sordu: - Neredeyim ben? Ne oldu bana? - Hanımefendi; bizim barın arka çıkışında bayılmışsınız. Çok yağmur yağıyordu bu güçlü adam sizi kollarına aldı ve bu masaya kadar taşıdı. Ambulans çağırmaya çalıştık ama ne yazık ki telefon hatlarında bir sorun var. Mehmet tıp fakültesinden terk olduğu için sizi şöyle bir muayene etti ve korkulacak bir şeyiniz olmadığını düşündü. Üzerinizdeki kıyafetler çok ıslaktı. Bu nedenle size bizim garson kızların giysilerinden birini giydirdim. Merak etmeyin o sırada Mehmet yanımızda değildi. - Bu kız bir serseri madam. Yeniden merhaba, ben Mehmet bu da bizim afacan Elif. - Şey! Çok teşekkür ederim, her şey için… - Karnınız açtır sizin. Kendimiz yemek için çorba yapmıştık. Lütfen siz de bizimle yemek yiyin. - Çorba çok iyi ... Evet, içerim, teşekkür ederim. Oldukça üşümüş hissediyorum zaten. - Sürekli teşekkür etmeyin rica ederim. Öyle büyütülecek bir şey yapmadık. Hadi Elif hemen getirelim çorbaları, ben hemen bir salata da yaparım. Oh mis daha ne olsun. - Ben de size yardım edeyim. - A! Siz bizim konuğumuzsunuz, hem zaten hala tam olarak kendinize gelmediniz. Siz burada uslu uslu oturun. Biz hemen geliyoruz. - Çok sempatik bir genç hanımsınız Elif, çok da güzelsiniz. - Hey! Duydun mu Mehmet Bey. Hem güzelim, hem sempatik. Ona göre davranıyorsun bundan sonra. - Siz bu cadıyı bilmiyorsunuz madam. Bak nasıl şımardı serseri. Hadi şımarık hadi, açız aç. Mehmet ve Elif mutfakta hazırlık yaparken o önce etrafı sonra da kendisi inceleme fırsatı buldu. Henüz sabah saatleri olduğundan barın boş olduğunu anladı. Üzerindeki kot pantolonu ve tişörtü incelediğinde tişörtün üzerindeki baskıdan buranın bir Rock Bar olduğunu da öğrenmiş oldu. Yerler ahşap ve dekor oldukça salaştı. Büyük bira küplerine benzeyen masalar ve yüksel sandalyeler oldukça sıradandı. Gençlik yıllarında okul çıkışı gittikleri bara benziyordu. Demek ki geçen yıllarda bar kültüründe değişen pek fazla bir şey olmamıştı.
O yılları hatırlayınca yine aklına Serkan geldi. Serkan’ı düşünmek içinde bin parçaya bölünmüş camdan kuşun can çekişmesine benziyordu. Elini karnına götürüp yeni bir ağlama krizine tutuldu. Ağlarken panikle tuvaletin yerini bulmaya çalıştı. Mutfaktakilerin onu ağlarken görmelerini istemiyordu. Yüzüne defalarca su serpip aynanın karşısında akan makyajını temizledikten sonra derin bir nefes aldı. Elini yine karnına götürüp sıkıca kavradı. ‘’Bunu sana yapamam’’ dedi ve gözünden akan birkaç damla yaşı silip yeni bir derin nefes aldı.
Tuvaletten çıkıp oturduğu yere doğru ilerlerken her şeyin çok tanıdık olduğu hissine kapıldı. Bu bara daha önce gelmiş olduğunu düşündü. Ama o buraları hiç bilmezdi ki! Sahi şu an neredeydi? Arabasını uzun uzun sürüp bir yere park ettikten sonra epey yürümüştü. Sonra bastıran yağmur ile yönünü şaşırıp aracını ararken kendini burada bulmuştu. Doktorun odasından çıktığından beri hiç kendinde değildi. Hatta o odadan nasıl çıktığını bile hatırlamıyordu. Masaya oturduğunda duvarlara dikkat etti. Duvarlar da bir sürü duvar yazısı vardı. Hem de her yer de vardı. Yeniden ayağa kalkıp bir duvara iyice yaklaştı. Yüksek sesle okumaya başladı. - ‘’Sevmeyi falan değil, yalnızlığı öğren! Çünkü en çok ona ihtiyacın olacak…’’ Bu bir Bukowski sözü. ‘’Sakın ahlak kurallarını çiğnemeyin çünkü öcünü çabuk alır.’’ Haklısın dostum Tolstoy. ‘’Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir. ‘’ Bu söz ise Sokrates’in. Bir Rock Bar için sıra dışı bir fikir olmuş bu. Ben buna benzer bir barı nerede gördüm? Her şey öyle tanıdık ki. Düşününce aslında tuvaletin yerini bile biliyor gibiydim. Doğruca neden o tarafa yöneldim. Oturduğum yerden o dar aralık görünmüyordu bile. Neler oluyor?
Tam o sırada mis gibi kokular ve gürültü eşliğinde barın ortasına kadar gelen Mehmet ve Elif kendi aralarında gülüşüp konuşuyorlardı. Mehmet yine sıcak gülümsemesi ile ona doğru bakıp seslendi. - Hey! Madam hadi bakalım soğutmayalım, müze gezisine sonra devam edersin. Bu tavuk suyuna çorbayı kaçırmayı kimseye tavsiye etmiyorum. Ayrıca salatamız organiktir hanımlar. - Ya bırak Allah aşkına, gittin o saksıda ki tek minik domatesi ekledin. İnanma madam sen buna, bildiğin hormonlu, bizim olandan.
Hep beraber gülüştük ten sonra oldukça keyifli bir yemek yediler. Yemek yenilen süre boyunca Mehmet ve Elif sürekli birbiri ile didişirken ona hiçbir şey sormadılar. İsmini bile sormadılar… Onların bu rahat tavrı ve sorguya çekilmeyişi onunda rahat bir yemek yemesine neden oldu. İçinden bu insanların çok anlayışlı ve iyi insanlar olduklarına inandı. Tüm yemekler yenildikten sonra Mehmet cebinden sigara paketini çıkardı ve ağzına bir sigara aldı. Tam çakmağı ile sigarayı yakacakken onunla göz göze geldi. Sigarayı ağzından çıkarıp ona sevgi ile baktıktan sonra ayağa kalktı. - Bebeğe bir zarar vermeyelim. Ben şunu dışarıda içip gelirim. - Ne? Nasıl? Bunu bilmenize imkân yoktu. - Sakin ol bebeğe yine zarar vereceksin. - Çek elini omuzumdan Elif. Siz kimsiniz?
O aniden ayağa kalkıp korku ile karşısında duran Elif ve Mehmet’e bakarken gözleri yeniden karardı. Tutunmaya çalışıyordu…
Doğru oturup doğru konuşalım, Yalan söyleyen hırsızlık yapan, tecavüzcülere katillere yardım ve yataklık yapan ne kadar örtünürse örtünsün isterse kandırıldık Allah bizi affetsin desin kul hakkına girmiştir, Allah kadar büyük olmayan müslümanlar hakkını merak ediyor.. Örtünüyor olmak islamın haram dediği şeyleri örtünün altına saklamak demek olmasa gerek...
kırmızı karın yağacağından tut, pörtlek gözlü çirkin kurbağanın yakışıklı prens olacağına, hatta kömürlükteki kıştan kalma balkabağının yarın gece saat12 den sonra porscheye dönüşeceğine bile inanasım var..... vakit kaybetmeden "seni seviyorum" desene hadi.....
21yy millete tarikat tahrik edenler, Tarihi tekerrür ettiren aptal ve hastalıklı bir zihniyettir. Tarikatları cemaatleri savunan bu hastalıklı aptallar sürüsü ibret almak isteyenler için iyi bir örnektir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fen dir"
15 Temmuz nedir... Ülkeye hizmet etmek için namusu ve şerefi üzerine yemin eden insanların teröristlere ne istedilerse verip sonra halkın ülkeyi teröristlerden kurtarması durumudur..
Wow.. Tam benlikmiş... Biri benim senaryolarımı çok pis çalıyor... Bu arada yazımın silinmesine alındım.. Halbuki yazınıza olumlama yapan bir eleştiriydi. O kadar da özendim çok fazla düşünceyi çok az cümle ile ifade etmek için.
Yine tutturamadım:) Ben iki kadın üzerinden Hakan'ın bize söyleyeceği şeyler olacağını düşünmüştüm,hatta istemiştim.Psikolojik bir aşk savaşı..:)Alev sanırım başka birini buldu 3-4 ay her şey güzel gitmiştir kanımca ,yine de merak ettim nasıl değişirdi Alev, dahası değişmeli miydi?Su çok donanımlı bir kadın olduğu için Hakan'la aralarında konuşulmayan şeyleri bile sezebiliyordu sanırım yada bir elmanın iki yarısı idiler,biz aralarında hiç çatışma görmedik.Görsek nasıl olurdu ?
Sevgili ''D'' teşekkürler ..mektup ayrıca güzeldi.
‘’Raskolnikov’’ dedi aniden adam. Kendi sesindeki heyecana hayretle donup kaldı ardından. Sustular bir süre daha. Hakan ilk kez kendini bu kadar savunmasız hissetti. Bir sürü şey konuşmak istiyordu ve fakat tek kelime edemiyordu bir türlü. Şaşkındı, gücendi bildiklerine… Öğrendiği onca kelime, okuduğu onca cümle, satır satır akıp giden serüvenler nereye kaybolmuştu. Sonra yine aniden; - Adım Hakan ve okuduğunuz kitabın benim için anlamı büyük. Onu demek istedim. Yani şey için… - ‘’Eğer ben insanlar arasında bir hiçsem, diğer insanların benim için ne değeri olabilir?’’ dedi Raskolnikov. Sanırım o bizim için yeterince konuşmuş.
Hakan adını bile bilmediği kadının büyüsüne kapılıp inmesi gereken durağı bile kaçırdı. Kadın ayağa kalkıp ineceği durağa vardığında sohbetin bittiğini henüz anladı. Daha kötüsü kadının hayatına anlık girişinin bu tren yolculuğu ile sınırlı kalacağının bilincine vardı. Panik ve cesaret arası bir duygu karması ile kadını bir kahve içmeye davet etti. Kadın sanki bunu bekliyormuş gibi hiç tereddüt etmeden kabul etti. Aralarında olup biten her ne ise ikisi de o anda bunu sorgulamak niyetinde değildiler. Üç ay sonra…
Hakan adının Su olduğunu öğrendiği kadınla sevgili olmuştu. Onun zor bir hayatı ve mücadeleci bir kişiliği olduğunu öğrenmişti. Aralarındaki yaş farkı her ikisinde de çekincelere yol açmıştı. Kadın son zamanlarda sanki bir yerlere gidecekmiş gibi çok dikkat ettiği toplumsal saygı gereklerini umursamaz olmuştu. Yazı yazmayı çok seviyordu ama bunu bile artık dikkatli yapmıyordu. Yazdığı denemeler eski yazdıklarına göre oldukça sığ duruyordu.
Hakan ters giden bir şeyler olduğunu hissediyordu. Ancak bir türlü adını koyamadığı şeyin üzerine gitmekten de korkuyordu. Sorguladığında öğreneceği şeylerin öğrenmek istedikleri olduğunu hiç sanmıyordu. Bunca zamandır aradığı kadını nihayet bulmuşken…! Su ile yaptıkları en son sohbetlerinde Sylvia Plath’in yazdıkları kadar yaptıklarıyla da ilgilenmesi dikkatinden kaçmamıştı. ‘’ Onun hiç olmazsa bıraktığı bir fanusu var ve hepimizi davet ediyor. Keşke tek bir kum saatim olsa idi her tanesinde beni anlatan’’ dediğinde ne anlatmak istediğini tam olarak bugün öğrenecekti.
‘’Ya tutarsa’’ sadece bir fıkradır…
Su yazdığı mektupla aslında bir veda bile etmemişti. O sadece kendini alıp gitmişti.
Sevgili Kendim;
Yaşıyorsam öldüğümü bildiğim içindir. Bir kaç duygu sonrasından hiç olabilmek umuduyla devam ediyorum sınırlarımı zorlamaya.
Ben bir Ağustos olduğum için mi bilmem kaynayan bir ateşin ortasında olmayı seviyorum en çok. Her şeye dair bu söylediğim. Ama en çok aşka yakışıyor ateş.
Kıkırdayarak gülüyorum bu sözlerime ve sen kendim gülümsüyorsun okurken bile. Henüz tüm yapraklarını dökememişlerken gülümse çiçeğim.
Her darbesi ağır hasarlı yaşamaktan vazgeçene kadar ölmeyi bu kadar sevmiyorsun. Bazen kendimle sınırlı; sınırsız sohbetlerimde tüm duygularımdan tek tek hesap sormaya başlarım. İki ayağımla yürüyebiliyorken kökleri yere batırılmış bir ağaç kadar özgür değilim. Toplumsal denge her şeyden önemli...
Tut ki bir gün kural dışı davranmayı göze aldım. Hımm..! Mesela hiç olmazından bir aşk edindim. Kuytu köşelere saklamak zorunda kalabileceğim kadar aykırı. Bir kez ışık sızdı mı tüm karanlık uyanır. Aralarında acı içinde kıvranırken farkımda olmayan diğerleri sahip çıkarlar bana. Namus bu..!!!
Ruhumla besleyip kendime büyüttüğüm bu koca yürekli aşk saklı kaldığı sürece süreli.
Asi yönlerimle karşı çıkmaya çalışma. Ben çiçek açsam da, cesurca göğe yükselmeyi göze alsam da bu aşkın iki tarafı yok mu?
’’sana çok aşığım’’ dedi biri. Bunu ilk söylediğinde belki de doğruydu. Benim bilmediğim neyi biliyor bu küstah kelimeler?
Ve sonra ;’’seni seviyorum’’ dedi....
Alacakaranlıkta yansıyan silueti ne kadar çekici aşkın. Oysa elimden tutup gün ışığına çıkaramıyorsa... Sevmeye değil de göstermeye utanıyorsun demek? Bu işte bir yarım kalmışlık yok mu?
Gökten gönderdiğin kancalı Eros bir güzel göğsümüzü deşiyor Tanrım. Ve herkesten sonra ediyorken listedeki yerim tavan arasındaki o eski siyah beyaz hatıralardan farkım ne ki benim? Bir gün meyve soyarken aklına gelip bir zahmet yayıldığın koltuktan doğrulursun ve kimsenin görmesini istemediğin çıplak fotoğraflarına bakar gibi hissedersin beni.
Eksik olsun… Eksiksem olsun…
Biri dışında kimseye söyleyemeyeceğin bir aşkın o birisi bensem anlamı ne ki tufanların. Çürüyor eyleme geçemeyen tüm hayaller toplumun bakış açısında. Kokuşmuş düşlere sarılıp uyuyorsun ardı sıra.
Bir gün sevgilim dediğime isyan edersem… Hapsolduğum naylon poşetten sızıp onun havasına karışmak istersem… Havada rengimden izler çıkararak yükselirsem onca gizlenmeye rağmen. Olmazların gerçeğinde hiçbir aşk sürpriz doğurmaz. Yalancı gebeliğin sancıları sonunda elinde kalan kan; kirlenmiş duvarlarımda yeni izlere neden olacak hepsi bu.
Yani kendim; şu dünyada bir ağaç kadar özgür değilsin iki ayağınla ve kollarınla ve hatta duygularınla… Yürüyebilen bir kötürüm olan ruhuma ötanazi istiyorum. İşlevsel ve sıradan bir beden ile ölü kalmak zamanıdır. Taşınmaza çevirdim duygularımı damarlarını imha ederken. Soluksuz kalıncaya kadar boğazını sıkıyorum her bir hayalin. Haraç mezat satıyorum düşlerimi yazarak bu aralar. Alıcısı bol algı operasyonumuzun gün dönümünde bayat vaatleri tezgâhın altından sunuyorum. Kendimi bana karşı savunmasız bırakmamak için elimizde ne var ne yok …. Yok, işte hiçbir şey yok!
Gözlerimle vedalaşacağım en son. Deniz kabuklarından benim göz kapaklarım… Sert olan şeyler çabuk kırılır…
Usulca çekiliyorum aşkın kıyılarından. Beni olduğum gibi hatırladığı halimle anlatsın dalgalar.
Sayın irem hanıma katılıyorum. Muz tolamadaım jamaikada ama köle gibi çalışşırken aklıma gelince tebessüm ediyorum. Bugün ki dünya kupası macı beni ilgilendirmiyor. Çam ağacı gövdesine asılı bahçemdeki cırcır böçeği bu şarkıyı anımsatıyor. Milenaya Maria Puderde hariç değil.
Hey ''D''; sıcak denizlere dalıp ''Ya tutarsa''yı unutmayasın,kafamda deli sorularla bekliyorum :))) Alev hırsıyla değişecek mi? Aynı yöne bakan iki insan, çift yönlü bıçak gibidir,derin kesikler olacak mı?
My name is immortalis. :)))))))))))))))
şerefsizim benim aklıma geldiydi korkarsınız ödünüz patlar diye dememiştim madonna sen benden çok yaşayacaksın ;))))
Yelpazesini sevdiğim... bülent ablaya gitsin yelpazeler olummmmmmmmmmmmm :)))
Deliiiiiiiiii bunlar organ mafyası mı kiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii :)))))))))))))))
ne yazıyorsak ellimizle yazıyoruz çok şükür...... yürektir dalaktır karıştırmayın uleeyn.......... iç organcımısınız siz arkadaşım, bilelim yani !!!!!!!!!!!¡
''yüreğine sağlık'' geniş yelpazeli sözcük ;)))
''Yüreğine sağlık'' nedir arkadaş ya :)))
İÇİMDEKİ POMPEİ-2
Uyandığında güneşin sıcaklığı gözlerini yakıyordu. Bir eli ile yüzünü kapatırken diğer elinden destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. Bir taşın üzerinde yattığını gördüğünde oldukça şaşırdı. ‘’ Ben biraz önce bir barda değil miydim? Neler oluyor böyle?’’ dedi ağlamaklı bir ses tonu ile. Olup biteni anlamaya çalışırken ilk fark ettiği şey az önce üzerinde yattığı şeyin bir taş yatak olduğuydu. Korku ve telaş içinde hem kendi kendine söyleniyor hem de ona neler olduğunu, nerede olduğunu anlamaya çabalıyordu. İçinde olduğu harabeyi gözleri ile tararken duvarlardaki freskleri gördü, bir tanesine yaklaşarak resmin ne anlattığına dikkat etti. Resim oldukça uygunsuz bir yatak sahnesini canlandırıyordu. Duvarlardaki diğer fresklerde o resmin benzerleri idi.
Yürümeye devam ederken Pompei’nin içinde gezindiğini anladı. Hakkında bir sürü yazı okuduğu, belgeseller izlediği gizemli günah şehri Pompei. Az önce ayrıldığı mekân ise hakkında çok konuşulan Pompei genelevlerinden biri idi. Burada bulunmasının bir anlamı vardı ve o bu nedeni bulmadan oradan ayrılamayacakmış gibi hissediyordu. Düşünceli ve korkmuş bir halde harabe içinde çaresizce gezinirken aslında Napoli müzesinde olduklarını okudukları taş kesilmiş insanların heykelleşmiş hallerinin sanki hala şehirde yaşıyorlarmış gibi yerleştirilmiş olmaları onu daha da ürkütmüştü. Kendi çağının çok üzerinde bir şehirleşme göstermiş olan böyle güzel bir şehrin katili tüm ihtişamı ile işte karşısında duruyordu. ‘’Vezüv, sen tarihteki en eli kanlı katillerden birisisin. Bir Tanrının böyle bir şeyi başlatması için gerçekten çok kızmış olması gerekir. Şimdi şu annesinin kucağında taşlaşmış olan çocuğa bakınca hangi günahı için taş kesildiğini sorgulamadan edemiyor insan. Bizler hangi sevaplarımız için var olmaya devam etme hakkını kazandık? Lut gölünün derinliklerine gömülen onlarca insanın içinde hiç çocuk ve hamile kadın yok muydu? Varsa doğmamış bir çocuğun günahı neydi? Eğer bu iki katliam birer ceza ise çocuklar neden öldüler? ‘’ dedi taş kesilmiş dehşeti yüzünde donup kalmış çocuğa bakarken.
Elinin karnına götürerek bulunduğu yerde dizlerinin üzerine çökerek haykırmaya başladı. ‘’Aranızda gezinen ben, hepinizin yüküyle cezalandırıldım. Bir günahın meyvesi bedenime emanet edildi ve ben onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Sevdiğim adam ondan kurtulmak konusunda hiç tereddüt yaşamadı. Onun ölmesi ile ilgili kararı çok kısa bir sürede ve oldukça soğukkanlı bir şekilde verdi. Bedenimde kurulmuş Pompei’nin tanrısı benim. Yeni bir yaşam inşa edilirken onu kendi ellerimle yok edebilirim. Bunun için kendime onlarca geçerli mazeret üretebilirim. Sonunda bu beden bana ait olduğuna göre içinde kimin ölüp kimin yaşayacağına da ben karar veririm. Bir günahı yok etmek yüzünden kimse beni suçlayamaz. Aksine bundan ibret alınacak pek çok güzel şey üretebilirsiniz. Tıpkı Pompei’nin ve tüm evrenin sahibine yaptığınız gibi beni de haklı bulabilirsiniz. Haklı olmakla güçlü olmanın aynı şey olmadığını kim söyleyebilir?
Ayağa kalkarak yüksek sesle konuşmaya devam ederken titriyor ve ağlıyordu. ‘’Hiç birinizin içinde iyiliğe dair bir şey kalmamış mıydı? Güzel hayalleriniz, masum umutlarınız, sevgi… Evet, evet sevgi yok muydu hiç? Bir ağaca, bir kuşa, bir çiçeğe, bir çocuğa duyulan sevgilerden sizlerde hiç kalmamıştı öyle mi?’’ Başını ve titreyen ellerini gökyüzüne kaldırıp hala var olduğuna inancını kaybetmediği Yaratıcısı ile konuşmaya başladı. ’’ Dünyanın her yerinden Mısır Koçanlarını Kızartan Koku yayılıyor. Her evin ortasında bir sandık ve içlerinde var olmayan öyküler saklı. Yüzlerce acılı çığlık birer heybeden taşıyor. Senin bize sunduğun gerçekliğin ötesinde var olamadığımız bir dünya vaat ediyorsun. Sürrealist bir tablo hayal ediyorum ve bunun adına Cennet diyorum. Tutkularımızı bize sen vermedin mi? Onları elbette kullanacağımızı zaten bilmiyor muydun? Bunun için taş kesileceksek onları bize neden verdin? Şimdi içimde bir mısır koçanı, içimde bir Pompei, İçimde bir Lut… Tüm yükü omuzlarıma bırakıp bir bebeğin kalemini hiç düşünmeden kıran bir sevgili… Neden, ha neden? Bir rüyaya uyanmaktan bahsedilirken kastedilen bu değildi eminim. Tüm kâğıt kesiği geçmişlerin izini şimdi benim rahmime bıraktılar. Yüzlerce çığlığı hissetmek yeterince ağır bir ceza değil miydi? Söylesene şimdi ben bu bebekle ne yapacağım? ‘’
Ağlamaktan ve haykırmaktan bitkin düşmüş bir halde bir yıkıntının köşesine oturup kıvrıldı. Okuduğu kitabın bazı cümleleri aklına geliyordu. “Gerçekleşmesi pekâlâ mümkün olduğu halde başkaları yüzünden imkânsız olan şeyler bence insanların en büyük acısı”. Bu cümlenin gerçekliğine ne kadar güzel denk düştüğünü görünce yazara çok daha yakın hissetti kendini. ‘’Şimdi o yanan köylerin vicdanı benim içimi yakıyor’’ dedi. İnsan olmaktan nefret edecek kadar çok yaşamak zorunda kalmasa idik keşke. Görebilmek bir lanettir. Kendimizi ırklara, dinlere, ten rengine göre ayırdığımız yetmemiş gibi her birimiz bir yığın ahlak ve toplum kuralına tapar hale gelmişiz. Evlilik dışı bir gebeliğin ortadan kalkması tüm bu kuralların işleyişinin devamı için gereklidir. Doğma ve yaşama hakkını elinden aldığımız bir candan çok daha önemli diğer şeyler. Böyle bir Dünyamı bizim istediğimiz? O zaman neden hepimiz taş kesilmiyoruz? ‘’ dedi sessizce…
Zaman geçtikçe çaresizliği artıyor ve bulunduğu yere nasıl ve neden getirildiğini hala bilmiyordu. Etrafında tek bir tel örgü olmamasına rağmen kendini mahkûm gibi hissediyordu. Şimdi oradan koşarak ayrılsa etrafında onu engelleyecek hiçbir şey yoktu. Ama o hiçbir yere gidemiyordu. Görünmez mahkûmiyetinin aslında yaşadığı hayattan pek bir farkı yoktu. Şimdiki gibi kendisine ürettiği bir sürü korku ve çekince nedeni ile kendi hayatında mahkûmdu. Yüreğine saplanmış kum saati paramparça olmuş camdan kuşu besliyordu.
‘’Yürümeliyim’’ dedi içinden. Yeniden ayağa kalkıp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Yürüdükçe hep aynı yere vardığının farkına varmadan uzun süre yürüdü. Yürüdükçe geçmişini hatırlamaya başladı. Serkan ile bir kitapçıda yaşadıkları anıyı hatırladı. Gülümserken o günü yeniden gözlerinin önüne getirdi. Aradıkları kitabı bulduklarında ikisi de çok sevinmişti. Kitaba ilk o uzanmış ve heyecanla eline alıp ilk sayfasını açmıştı. Kafa kafaya verip ilk cümleyi okuduklarında birbirlerine bakıp gülüşmüşlerdi.
- Bu kitap zorlu bir yolculuk olacak sevgilim.
- Evet, ama ona ilk dokunan ben olduğum için ilk okuyanda ben olacağım Serkan . Anlaştık mı sevgilim?
- Hop! Yok, öyle bir kural. Eğer bu kitabı ilk okuyan sen olmak istiyorsan eve gidene kadar bu ilk cümleyi ezberlemiş olacaksın. Bunu becerebilirsen hem kitabı ilk sen okursun, hem de sofrayı ben hazırlarım. Anlaştık mı?
- “Karrer delirmeden önce, sadece Çarşamba günü Oehler’le yürüdüğüm halde, şimdi Karrer delirdikten sonra pazartesi de Oehler’le yürüyorum. Karrer benimle pazartesi yürüdüğü için, siz Karrer artık benimle pazartesi yürümediği için, pazartesi de benimle yürüyorsunuz, diyor Oehler, Karrer delirip hemen yukarıdaki Steinhof’a gittiği için…” Thomas Bernhard, bunu bana neden yaptın dostum? Aşkım bu cümle bir saatlik yolda nasıl ezberlenir? Eskiden olsa kolaydı ama artık ezber konusunda o kadar iyi değilim. Hem, bu cümle çok karmaşık.
- Cümleyi ışık hızıyla anlayan bir beynin var ve aynı hızla ezberleyeceğine adım gibi eminim. Hadi bakalım mızıkçılık yok.
Hatırladığı anı bir siluete dönüşüp silinirken yürümekten kan ter içinde kaldığını ancak fark etmişti. Kendisini çok güçsüz hissediyordu. Önce çok uzaktan adının seslendiğini duydu. Ses gittikçe güçlenirken o kendinden geçiyordu. Uyandığında bir hastane yatağında idi. Başında bardaki Mehmet ve Elif duruyordu ve aynı sıcaklıkla kendisine gülümsüyorlardı.
- Uyanmana sevindim madam. Sayıklamaların bizi korkuttu. Neyse ki her şey bitti. Artık iyisin.
- Ben neredeyim? Ne oldu bana?
- Hım! Sanırım anestezinin etkisi hala biraz devam ediyor. Ben, doktorun Mehmet ve bu güzel hanımda hemşiren Elif. Bize sekiz haftalık gebeliğini sonlandırmak için geldin. Biz de sana yardımcı olduk. Operasyon sorunsuz bir şekilde geçti. Birkaç saat sonra taburcu olabilirsin. Şimdi hatırladın mı?
- Evet! Yalnız yürümenin dehşeti hakkında bir fikriniz yok. Bu nedenle gülümseyebiliyorsunuz. Lütfen beni yalnız bırakın.
’bir şey yaparsak, yaptığımız şeyin bir hainlik, bir alçaklık, bir utanmazlık, çok büyük bir ümitsizlik olduğunu söylemek zorunda kalıncaya kadar yaptığımız şeyi düşünürüz, yaptığımızın doğal olarak yanlış olduğu açıktır. böylece her gün bizim için cehenneme dönüşür, istesek de istemesek de ve düşündüğümüz şeyi onun için gereken soğukkanlı düşünceye ve keskin zekaya sahip olarak aklımızdan geçirirsek, her durumda da bir hainliğe ve alçaklığa ve gereksizliğe varırız, bu da bizi dehşet verici biçimde bunaltır. çünkü düşünülen her şey gereksizdir.’
Thomas Bernhard
D...
İÇİMDEKİ POMPEİ
Şiddetle yağan yağmurun altında ayağındaki yazlık topuklularla koşuyordu. Aniden başlayan bu yaz yağmuru onu hazırlıksız yakalamıştı. Keten mini elbisesi öyle ıslanmıştı ki artık üzerine yapışıyordu. Küçük el çantasını başına tutmaktan da vazgeçmişti. Bu sağanak yağış gözlerinden akan yaşlarla karıştığından onun ne durumda olduğunun neyse ki kimse farkında değildi. Neyse ki! Aklında bin bir düşünce ile deli gibi koşmaya devam ediyordu. Nerede olduğunun farkında bile değildi artık. Zaten o an bunun bir önemi de yoktu. Saçakların altına sığınırım düşüncesi ile dar bir ara sokağa yöneldi. Yağmurun şiddeti azalmıyor, daha da artıyordu. Başını yerden kaldıramıyordu. Yerde gördükleri ise midesini bulandırıyordu. Çöp, çöp, gazete kâğıtları, muz kabukları, poşetler, bira şişeleri, şarap şişeleri… Çöp, çöp, balgam… Bir adım sonra bastığı kusmuk… En son gördüğü tutunmaya çalıştığı bir çöp kutusunun içinden fırlayan kedi idi.
Gözlerini açtığında bir barın masasına yatırıldığını fark etti. Karşısında önündeki önlüğün ceplerine ellerini sokmuş barın ortasındaki kolona yaslanmış olarak ona dikkatle bakan adamı gördü sonra. O gözlerini açıp şaşkın şaşkın etrafına bakarken adam tatlı bir gülümseme ile karşıladı onu. Önlüğün cebinden çıkardığı bir lastik toka ile gür, kıvırcık, siyah saçlarını toplarken başını sola doğru çevirip ’’uyandı!’’ diye seslendi.
O yerinden doğrulup ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu ki bu kez elinde bir elma ile oldukları yere doğru yürüyen sarışın, sevimli genç kızı gördü. Kız elmasından koca bir ısırık alıp adamın yanına yaslandı. İkisi birden ona gülümsüyorlardı. O masadan inip sandalyeye oturmaya çalışırken yorgun bir ses tonu ile sordu:
- Neredeyim ben? Ne oldu bana?
- Hanımefendi; bizim barın arka çıkışında bayılmışsınız. Çok yağmur yağıyordu bu güçlü adam sizi kollarına aldı ve bu masaya kadar taşıdı. Ambulans çağırmaya çalıştık ama ne yazık ki telefon hatlarında bir sorun var. Mehmet tıp fakültesinden terk olduğu için sizi şöyle bir muayene etti ve korkulacak bir şeyiniz olmadığını düşündü. Üzerinizdeki kıyafetler çok ıslaktı. Bu nedenle size bizim garson kızların giysilerinden birini giydirdim. Merak etmeyin o sırada Mehmet yanımızda değildi.
- Bu kız bir serseri madam. Yeniden merhaba, ben Mehmet bu da bizim afacan Elif.
- Şey! Çok teşekkür ederim, her şey için…
- Karnınız açtır sizin. Kendimiz yemek için çorba yapmıştık. Lütfen siz de bizimle yemek yiyin.
- Çorba çok iyi ... Evet, içerim, teşekkür ederim. Oldukça üşümüş hissediyorum zaten.
- Sürekli teşekkür etmeyin rica ederim. Öyle büyütülecek bir şey yapmadık. Hadi Elif hemen getirelim çorbaları, ben hemen bir salata da yaparım. Oh mis daha ne olsun.
- Ben de size yardım edeyim.
- A! Siz bizim konuğumuzsunuz, hem zaten hala tam olarak kendinize gelmediniz. Siz burada uslu uslu oturun. Biz hemen geliyoruz.
- Çok sempatik bir genç hanımsınız Elif, çok da güzelsiniz.
- Hey! Duydun mu Mehmet Bey. Hem güzelim, hem sempatik. Ona göre davranıyorsun bundan sonra.
- Siz bu cadıyı bilmiyorsunuz madam. Bak nasıl şımardı serseri. Hadi şımarık hadi, açız aç.
Mehmet ve Elif mutfakta hazırlık yaparken o önce etrafı sonra da kendisi inceleme fırsatı buldu. Henüz sabah saatleri olduğundan barın boş olduğunu anladı. Üzerindeki kot pantolonu ve tişörtü incelediğinde tişörtün üzerindeki baskıdan buranın bir Rock Bar olduğunu da öğrenmiş oldu. Yerler ahşap ve dekor oldukça salaştı. Büyük bira küplerine benzeyen masalar ve yüksel sandalyeler oldukça sıradandı. Gençlik yıllarında okul çıkışı gittikleri bara benziyordu. Demek ki geçen yıllarda bar kültüründe değişen pek fazla bir şey olmamıştı.
O yılları hatırlayınca yine aklına Serkan geldi. Serkan’ı düşünmek içinde bin parçaya bölünmüş camdan kuşun can çekişmesine benziyordu. Elini karnına götürüp yeni bir ağlama krizine tutuldu. Ağlarken panikle tuvaletin yerini bulmaya çalıştı. Mutfaktakilerin onu ağlarken görmelerini istemiyordu. Yüzüne defalarca su serpip aynanın karşısında akan makyajını temizledikten sonra derin bir nefes aldı. Elini yine karnına götürüp sıkıca kavradı. ‘’Bunu sana yapamam’’ dedi ve gözünden akan birkaç damla yaşı silip yeni bir derin nefes aldı.
Tuvaletten çıkıp oturduğu yere doğru ilerlerken her şeyin çok tanıdık olduğu hissine kapıldı. Bu bara daha önce gelmiş olduğunu düşündü. Ama o buraları hiç bilmezdi ki! Sahi şu an neredeydi? Arabasını uzun uzun sürüp bir yere park ettikten sonra epey yürümüştü. Sonra bastıran yağmur ile yönünü şaşırıp aracını ararken kendini burada bulmuştu. Doktorun odasından çıktığından beri hiç kendinde değildi. Hatta o odadan nasıl çıktığını bile hatırlamıyordu. Masaya oturduğunda duvarlara dikkat etti. Duvarlar da bir sürü duvar yazısı vardı. Hem de her yer de vardı. Yeniden ayağa kalkıp bir duvara iyice yaklaştı. Yüksek sesle okumaya başladı.
- ‘’Sevmeyi falan değil, yalnızlığı öğren! Çünkü en çok ona ihtiyacın olacak…’’ Bu bir Bukowski sözü. ‘’Sakın ahlak kurallarını çiğnemeyin çünkü öcünü çabuk alır.’’ Haklısın dostum Tolstoy. ‘’Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir. ‘’ Bu söz ise Sokrates’in. Bir Rock Bar için sıra dışı bir fikir olmuş bu. Ben buna benzer bir barı nerede gördüm? Her şey öyle tanıdık ki. Düşününce aslında tuvaletin yerini bile biliyor gibiydim. Doğruca neden o tarafa yöneldim. Oturduğum yerden o dar aralık görünmüyordu bile. Neler oluyor?
Tam o sırada mis gibi kokular ve gürültü eşliğinde barın ortasına kadar gelen Mehmet ve Elif kendi aralarında gülüşüp konuşuyorlardı. Mehmet yine sıcak gülümsemesi ile ona doğru bakıp seslendi.
- Hey! Madam hadi bakalım soğutmayalım, müze gezisine sonra devam edersin. Bu tavuk suyuna çorbayı kaçırmayı kimseye tavsiye etmiyorum. Ayrıca salatamız organiktir hanımlar.
- Ya bırak Allah aşkına, gittin o saksıda ki tek minik domatesi ekledin. İnanma madam sen buna, bildiğin hormonlu, bizim olandan.
Hep beraber gülüştük ten sonra oldukça keyifli bir yemek yediler. Yemek yenilen süre boyunca Mehmet ve Elif sürekli birbiri ile didişirken ona hiçbir şey sormadılar. İsmini bile sormadılar… Onların bu rahat tavrı ve sorguya çekilmeyişi onunda rahat bir yemek yemesine neden oldu. İçinden bu insanların çok anlayışlı ve iyi insanlar olduklarına inandı. Tüm yemekler yenildikten sonra Mehmet cebinden sigara paketini çıkardı ve ağzına bir sigara aldı. Tam çakmağı ile sigarayı yakacakken onunla göz göze geldi. Sigarayı ağzından çıkarıp ona sevgi ile baktıktan sonra ayağa kalktı.
- Bebeğe bir zarar vermeyelim. Ben şunu dışarıda içip gelirim.
- Ne? Nasıl? Bunu bilmenize imkân yoktu.
- Sakin ol bebeğe yine zarar vereceksin.
- Çek elini omuzumdan Elif. Siz kimsiniz?
O aniden ayağa kalkıp korku ile karşısında duran Elif ve Mehmet’e bakarken gözleri yeniden karardı. Tutunmaya çalışıyordu…
Devam edecek...
D...
Doğru oturup doğru konuşalım,
Yalan söyleyen hırsızlık yapan, tecavüzcülere katillere yardım ve yataklık yapan ne kadar örtünürse örtünsün isterse kandırıldık Allah bizi affetsin desin kul hakkına girmiştir, Allah kadar büyük olmayan müslümanlar hakkını merak ediyor.. Örtünüyor olmak islamın haram dediği şeyleri örtünün altına saklamak demek olmasa gerek...
kırmızı karın yağacağından tut, pörtlek gözlü çirkin kurbağanın yakışıklı prens olacağına, hatta kömürlükteki kıştan kalma balkabağının yarın gece saat12 den sonra porscheye dönüşeceğine bile inanasım var.....
vakit kaybetmeden "seni seviyorum" desene hadi.....
21yy millete tarikat tahrik edenler,
Tarihi tekerrür ettiren aptal ve hastalıklı bir zihniyettir. Tarikatları cemaatleri savunan bu hastalıklı aptallar sürüsü ibret almak isteyenler için iyi bir örnektir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fen dir"
Düşünüyorum da neden düşünüyorum. Düşünmekten yaşamaya zaman kalmıyorsa,
Yaşamadan düşünmenin ne anlamı var..
sende mi duvar???????¿
sende beni nedir de arasana duvar nolur hadiiiiiiii.........
ince mesajımdır duvar...
15 Temmuz nedir...
Ülkeye hizmet etmek için namusu ve şerefi üzerine yemin eden insanların teröristlere ne istedilerse verip sonra halkın ülkeyi teröristlerden kurtarması durumudur..
ruh halim obur bir tavuğun gagasına yakalanmış solucan gibi şuan duvar....... nasıl çaresiz hissediyorum beni anlayamazsın......
Bende..
Okuyamadığım için üzüldüm. :(
Wow.. Tam benlikmiş... Biri benim senaryolarımı çok pis çalıyor... Bu arada yazımın silinmesine alındım.. Halbuki yazınıza olumlama yapan bir eleştiriydi. O kadar da özendim çok fazla düşünceyi çok az cümle ile ifade etmek için.
Atilla bey; kalmanız için nedenleriniz yok ise ben size bir tane vereyim.
Çalınan trompeti çok beğendim. Ibrahim Maalouf kadar olmasa da iyi :))
Neden sildiler ki yazı mı?
Giderim Buralardan
Yine tutturamadım:)
Ben iki kadın üzerinden Hakan'ın bize söyleyeceği şeyler olacağını düşünmüştüm,hatta istemiştim.Psikolojik bir aşk savaşı..:)Alev sanırım başka birini buldu 3-4 ay her şey güzel gitmiştir kanımca ,yine de merak ettim nasıl değişirdi Alev, dahası değişmeli miydi?Su çok donanımlı bir kadın olduğu için Hakan'la aralarında konuşulmayan şeyleri bile sezebiliyordu sanırım yada bir elmanın iki yarısı idiler,biz aralarında hiç çatışma görmedik.Görsek nasıl olurdu ?
Sevgili ''D'' teşekkürler ..mektup ayrıca güzeldi.
İyi bir şey değil nihilizm dedim ya bir fıkra da olsa " Sen de haklısın " haklısın.. Ölümü yüceltmek için cihadın büyük olmalı.
GELDİİİİİİİİİİİİ :))))
Ya tutarsa-3
‘’Raskolnikov’’ dedi aniden adam. Kendi sesindeki heyecana hayretle donup kaldı ardından. Sustular bir süre daha. Hakan ilk kez kendini bu kadar savunmasız hissetti. Bir sürü şey konuşmak istiyordu ve fakat tek kelime edemiyordu bir türlü. Şaşkındı, gücendi bildiklerine… Öğrendiği onca kelime, okuduğu onca cümle, satır satır akıp giden serüvenler nereye kaybolmuştu. Sonra yine aniden;
- Adım Hakan ve okuduğunuz kitabın benim için anlamı büyük. Onu demek istedim. Yani şey için…
- ‘’Eğer ben insanlar arasında bir hiçsem, diğer insanların benim için ne değeri olabilir?’’ dedi Raskolnikov. Sanırım o bizim için yeterince konuşmuş.
Hakan adını bile bilmediği kadının büyüsüne kapılıp inmesi gereken durağı bile kaçırdı. Kadın ayağa kalkıp ineceği durağa vardığında sohbetin bittiğini henüz anladı. Daha kötüsü kadının hayatına anlık girişinin bu tren yolculuğu ile sınırlı kalacağının bilincine vardı. Panik ve cesaret arası bir duygu karması ile kadını bir kahve içmeye davet etti. Kadın sanki bunu bekliyormuş gibi hiç tereddüt etmeden kabul etti. Aralarında olup biten her ne ise ikisi de o anda bunu sorgulamak niyetinde değildiler.
Üç ay sonra…
Hakan adının Su olduğunu öğrendiği kadınla sevgili olmuştu. Onun zor bir hayatı ve mücadeleci bir kişiliği olduğunu öğrenmişti. Aralarındaki yaş farkı her ikisinde de çekincelere yol açmıştı. Kadın son zamanlarda sanki bir yerlere gidecekmiş gibi çok dikkat ettiği toplumsal saygı gereklerini umursamaz olmuştu. Yazı yazmayı çok seviyordu ama bunu bile artık dikkatli yapmıyordu. Yazdığı denemeler eski yazdıklarına göre oldukça sığ duruyordu.
Hakan ters giden bir şeyler olduğunu hissediyordu. Ancak bir türlü adını koyamadığı şeyin üzerine gitmekten de korkuyordu. Sorguladığında öğreneceği şeylerin öğrenmek istedikleri olduğunu hiç sanmıyordu. Bunca zamandır aradığı kadını nihayet bulmuşken…!
Su ile yaptıkları en son sohbetlerinde Sylvia Plath’in yazdıkları kadar yaptıklarıyla da ilgilenmesi dikkatinden kaçmamıştı. ‘’ Onun hiç olmazsa bıraktığı bir fanusu var ve hepimizi davet ediyor. Keşke tek bir kum saatim olsa idi her tanesinde beni anlatan’’ dediğinde ne anlatmak istediğini tam olarak bugün öğrenecekti.
‘’Ya tutarsa’’ sadece bir fıkradır…
Su yazdığı mektupla aslında bir veda bile etmemişti. O sadece kendini alıp gitmişti.
Sevgili Kendim;
Yaşıyorsam öldüğümü bildiğim içindir. Bir kaç duygu sonrasından hiç olabilmek umuduyla devam ediyorum sınırlarımı zorlamaya.
Ben bir Ağustos olduğum için mi bilmem kaynayan bir ateşin ortasında olmayı seviyorum en çok. Her şeye dair bu söylediğim. Ama en çok aşka yakışıyor ateş.
Kıkırdayarak gülüyorum bu sözlerime ve sen kendim gülümsüyorsun okurken bile. Henüz tüm yapraklarını dökememişlerken gülümse çiçeğim.
Her darbesi ağır hasarlı yaşamaktan vazgeçene kadar ölmeyi bu kadar sevmiyorsun. Bazen kendimle sınırlı; sınırsız sohbetlerimde tüm duygularımdan tek tek hesap sormaya başlarım. İki ayağımla yürüyebiliyorken kökleri yere batırılmış bir ağaç kadar özgür değilim. Toplumsal denge her şeyden önemli...
Tut ki bir gün kural dışı davranmayı göze aldım. Hımm..! Mesela hiç olmazından bir aşk edindim. Kuytu köşelere saklamak zorunda kalabileceğim kadar aykırı. Bir kez ışık sızdı mı tüm karanlık uyanır. Aralarında acı içinde kıvranırken farkımda olmayan diğerleri sahip çıkarlar bana. Namus bu..!!!
Ruhumla besleyip kendime büyüttüğüm bu koca yürekli aşk saklı kaldığı sürece süreli.
Asi yönlerimle karşı çıkmaya çalışma. Ben çiçek açsam da, cesurca göğe yükselmeyi göze alsam da bu aşkın iki tarafı yok mu?
’’sana çok aşığım’’ dedi biri. Bunu ilk söylediğinde belki de doğruydu. Benim bilmediğim neyi biliyor bu küstah kelimeler?
Ve sonra ;’’seni seviyorum’’ dedi....
Alacakaranlıkta yansıyan silueti ne kadar çekici aşkın. Oysa elimden tutup gün ışığına çıkaramıyorsa... Sevmeye değil de göstermeye utanıyorsun demek? Bu işte bir yarım kalmışlık yok mu?
Gökten gönderdiğin kancalı Eros bir güzel göğsümüzü deşiyor Tanrım. Ve herkesten sonra ediyorken listedeki yerim tavan arasındaki o eski siyah beyaz hatıralardan farkım ne ki benim? Bir gün meyve soyarken aklına gelip bir zahmet yayıldığın koltuktan doğrulursun ve kimsenin görmesini istemediğin çıplak fotoğraflarına bakar gibi hissedersin beni.
Eksik olsun… Eksiksem olsun…
Biri dışında kimseye söyleyemeyeceğin bir aşkın o birisi bensem anlamı ne ki tufanların. Çürüyor eyleme geçemeyen tüm hayaller toplumun bakış açısında. Kokuşmuş düşlere sarılıp uyuyorsun ardı sıra.
Bir gün sevgilim dediğime isyan edersem… Hapsolduğum naylon poşetten sızıp onun havasına karışmak istersem… Havada rengimden izler çıkararak yükselirsem onca gizlenmeye rağmen. Olmazların gerçeğinde hiçbir aşk sürpriz doğurmaz. Yalancı gebeliğin sancıları sonunda elinde kalan kan; kirlenmiş duvarlarımda yeni izlere neden olacak hepsi bu.
Yani kendim; şu dünyada bir ağaç kadar özgür değilsin iki ayağınla ve kollarınla ve hatta duygularınla… Yürüyebilen bir kötürüm olan ruhuma ötanazi istiyorum. İşlevsel ve sıradan bir beden ile ölü kalmak zamanıdır. Taşınmaza çevirdim duygularımı damarlarını imha ederken. Soluksuz kalıncaya kadar boğazını sıkıyorum her bir hayalin. Haraç mezat satıyorum düşlerimi yazarak bu aralar. Alıcısı bol algı operasyonumuzun gün dönümünde bayat vaatleri tezgâhın altından sunuyorum. Kendimi bana karşı savunmasız bırakmamak için elimizde ne var ne yok …. Yok, işte hiçbir şey yok!
Gözlerimle vedalaşacağım en son. Deniz kabuklarından benim göz kapaklarım… Sert olan şeyler çabuk kırılır…
Usulca çekiliyorum aşkın kıyılarından. Beni olduğum gibi hatırladığı halimle anlatsın dalgalar.
Slyvia; benim kum saatimi gördün mü?
Son...
D...
Sayın irem hanıma katılıyorum. Muz tolamadaım jamaikada ama köle gibi çalışşırken aklıma gelince tebessüm ediyorum. Bugün ki dünya kupası macı beni ilgilendirmiyor. Çam ağacı gövdesine asılı bahçemdeki cırcır böçeği bu şarkıyı anımsatıyor. Milenaya Maria Puderde hariç değil.
Dedim ya Sen de Haklısın...
Hey ''D'';
sıcak denizlere dalıp ''Ya tutarsa''yı unutmayasın,kafamda deli sorularla bekliyorum :)))
Alev hırsıyla değişecek mi?
Aynı yöne bakan iki insan, çift yönlü bıçak gibidir,derin kesikler olacak mı?
Dedim ya ..bekliyorum :))