Kadının toplumsal hayatta hak ettiği yeri alması için de daha erken yaşlarda sağlıklı bir biçimde kadın-erkek ilişkilerinin temelinin atılması gerekiyor. Biz ise kadını “anne” olarak konumlamıştık. Annelik kutsal, cennet annelerin ayakları altında... Elbette öyle fakat kendi annelerimize bir bakalım. Hiçbir geliri olmayan, hiçbir güvencesi olmayan, tüm hayatını bizlere, çocuklara adamış annelerimize... Onların derinliklerindeki mutsuzluğu görmezden mi geleceğiz? İçlerinde ukde kalan şeyleri hiç düşünmeyecek miyiz?
Kirlenmemiş, ne sevdalar öldürdüm yüreğimde Ne sabır taşları çatlattım gidenlerin ardınca Şimdi, son kez seriyorum yüreğimi ayaklarına Ya gel, kabul et beni dergâhına Ya bir şey söyle, bu ıstırabıma son ver Ya konuş, çocuk gözlerim gülsün Ya bir iki söz et, bağır çağır İnandır kendini önce, sonra beni kandır Sen bilmezsin, ben çabuk inanırım sana Bir meçhule giderim, gömülürüm bir karanlığa Yasak ederim seni kalemime Her “sen” dediğinde paylarım yüreğimi Uzanmam bir daha hiçbir yıldıza Hiçbir mutluluğu benzetmem sana Seni görmem hiçbir şiirde Hiçbir yağmurda iki kişilik ıslanmam İki kişilik dinlemem hiçbir şarkıyı Ve hiçbir rüyamı hayra yormam Ya gel şimdi… Ya bir şey söyle… Ya susma… Ya konuş… ...
Erich Fromm, “Sevme Sanatı” isimli kitabında şöyle der; ”Bir insana kendi kendime yetemediğim için bağlıysam, o kişi ancak bir can simidi olabilir, aradaki bağın sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur. Mantığa aykırı görünse de yalnız kalabilme becerisi, sevme becerisinin koşuludur.”
Kimseyle hiçbir konuda yarış halinde değilim. Kimseden akıllı, kimseden güzel ya da kimseden iyi olma gibi bir iddiam yok. Kimse için 'en' değilim, 'daha' değilim. Bu devasa iddiasızlığın verdiği özgürlüğün hastasıyım..
Hicbir zaman sevildiğinden emin olamiyacaksin boşuna bekleme... Çaya şeker atmak boşuna israf yudumla gitsin. Bekleme bitsin...
Geldi geçti / Geçti gitti birkaç günlük fasıldı...
Sonra hep ertelenmiştir....
Sonra gelirim sonra alırım.....
Sonrası olmayanı ertelemek....
Önceyi hiç bilmemektir...
Taş kalbine, dileğimi bir arz et,
Ne sen kırıl, ne beni üz boş yere.
Gönlündeki sevgim, sanki var farz et,
Çağır beni; ben geleyim, bir kere...
Hepimiz hayatımıza anlam katacak bir şeylerin peşinde olmalıyız bu hayatta.
öyle işte...
Kadının toplumsal hayatta hak ettiği yeri alması için de daha erken yaşlarda sağlıklı bir biçimde kadın-erkek ilişkilerinin temelinin atılması gerekiyor.
Biz ise kadını “anne” olarak konumlamıştık. Annelik kutsal, cennet annelerin ayakları altında... Elbette öyle fakat kendi annelerimize bir bakalım. Hiçbir geliri olmayan, hiçbir güvencesi olmayan, tüm hayatını bizlere, çocuklara adamış annelerimize... Onların derinliklerindeki mutsuzluğu görmezden mi geleceğiz? İçlerinde ukde kalan şeyleri hiç düşünmeyecek miyiz?
Kirlenmemiş, ne sevdalar öldürdüm yüreğimde
Ne sabır taşları çatlattım gidenlerin ardınca
Şimdi, son kez seriyorum yüreğimi ayaklarına
Ya gel, kabul et beni dergâhına
Ya bir şey söyle, bu ıstırabıma son ver
Ya konuş, çocuk gözlerim gülsün
Ya bir iki söz et, bağır çağır
İnandır kendini önce, sonra beni kandır
Sen bilmezsin, ben çabuk inanırım sana
Bir meçhule giderim, gömülürüm bir karanlığa
Yasak ederim seni kalemime
Her “sen” dediğinde paylarım yüreğimi
Uzanmam bir daha hiçbir yıldıza
Hiçbir mutluluğu benzetmem sana
Seni görmem hiçbir şiirde
Hiçbir yağmurda iki kişilik ıslanmam
İki kişilik dinlemem hiçbir şarkıyı
Ve hiçbir rüyamı hayra yormam
Ya gel şimdi…
Ya bir şey söyle…
Ya susma…
Ya konuş…
...
İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır...
Akıllı nasa bırakıp uzun bir süre susarak dinlendirmeden sonra, ekip biçmeye başlayınca çözülen dil.
Yıllar nasıl geçip gitti. Bir yıl daha devrildi. Antolojiyle yaşlandık...
.... zatıma,iyi niyetli korkuluklarla yaşıyorum.
Bana bir parça; Yüreği güzel samimi insan lazım.....
Gah göynüme vurmuş
Gah arz u semaya
Onu ak etmiş
Özümü ise
Keşmekeşten bir hâl üzere ...
... kapısına unutulmuş hikâyeler
Ve sesler bırakılan avcı
evcilleştirilmiş kusurlu kuşkularınla
Vurdun o ceylanı...
... boşver sen, kimsenin merhameti yetmiyor bazen.
..
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
..
Bizim kadınlarımız...
Kâlbin hâli bir serçe gibidir ki her saat hayırda ve şerde, gamda ve sürurda yuvarlanıp gider.
Su kaynarken patatesi yumuşatır ama yumurtayı sertleştirir. Önemli olan içinde bulunduğun şartlar değil, senin ne olduğundur..
...susmak daha iyi
.... taşlar, kediler ve hece
elbet yine dönecektir denize
ya insan...
ah alnındaki kader.!
....................
........
şiirlerimi okursanız nefes alırım saygılar.
Asla Vazgeçme....Bir gün mutlaka olur.
Vakit de geç oldu, sabah mesai var. Biz kalkalım artık
Erich Fromm, “Sevme Sanatı” isimli kitabında şöyle der; ”Bir insana kendi kendime yetemediğim için bağlıysam, o kişi ancak bir can simidi olabilir, aradaki bağın sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur. Mantığa aykırı görünse de yalnız kalabilme becerisi, sevme becerisinin koşuludur.”
Bir insanın yüreğinden uçan
o üzgün güvercinin adını
kendi ellerinizle
"güven" koymayın..
Eskiden hayatın bir trajedi olduğunu düşünürdüm ancak şimdi anlıyorum ki bir komediden ibaret..
Kimseyle hiçbir konuda yarış halinde değilim. Kimseden akıllı, kimseden güzel ya da kimseden iyi olma gibi bir iddiam yok. Kimse için 'en' değilim, 'daha' değilim. Bu devasa iddiasızlığın verdiği özgürlüğün hastasıyım..