ah muhabbet demleri daima desturlu he/kimim; kirpiklerinle siy/ah/a bulanmış bal rengi gözlerin, aşk menzilinin bağlısı ve sadakatlisidir senin…
ama bilirsin, yüze vuran keskin soğuğundan, ta ciğerlerde duyulan o ürpertiyle, atıştıran yağmura karışık, ve uğultusuyla sus pus ederek, tüm gürültülerini patırtılarını hayatın, kuru dallar arasından hırçın esen rüzgâra, hasretlerimi emanet etmek de, mutadım oldu benim…,
aşk ehline cenazede gülümseyip, düğünde ağlayabilmek tenakuz sayılmaz, ki iki tarafı keskin bir efsunlu kılıçla yazılan, alın yazısıyla bahtıma çıkan, son çare tabibim…
gün ağarırken huzur esenin avlusunda, nicedir süren muhatapsız bir yaşama, sabır sebebinden yumuluyken çapaklı gözlerim; umur görmüş sesinden, nadaslı kalbime akan o kızıl ateş, ve işlerken içime gariplere has sesin, ne vardı hiç doğmayaydı güneş…
şimdi ömrümden sesin geçer sabahlarıma, bu garip de bizden zahir diyen sesin, ki kaç mevsimdir ben kederliyim, ve sudan çıkmış bir balık gibi çırpınırım, bir kerecik daha sohbetinde olmadan, ölmemek için, ah
bir gece bu kadar mı nur dağları gibi gökçek ve çivit mavisi, bir yolculuk bu kadar mı hususî olur, gece neresi, çivit mavisi kim bilmiyordum, umursamıyordum, bitmek tükenmek bilmeyen yolu, can yoldaşım vardı, sırdaşım, elbistan ağıtım, kalbimde;
irtibatı mütemadî yârenin hatrı hatırımdayken, uyku yokluğa kadem basmış, yön kayıp ve gaibdim…
ezelden gelen meşkin ebedi olsa da hoş olmasa da; ve öylesi bir mahrumuyum ki, ayrılığın varlığı mümkünsüz dostun, aşk olsun sana, öyle olsun he/kimim, bilesin ki şuurum pek açık bu çivit gecede, nice evvelki geceler ve sabahlarda, öğle, ikindi ve akşamlarda olduğu gibi bilesin, bilesin ki; yüzün suyu hürmetine teveccühüm eşyaya ve çocuk ruhum muhtaç teselline, bir elma şekeri yarısı kadar, karabiberim, kâfurum, kabir kokulum… ah
bir bardak suya atılmış ilaç gibi, eriyorum hatırana köpük köpük, hicaplı haline ve sana susuzum, bir pınarın kaynağına varmak kadar hasret kaldım dost sana,
ah muhabbet demleri daima desturlu he/kimim; kirpiklerinle siy/ah/a bulanmış bal rengi gözlerin, aşk menzilinin bağlısı ve sadakatlisidir senin…
ama bilirsin, yüze vuran keskin soğuğundan, ta ciğerlerde duyulan o ürpertiyle, atıştıran yağmura karışık, ve uğultusuyla sus pus ederek, tüm gürültülerini patırtılarını hayatın, kuru dallar arasından hırçın esen rüzgâra, hasretlerimi emanet etmek de, mutadım oldu benim…,
aşk ehline cenazede gülümseyip, düğünde ağlayabilmek tenakuz sayılmaz, ki iki tarafı keskin bir efsunlu kılıçla yazılan, alın yazısıyla bahtıma çıkan, son çare tabibim…
gün ağarırken huzur esenin avlusunda, nicedir süren muhatapsız bir yaşama, sabır sebebinden yumuluyken çapaklı gözlerim; umur görmüş sesinden, nadaslı kalbime akan o kızıl ateş, ve işlerken içime gariplere has sesin, ne vardı hiç doğmayaydı güneş…
şimdi ömrümden sesin geçer sabahlarıma, bu garip de bizden zahir diyen sesin, ki kaç mevsimdir ben kederliyim, ve sudan çıkmış bir balık gibi çırpınırım, bir kerecik daha sohbetinde olmadan, ölmemek için, ah
bir gece bu kadar mı nur dağları gibi gökçek ve çivit mavisi, bir yolculuk bu kadar mı hususî olur, gece neresi, çivit mavisi kim bilmiyordum, umursamıyordum, bitmek tükenmek bilmeyen yolu, can yoldaşım vardı, sırdaşım, elbistan ağıtım, kalbimde;
irtibatı mütemadî yârenin hatrı hatırımdayken, uyku yokluğa kadem basmış, yön kayıp ve gaibdim…
ezelden gelen meşkin ebedi olsa da hoş olmasa da; ve öylesi bir mahrumuyum ki, ayrılığın varlığı mümkünsüz dostun, aşk olsun sana, öyle olsun he/kimim, bilesin ki şuurum pek açık bu çivit gecede, nice evvelki geceler ve sabahlarda, öğle, ikindi ve akşamlarda olduğu gibi bilesin, bilesin ki; yüzün suyu hürmetine teveccühüm eşyaya ve çocuk ruhum muhtaç teselline, bir elma şekeri yarısı kadar, karabiberim, kâfurum, kabir kokulum… ah
bir bardak suya atılmış ilaç gibi, eriyorum hatırana köpük köpük, hicaplı haline ve sana susuzum, bir pınarın kaynağına varmak kadar hasret kaldım dost sana,
ne zaman yüzün gelse yâdıma iklim değişiyor ve değişiyor her anlam, dünyam değişiyor, sonsuzluk iştiyakı bürüyor ruhumu, ki ne zaman ansam seni ah, tam on yedime basıyorum, tam on yedime… erken kocamış haliyle dimdik ayakta, dalları merhamete uzanan sedir ağacım, dertli başı gölgende bak yoldaşının hemen yamacındayım ve, üstümüzde ak ak, ak ak bulutlar, bulutlar ak ak…
ayniyyet dilindedir eş zamanlı birlikte dinlediğimiz allahın şarkıları, makam makamdır ve t\aksim t\aksim, ve nasibini mevlasından almış güftelerdir sızım sızım genzimizde sızlayan…
o desturlu günün, beşer payından yaşanmış bir gün olmadığı aşikârdır, /ve o halde bile iyelikli değildi isimlerimiz, ki isimlerimiz ezelden esrarlıdır/ ah
mutat
ah muhabbet demleri daima desturlu he/kimim;
kirpiklerinle siy/ah/a bulanmış bal rengi gözlerin,
aşk menzilinin bağlısı ve sadakatlisidir senin…
ama bilirsin,
yüze vuran keskin soğuğundan,
ta ciğerlerde duyulan o ürpertiyle,
atıştıran yağmura karışık,
ve uğultusuyla sus pus ederek,
tüm gürültülerini patırtılarını hayatın,
kuru dallar arasından hırçın esen rüzgâra,
hasretlerimi emanet etmek de,
mutadım oldu benim…,
aşk ehline cenazede gülümseyip,
düğünde ağlayabilmek tenakuz sayılmaz,
ki iki tarafı keskin bir efsunlu kılıçla yazılan,
alın yazısıyla bahtıma çıkan,
son çare tabibim…
gün ağarırken huzur esenin avlusunda,
nicedir süren muhatapsız bir yaşama,
sabır sebebinden yumuluyken çapaklı gözlerim;
umur görmüş sesinden,
nadaslı kalbime akan o kızıl ateş,
ve işlerken içime gariplere has sesin,
ne vardı hiç doğmayaydı güneş…
şimdi ömrümden sesin geçer sabahlarıma,
bu garip de bizden zahir diyen sesin,
ki kaç mevsimdir ben kederliyim,
ve sudan çıkmış bir balık gibi çırpınırım,
bir kerecik daha sohbetinde olmadan,
ölmemek için,
ah
bir gece bu kadar mı nur dağları gibi gökçek
ve çivit mavisi,
bir yolculuk bu kadar mı hususî olur,
gece neresi, çivit mavisi kim bilmiyordum,
umursamıyordum, bitmek tükenmek bilmeyen yolu,
can yoldaşım vardı, sırdaşım, elbistan ağıtım,
kalbimde;
irtibatı mütemadî yârenin hatrı hatırımdayken,
uyku yokluğa kadem basmış, yön kayıp
ve gaibdim…
ezelden gelen meşkin ebedi
olsa da hoş olmasa da;
ve öylesi bir mahrumuyum ki,
ayrılığın varlığı mümkünsüz dostun,
aşk olsun sana, öyle olsun he/kimim,
bilesin ki şuurum pek açık bu çivit gecede,
nice evvelki geceler ve sabahlarda,
öğle, ikindi ve akşamlarda
olduğu gibi bilesin,
bilesin ki;
yüzün suyu hürmetine teveccühüm eşyaya
ve çocuk ruhum muhtaç teselline,
bir elma şekeri yarısı kadar,
karabiberim, kâfurum, kabir kokulum…
ah
bir bardak suya atılmış ilaç gibi,
eriyorum hatırana köpük köpük,
hicaplı haline ve sana susuzum,
bir pınarın kaynağına varmak kadar
hasret kaldım dost sana,
mutat
ah muhabbet demleri daima desturlu he/kimim;
kirpiklerinle siy/ah/a bulanmış bal rengi gözlerin,
aşk menzilinin bağlısı ve sadakatlisidir senin…
ama bilirsin,
yüze vuran keskin soğuğundan,
ta ciğerlerde duyulan o ürpertiyle,
atıştıran yağmura karışık,
ve uğultusuyla sus pus ederek,
tüm gürültülerini patırtılarını hayatın,
kuru dallar arasından hırçın esen rüzgâra,
hasretlerimi emanet etmek de,
mutadım oldu benim…,
aşk ehline cenazede gülümseyip,
düğünde ağlayabilmek tenakuz sayılmaz,
ki iki tarafı keskin bir efsunlu kılıçla yazılan,
alın yazısıyla bahtıma çıkan,
son çare tabibim…
gün ağarırken huzur esenin avlusunda,
nicedir süren muhatapsız bir yaşama,
sabır sebebinden yumuluyken çapaklı gözlerim;
umur görmüş sesinden,
nadaslı kalbime akan o kızıl ateş,
ve işlerken içime gariplere has sesin,
ne vardı hiç doğmayaydı güneş…
şimdi ömrümden sesin geçer sabahlarıma,
bu garip de bizden zahir diyen sesin,
ki kaç mevsimdir ben kederliyim,
ve sudan çıkmış bir balık gibi çırpınırım,
bir kerecik daha sohbetinde olmadan,
ölmemek için,
ah
bir gece bu kadar mı nur dağları gibi gökçek
ve çivit mavisi,
bir yolculuk bu kadar mı hususî olur,
gece neresi, çivit mavisi kim bilmiyordum,
umursamıyordum, bitmek tükenmek bilmeyen yolu,
can yoldaşım vardı, sırdaşım, elbistan ağıtım,
kalbimde;
irtibatı mütemadî yârenin hatrı hatırımdayken,
uyku yokluğa kadem basmış, yön kayıp
ve gaibdim…
ezelden gelen meşkin ebedi
olsa da hoş olmasa da;
ve öylesi bir mahrumuyum ki,
ayrılığın varlığı mümkünsüz dostun,
aşk olsun sana, öyle olsun he/kimim,
bilesin ki şuurum pek açık bu çivit gecede,
nice evvelki geceler ve sabahlarda,
öğle, ikindi ve akşamlarda
olduğu gibi bilesin,
bilesin ki;
yüzün suyu hürmetine teveccühüm eşyaya
ve çocuk ruhum muhtaç teselline,
bir elma şekeri yarısı kadar,
karabiberim, kâfurum, kabir kokulum…
ah
bir bardak suya atılmış ilaç gibi,
eriyorum hatırana köpük köpük,
hicaplı haline ve sana susuzum,
bir pınarın kaynağına varmak kadar
hasret kaldım dost sana,
ne zaman yüzün gelse yâdıma
iklim değişiyor ve değişiyor her anlam,
dünyam değişiyor, sonsuzluk
iştiyakı bürüyor ruhumu,
ki ne zaman ansam seni ah,
tam on yedime basıyorum, tam on yedime…
erken kocamış haliyle dimdik ayakta,
dalları merhamete uzanan
sedir ağacım,
dertli başı gölgende bak yoldaşının
hemen yamacındayım ve,
üstümüzde ak ak, ak ak bulutlar,
bulutlar ak ak…
ayniyyet dilindedir eş zamanlı
birlikte dinlediğimiz allahın şarkıları,
makam makamdır ve t\aksim t\aksim,
ve nasibini mevlasından almış güftelerdir
sızım sızım genzimizde sızlayan…
o desturlu günün, beşer payından
yaşanmış bir gün olmadığı aşikârdır,
/ve o halde bile iyelikli değildi isimlerimiz,
ki isimlerimiz ezelden esrarlıdır/
ah