Yassıada’nın genç subaylarından Mehmet Nuri Taşdelen, 15 ay boyunca hücresinde nöbet tuttuğu Menderes’in dramına şahitlik etti. Öfkesi zamanla hayranlığa dönüştü.
İntihar girişimini önlediği Menderes’ten hatıra kalan ağızlığı yıllarca sakladı. Ağızlık ve özel belgeleri artık oğul Menderes’e vermenin zamanın geldiğini düşünüyor. Menderes’le buluşma, 45 yıl sonra Ankara’da gerçekleşecek.
Genç subay, oda (hücre) nöbeti için içeri girer. Dışarıdan aldığı siyah bakalitten yapılmış ağızlığı, ürkek bir hamleyle Adnan Menderes’e uzatır. Eski Başbakanın buğulanan gözlerini, yeni ağızlığa taktığı Yenice Sigarası’nı keyifle içişini izler. Eski ağızlığı çöpe atışını da. Hemen eğilip ağızlığı çöpten alır. Konuşmak yasaktır, “onu bir hatıra olarak saklamak istediğini” işaretle anlatır. Ender ‘mutlu’ anlarından birini yaşıyordur Menderes, ‘onun başını okşayarak’ karşılık verir.
Aradan tam 45 yıl geçti. O genç subay, Mehmet Nuri Taşdelen’den başkası değildi. Kıymetli bir anı olarak sakladığı, “Ne zaman baksam Menderes’in gülümseyen mahzun yüzünü hatırlıyorum.” dediği ağızlığı sahibine vermeye, yıllar sonra ‘Menderes’le buluşmaya hazırlanıyor.
Mehmet Nuri Taşdelen, ‘Yassıada günleri’nin tarihe geçen isimlerinden biri. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin DP’lileri topladığı Yassıada’da ‘muhafız subayı’ olarak görev yaptı. 15 ay boyunca, önceleri ‘öfke’ beslediği Menderes’le ‘hücre’ denilebilecek daracık odada aynı havayı teneffüs etti. Onun iç dünyasını yakaladı. Adada yaşadıklarını, ‘karınca duasını’ andıran küçücük satırlar halinde günü gününe kağıda döktü. Yasak olmasına rağmen, ‘manzarayı’ bütün açıklığıyla gösteren fotoğrafları gizlice çekti. Menderes’in intihar girişimini, yine fotoğraf çekerken ilk fark eden de oydu. İki gün sonra idam edilecek eski başbakanın hayatını kurtarmıştı.
İşte, Yassıada’dan bugüne taşıdığı anılarla belgeleri piyasaya yeni çıkan “Yassıada, Menderes ve Muhafızları” adlı kitabıyla kamuoyuna sundu. Çekilecek bir ‘Yassıada’ filmine iyi bir senaryo mahiyetindeki kitap, ‘insan öyküleriyle’ dolu. Hüzün, dram, hasret, endişe, kara gün dostlukları ve darağacı.
Darbeden sonra, Yassıada’nın sakinleri bellidir. Devrilen iktidarın yani DP’nin mensupları oradadır. Cumhurbaşkanı, Başbakan, eski Genelkurmay Başkanı (Rüştü Erdelhun) , eski orgeneraller, kuvvet komutanları, kadınlı-erkekli milletvekilleri, bakanlar... Menderes (1 numara) ve Celal Bayar (2 numara) ayrı odalarda, diğerleri ise koğuşlarda toplu halde tutulur.
Demir parmaklıklı hücre
Denizci Üsteğmen Mehmet Nuri Taşdelen, Ada’da henüz yenidir. 29 Haziran 1960 tarihli nöbet yeri, 1 no’lu odadır. Menderes, kendisini ayakta karşılar, başıyla selamlayarak ‘hoş geldiniz’ der. Karşısında bir başbakan durmaktadır, heyecanlanır ve ilk izlenimlerini kağıda şöyle döker: “Bej renkli bir valizin sapının yanına ‘Sabık Adnan Menderes’ yazılmış. Kültablasının içi sigara izmaritleriyle dolu. Odadaki koltuk teğmenlere ait. Sandalyede bir minder var ve oraya Menderes oturuyor. İki yastık kullanıyor. Saç fırçasıyla üç dakika saçını fırçaladı. Gayet sert bir şekilde yaptığına göre başının acımamasına imkan yok. Zevk mi alıyor nedir? Saçları, kahverengi. (Saçlarını boyadığını sanan subaylar, yanıldıklarını sonradan anlıyor) Pencerenin dışında kare halinde parmaklık var. Yorganını başına kadar çekiyor.”
Ardından gelen her nöbet, aslında bir drama şahitlik ettiğini biraz daha gösterecektir genç subaya. Hep dalgın halde bakıyordu etrafa Menderes, sigaranın birini söndürüp diğerini yakıyordu. Dibine kadar içmesi ise cabasıydı. 4 metrelik odada dolaşıp duruyordu; ama en fazla yedi adım atabiliyordu. Arada sırada pencereden dışarı bakıyor, sinekleri kovalıyordu. Sıkıntılı hali, geceleri uykusuna yansıyor, ‘sinir nöbetleri’ için sürekli ilaç kullanıyordu. Yakındığı, “Equanil’ adlı ilacın zamanında ve yeterli verilmemesiydi. Hatta, “Çok fenayım, bu hal böyle ne kadar devam edecek.” mealinde sözler sarf edecekti. Üst kattaki tutukluların ayak seslerine verdiği tepki ise, tek başına ruh halini anlamaya yetecekti: “Gece gündüz bu ayak sesleri insanı çıldırtıyor. Görüyorsunuz, uyuyamıyorum. Meşgul olun, terlik giysinler. Çıldıracağım efendim, çıldıracağım.”
Tecrit edildiler
Gerçekten de, söz konusu olan bilinçli bir tecritti. Ayrı odalarda tutulan Menderes ve Bayar’a uygulanıyordu bu. İkisi de yemeklerini sadece odalarında yiyebiliyor, banyo ve tuvalet ihtiyaçları için koridora çıkarıldıklarında koğuşların kapıları kapatılıyordu. Yine, konuşmak, çok zaruri haller dışında yasaktı. Odalara dinleme cihazları konulmuş, bütün konuşmalar kaydediliyordu. Nöbetçi subayların, soruları genelde cevapsız bırakmaları bundandı. İletişim, daha çok işaretlerle, mimiklerle sağlanıyordu.
Bu durumda, mektuplar yetişiyordu imdada, teselli oluyordu. Hatta, bir keresinde, kendini tutamayıp mektup getiren subaya sarılmıştı Menderes. Ancak, mektupların gecikmeli ulaşması da sıkıntıydı. Gerçi, her mektup mutlu etmiyordu. Eşi Berrin Menderes, “Adnancığım” diye başlayan mektubunda ev vergisinin taksitini güç bela bulup ödediğinden bahsediyordu mesela. Sümerbank damgalı mektup ise gerçekten vefasızlık örneğiydi. Başbakanken hediye edilen kumaşların bedeli isteniyordu. Okurken yüz hatları gerilen Menderes, şöyle diyecekti: “Yeni imalatınızdan örnekler diye kumaşlar gönderirlerdi. O zaman, hediye diyorlardı. Şimdi, listesini yapmış parasını istiyorlar. Bunu da diğerleri gibi eve yollayalım da bir çaresine baksınlar ne yapalım...”
Menderes, tıraşını geciktirmesinin bile sıkıntı yaşatacağını hiç hesap etmemişti elbette. Oysa, Yassıada’nın ünlü Komutanı Tarık Güryay, arada sırada kahve içerek sohbet ettiği Menderes’e “Bu sakal ne böyle? ” diyecekti. Sakal sorunu, hem de ‘en güzel günlerin’ birinde yine yaşanacaktı.
Kur’an’a ihtiyacım var
Berrin Hanım ve oğlu Aydın Menderes, ziyarete gelmişti. Altı ay aradan sonra ilk kucaklaşmayı sabırsızlıkla bekleyen Menderes’ten epey uzamış sakallarını kesmesi istenir, durduk yerde. Tartışmalar fayda etmez, sonunda berber getirilerek emr-i vaki yapılır. Tıraş olurken Menderes’in yüzü bir hayli asıktır. Hemen ardından gelen hasret giderme sahnesini tahmin etmek ise güç değildi: “Kumandanın odasında karşılaşan üç kişi, sarılıp öpüşüp, hüngür hüngür ağladı.”
Menderes sıkıntılıdır, Kur’an-ı Kerim okuyarak rahatlamaya çalışır. İhtiyaç duyduğu bir gün, Kur’an-ı Komutan Güryay’a verdiğini hatırlar ve nöbetçi subaya, “İhtiyacım var okumaya, getirir misiniz? ” diye seslenir. Cevap olumsuzdur. Çünkü, Güryay, adada değildir ve akşama dönecektir. Bunu öğrenince üzülür.
Günler ilerledikçe, mahkeme ve hücresi arasında gidip gelen Menderes’in fiziki görümü endişe verici bir hal alır. Bu durum, günlüğe şöyle yansır: “Her gün biraz daha çökmüş görünüyor. Gözlerinin feri gitmiş, yanakları sarkmış. Saçları hariç her tarafı derbeder. Bayar ise farklıydı. İntihar girişiminden sonra, subayların da bulunduğu bir sırada ‘Hayatta ezmeyen ezilirmiş. Biz ezmedik ezildik. Benim arkadaşlarım içinde (Talat ve Enver Paşalar gibi) rahat döşeğinde ölen azdır’ dedi.”
Menderes’in intihar girişimi de, Yassıada gerçeğini özetlemeye yeten olaylardan. Yüksek Adalet Divanı’nın yargılananlar hakkında karar vereceği 15 Eylül 1961’in sabahında ceketinin astarında biriktirdiği ilaçları içmişti Menderes. Olayı fark eden ise Menderes’in uyurken birkaç poz fotoğrafını çeken Üsteğmen Taşdelen’di. Kendisi sonradan, “Asılacağını bilseydim, kurtarılması için özel çaba sarf etmezdim.” diyecekti.
Mahkeme kararını vermiştir artık: İdam. 17 Eylül 1961 sabahı en hüzünlü gündür. Menderes, o gün iki subay eşliğinde iskelede bekleyen hücumbota bindirilir. Ne için, nereye götürüldüğü bilinmemektedir. Lodoslu havada seyreden hücumbottaki muhafız subaylardan birine nereye gittiklerini sorar. “Gölcük Deniz Hastanesi” karşılığını alır. Bir süre sonra, diğer subaya aynı soruyu yöneltir. Cevap bu kez farklıdır: Kasımpaşa Deniz Hastanesi.” Beyaz yalanlarla yüklü iki cevap arasındaki çelişkiyi fark eder; mahzunlaşır ve ağzından acı tebessümle rota dökülür: “Biz, galiba İmralı’ya gidiyoruz.”
Tahmini doğrudur ne yazık ki. Acı haber adaya tez ulaşır. İnfaz gerçekleştirilmiştir. Subayların toplu halde bulunduğu salona bile sessizlik ve hüzün hakim olur. O esnada, çok hafif bir yağmur çiselemeye başlar...
Öfkesi zamanla ‘hayranlığa’ ve ‘hüzne’ dönüşen genç subayın acı derslerle dolu anılarının küçük bir özeti böyle. Yüzbaşı iken sağlık sebepleriyle ordudan ayrılan ve ticaretle uğraşan Taşdelen, bu kitabı yazarak “olayı kamuoyuna mal ettiğine” inanıyor. Menderes’e “fiilen ve fiziki olarak en ufak bir kötü muamelede bulunulmadığını” belirtirken de, “Ancak, dış dünyadan tamamen soyutlanarak bir çeşit manevi işkenceyle ruhen çökertilmiş olduğunu düşünüyorum.” diyor.
‘İdamlar haksızdı’ görüşünü yineleyen Taşdelen’in bu noktadaki tespiti ise ilginç: “Ama, apar topar idam edildi. Kimler olduğu tam bilinmeyen bazı kimselerin özel çabalarıyla malum acı son önlenememiştir. Belki de, halkın ona olan sevgisinden çekindiler. Bu olay, ülkemizin yakın tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bir iktidarın siyasi hatalarının bedeli, seçimle iktidardan düşürülme olmalıdır.”
Taşdelen, ağızlık dahil bugüne kadar 9 milyar lira harcayarak koruduğu özel belgelerle çektiği fotoğrafların kopyalarını Menderes’in oğlu Aydın Menderes’e teslim edecek. Günü belli değil ama, görüşme için karşılıklı söz alındı. Belgelerin asılları ise Türk Trih Kurumu’na verilecek.
Evet, ‘genç subay’ ve Aydın Menderes’in randevusu gerçekten anlamlı. İkisinin de, aslında 15 yıl sonra ‘Menderes’ ile kucaklaşacağı anlaşılıyor.
kutu kutu kutu
YASSIADA KAVGALARI
Yassıada’da, biri intihardan 11 tutuklu çeşitli sebeplerle hayatını kaybetti. Tutuklularla görevliler arasında zaman zaman kavgalar da yaşandı. Kitapta, iki kavgaya değiniliyor. İçkili iki subayın odasından aldıkları eski bakanlardan Emin Kalafat’ı “Kaç kız iğfal ettin? ” yollu sorularla güç kullanarak sorgulamaları, bunlardan biri. Olay, diğer tutukluları etkiler. Subaylar adadan uzaklaştırılır. Diğer olay ise Fatin Rüştü Zorlu ile bir subayın kavgasıdır. Sıra yüzünden çıkan kavgada taraflar, karşılıklı yumruklaşır.
Taşdelen, söz konusu üç subayın da adını vermiyor. Ancak, birinin en üst rütbeye yükseldiğini belirtmekle yetiniyor. Ardından da ekliyor: “İsimleri sonradan çıkardım. Arkadaşlarımı rencide etmek istemem. Kendisi de zaten çok yüksek rütbede öldü.”
O sırada Yassıada’da görev yapıp yükselen subaylar ise şöyle: Teoman Koman (Jandarma Genel Komutanı) , Doğu Aktulga (Orgenaral) , İlhami Erdil (Deniz Kuvvetleri Komutanı) .
türkiyeyi amerikaya borçlu eden, amerikaya satan adam... bakalım ne faydaları olmuştur: 1- ülkeyi karayolları yapmak vaadiyle amerikaya borçlandırmış, IMF nin ülkeye girmesini sağlamıştır..IMF de bugune dek yaptığı reformlarla (!) tarımsal üretimimiz kısıtlamış, ekonomik bağımsızlığımıza kendi tekeline alıp, ekonomimizi kötü hale getirmek yolunda yönetmiştir... 2- 'siz bu ülekeye şeriatı bile getirirsiniz..' diyen adnan menderesten gaz alan ve bugunlere ulaşan, atatürk düşmanı, hizbullahçılar hızla üremeyi sürdürmektedir...(bkz: zındık) 3- milyar dolarlarla ifade edilen borçlarımız varsa, bugun kimse hakettiği maaşı almıyorsa, enflasyon bu derece tavan yapmışsa, sokaklarda binerce, evsiz tir tir titriyorsa, bankalar hortumlanıyorsa, kara çarşaf moda olmuşsa, atatürk çerçeveleri yerlerde geziyorsa tek sorumlusu kendisidir... uzun lafın kısası asılması müstehaktır....
adnan menderes bir devlet adamı,bir kahraman,bu ülkenin yetiştirdiği tek siyasi etik sahibi adam.nasıl mı oğlu yüksel ticaret yapmak istiyor ama o babsı başbAKAN onu kolluyor dedikoduları çıkar diye yüksel i azarlıyor ve devlet memuru olmasını istiyor.böyle adam asılır mı. bir de a.türkeş e lafım var.bu türkeş darbecisi hangi yüzle halkın karşısına çıkmış,onlardan oy istemiş.menderes bir kahramandır.chp faşist rejimine karşı.
Tek parti faşizminden bunalmış halkın önüne alternatif olarak çıkmış ve yaptığı ufak tefek bazı değişiklikler nedeniyle saf halkımızın kendisini aziz ilan ettiği kişi....
Ordu'da tek bir karayolu vardır adı Menderes yoludur. Başkası da yapılmadı. Yapılmak istenen ise son 15 yıldır sadece gözleri açların dişlerinin kavuklarını doldurmak için kullanılıyor. Köylere bir tek Menderes döneminde tarım yardımı yapılmıştır. Toprağa fayda anlamında.
Bir türk olmaktan utandığım tek konu...Biz kendi başbakanını asmış yetmezmiş gibi onların intikamını alırcasına kendi gençliğini asmış, nurhak ta kızıldere de acımasızca katletmiş bir toplumun çocuklarıyız... haklı yada haksız kimse bu sonu haketmez! hepsine allah rahmet eylesin.
Bir osmanlı Aşiretinin Torunun ile evli bir Mason Bir yahudi Bir Toprak Ağası Bir Aile babası Bir Geceadamı Bİr başbakan Bir değil bin ihale yolsuzluğuna göz yuman başbakan Bir A.B.D güdümlü başbakan Bİr çıkar ilişkisi sahibi Bir Anti devletçi politika sahibi Bir adnan menderes
27 Mayıs 1960'ta Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimine el koymasıyla tutuklanarak Yassıada'ya götürüldü. Yüksek Adalet Divanında, Anayasayı ihlâl ve çeşitli suçlardan dolayı yapılan yargılama sonunda ölüm cezasına çarptırıldı. 17 Eylül 1961'de ölüm cezası Yassıada'da idam şeklinde yerine getirildi 17 Eylül 1990'da naaşı Yassıada'dan alınarak Devlet töreni ile İstanbul Vatan Caddesinde yaptırılan Anıtmezarda toprağa verildi.
Rahmetlinin İktidara geldiği sene, Ankara 'kurtarılmış bölge' olarak anılıyordu. Bu adı almasının sebebi Ankara'da o zamana kadar bir tane cami yapılmamış olması idi. Hangi fikrin, hangi milletin adamlarıdır ki bunlar 'kurtarılmış bölge' fikrini Adnen Menderesin cami inşaasına başlamasıyla ona düşmanlıklarını iyice idame ettiler... Adnan Menderes Ankara ilk camiyi yaptırdı. O inanıyordu, o tevekkül bir insandı. Onun ejdadı da öyleydi. Nereden bilecekti ki kendi özünü toparlamaya çalışan bir insan vatan hayini sayılsın...
ABD, “NATO’ya girmek istiyorsanız Kore’ye asker gönderin” dedi... Dönemin Başbakanı Adnan Menderes Kore’ye asker gönderme kararı aldı (hem de Meclis kararı olmadan) . Ekim 1950’de Kore’ye giden 4 bin 500 Türk askeri Çin birlikleriyle savaştı.
Korkulan bedel ödendi: “721 şehit, 175 Mehmetçik kayıp...”. Ve Türkiye Şubat 1952’de NATO üyesi oldu.
1950'de iktidara geldiği zaman hissisatlı kişiliği sebebi olsa gerek ilk olarak Topkapı Sarayında Hırka-ı Eşrif dairesini ziyaret etmek istiyor. Bu dairede Kanuni Sultan Süleymanın Mısır'dan getirttiği kutsal emanetlerin bulunduğunu biliyor fakat oraya gittiğinde 'sizden öncekiler buradaki emanetleri ahır bölümüne kaldırttılar' cevabı ile karşılaşıyor. Gözyaşları içinde kalan Menderes ahıra gidiyor ve Kanunşnin yaptığı gibi kutsal emateleri sırtında taşıyarak eski yerine geri koyuyor ve şükür namazı kılıyor.... (Gıyasettin Emrenin hatıraları...)
Kimi sever kimi sevmez. Seven de sevmeyen de kişiliğine göre yargılar. İnançlı ve sağlam bir kişiliği var Menderesin. Ben onu seviyor ve rahmet ile anıyorsam bu yanını görebildiğim içindir. Peki ya sevmeyenler niçin sevmiyorlar acaba?
Bundan 50 sene önceki din düşmanlığı geniş olamıyordu. Medya dedikleri televizyonlar yoktu, radyolar her evde yoktu. Bir yandan da ne de olsa Osmanlıdan gelme bir edep gene vardı. O zamanın düşman insancıkları Osmanlı terbiyesi ile büyüdükleri için yapacaklarını bir daire içinde yaparlardı. Şimdi o da silindi.
Yalnız 1950 den sonra rahmetli Adnan Menderes kıbleye inanan kimseydi. Suçu hatası olur fakat küfrü görülmedi. Ezandan başlayarak kıbleye dönüşü başlatmaya çalıştı. Ara sıra “Allah” dedi. Allah demek yasakdı hele bir siyasinin ağzından “Allah izin verirse”, “İnşaallah” bu kelimeleri söylemek zordu. Ama Menderes cesaret gösterdi, Meclis kürsüsünde “Allah izin verirse” dedi. Ezansız namazdan milleti kurtardı. Bazı hocalar İmam Hatip Okulu açmak için müracaatta bulundular. Çok zor bir şekilde müsaade aldılar. İlk İmam Hatip Okulu da Draman’da yapıldı. Menderes oraya geldi, hiç konuşma yapamadan döndü. Çekiniyordu. Çünkü iktidar oldular ama muktedir değiller. Her yeri zapdetmiş, o kötü zihniyetten çekiniyor.
Müslümanca hayat gittikçe gelişmeye başladıkça acaba bunlar ne yaparlar, benim dansıma, içkime, rüşvetime benim dünyevi saltanatıma engel olurlar mı olmazlar mı hesabı başladı... Esasen hesap menfaat hesabıdır, dünyevi hayat hesabıdır.
Emperyalist efendilerine rüştünü ispat etmek isteyen MENDERES'in DP iktidarı, hiçbir bağlayıcı karar ve neden yokken meclis kararı olmaksızın ABD’nin isteği üzerine Kore savaşına binlerce asker gönderir. Türkiye’nin geride, 957 ölü 5247 yaralı, 229 esir ve 167 kayıp bırakacağı bir savaşta Kore halkının karşısında Yankee emperyalizminin yanında yer alır. Kore savaşındaki tutumuyla işbirlikçiliğini emperyalizme ispatlayan Türkiye, Yunanistan’la beraber 21 Eylül 1951’de NATO’ya çağrılır. 1949’dan beri yapılan üç başvurunun ardından nihayet işbirlikçiler muradına ermiştir. 13 Eylül 1951’de NATO üyeliği için anlaşma imzalanır ve bu anlaşma 19 Şubat 1952’de meclisteki tüm üyelerin oybirliğiyle onaylanır.
BEBEK DAVASI 'Adnan Menderes'in gayri meşru çocuğu, Dr. Mükerrem Sarol tarafından alınarak öldürüldü.' Gazetelerin kullandığı bu haberler Yassıada Savcılarınca delil telakki edilerek, Adnan Menderes hakkında tarihte ' Bebek Davası ' olarak anılan dava açıldı. bunun yanında Başbakanlık kasasından çıktığını iddia edilen kadın iç çamaşırı ve bir kutu da çıplak kadın fotoğrafı da delin olarak kullanıldı. Menderes ise bu tutum karşısında gönül ilişkisini yalanlamadığı gibi özür de dilemedi; çocuğun öldürülmediğini, doğum anında öldüğünü söyledi. Adnan Menderes'in gönül ilişkisine girdiği Ayhan Aydan, gerçekten de Menderes'ten hamile kalmış ancak bebekten kurtulmayı kesinlikle istemediği gibi, doğurmayı çok arzulamıştı. Doğuma giren Dr. Fahri Atabey de, 'bebeğin boynunu saran kordon yüzünden ölü doğduğunu' saptamıştı.
Türk siyasi tarihinde, kaçamağı göze alan, evliyken yaşadığı bir ilişki yüzünden kendini kamuoyu önünde savunmak durumunda kalan tek başbakan Adnan Menderes oldu.
Ayhan Aydan ise, Yassıada duruşmalarında tanık olarak dinlendiği kürsüde şunları söylüyordu:
'Adnan Menderes'i 1951'de tanıdım. Evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk sahibi olmaktı. Bunu başaramadım. Ancak hangi vicdansız ana, üzerine titrediği bebeğinin öldürülmesine razı olabilir? ' Mahkeme başkanı tarafından sevgilisini kurtarmaya çalışmakla suçlansa da, kamuoyu düşüncesini değiştirmeye, bu yasak ilişkideki masumiyete inanmaya, hatta sempati duymaya başladı. Tarihe 'bebek davası' olarak geçen bu duruşmaların sonunda Adnan Menderes beraat etti. Menderes'in beraat ettiği tek dava da buydu. Fakat 'devletin yüksek menfaatlerine ve istihbarat işlerine sarfedilmek üzere emrine tahsis edilen paraların bir kısmıyla opera sanatçısı Aydan Ayhan'a ev aldığı' iddiasıyla açılan davada suçlu bulundu.
arının kovanına çöp sokan adam! rusyaya yanaşıp amerikayı kızdırıp sonunu hazırlayan adam....çok acıklı değilmi? kurtlarla dans eden adamın onlar kadar yelesi olmalı....bazen içinde bulunduğun durumun farkındalığından uzaklaşıp tehlikeli manevralar yapmak istemek her ölümlünün başına gelir......ulusal sanayiini kurmadan kendi silahını kendin üretmeden İsmet paşanın Tarsusda o zamanın şartlarında başarılı olmuş şunuda isterim şunuda isterim öyle savaşa girerim türü bir allengirli taktiği 1950 lerde deneyip sonunu hazırlayan adam....Millet ve Vatan caddeleri yadigar kaldı başarılarından.....ne diyelim....bence kendisine verilen hüküm çok ağırdı bugünki şartlara bakıldığında....tabii amerikan güdümlü idi...yazık oldu Adnan beye....
Sayı: 535/Aksiyon
Apar topar asıldılar
Yassıada’nın genç subaylarından Mehmet Nuri Taşdelen, 15 ay boyunca hücresinde nöbet tuttuğu Menderes’in dramına şahitlik etti. Öfkesi zamanla hayranlığa dönüştü.
İntihar girişimini önlediği Menderes’ten hatıra kalan ağızlığı yıllarca sakladı. Ağızlık ve özel belgeleri artık oğul Menderes’e vermenin zamanın geldiğini düşünüyor. Menderes’le buluşma, 45 yıl sonra Ankara’da gerçekleşecek.
Genç subay, oda (hücre) nöbeti için içeri girer. Dışarıdan aldığı siyah bakalitten yapılmış ağızlığı, ürkek bir hamleyle Adnan Menderes’e uzatır. Eski Başbakanın buğulanan gözlerini, yeni ağızlığa taktığı Yenice Sigarası’nı keyifle içişini izler. Eski ağızlığı çöpe atışını da. Hemen eğilip ağızlığı çöpten alır. Konuşmak yasaktır, “onu bir hatıra olarak saklamak istediğini” işaretle anlatır. Ender ‘mutlu’ anlarından birini yaşıyordur Menderes, ‘onun başını okşayarak’ karşılık verir.
Aradan tam 45 yıl geçti. O genç subay, Mehmet Nuri Taşdelen’den başkası değildi. Kıymetli bir anı olarak sakladığı, “Ne zaman baksam Menderes’in gülümseyen mahzun yüzünü hatırlıyorum.” dediği ağızlığı sahibine vermeye, yıllar sonra ‘Menderes’le buluşmaya hazırlanıyor.
Mehmet Nuri Taşdelen, ‘Yassıada günleri’nin tarihe geçen isimlerinden biri. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin DP’lileri topladığı Yassıada’da ‘muhafız subayı’ olarak görev yaptı. 15 ay boyunca, önceleri ‘öfke’ beslediği Menderes’le ‘hücre’ denilebilecek daracık odada aynı havayı teneffüs etti. Onun iç dünyasını yakaladı. Adada yaşadıklarını, ‘karınca duasını’ andıran küçücük satırlar halinde günü gününe kağıda döktü. Yasak olmasına rağmen, ‘manzarayı’ bütün açıklığıyla gösteren fotoğrafları gizlice çekti. Menderes’in intihar girişimini, yine fotoğraf çekerken ilk fark eden de oydu. İki gün sonra idam edilecek eski başbakanın hayatını kurtarmıştı.
İşte, Yassıada’dan bugüne taşıdığı anılarla belgeleri piyasaya yeni çıkan “Yassıada, Menderes ve Muhafızları” adlı kitabıyla kamuoyuna sundu. Çekilecek bir ‘Yassıada’ filmine iyi bir senaryo mahiyetindeki kitap, ‘insan öyküleriyle’ dolu. Hüzün, dram, hasret, endişe, kara gün dostlukları ve darağacı.
Darbeden sonra, Yassıada’nın sakinleri bellidir. Devrilen iktidarın yani DP’nin mensupları oradadır. Cumhurbaşkanı, Başbakan, eski Genelkurmay Başkanı (Rüştü Erdelhun) , eski orgeneraller, kuvvet komutanları, kadınlı-erkekli milletvekilleri, bakanlar... Menderes (1 numara) ve Celal Bayar (2 numara) ayrı odalarda, diğerleri ise koğuşlarda toplu halde tutulur.
Demir parmaklıklı hücre
Denizci Üsteğmen Mehmet Nuri Taşdelen, Ada’da henüz yenidir. 29 Haziran 1960 tarihli nöbet yeri, 1 no’lu odadır. Menderes, kendisini ayakta karşılar, başıyla selamlayarak ‘hoş geldiniz’ der. Karşısında bir başbakan durmaktadır, heyecanlanır ve ilk izlenimlerini kağıda şöyle döker: “Bej renkli bir valizin sapının yanına ‘Sabık Adnan Menderes’ yazılmış. Kültablasının içi sigara izmaritleriyle dolu. Odadaki koltuk teğmenlere ait. Sandalyede bir minder var ve oraya Menderes oturuyor. İki yastık kullanıyor. Saç fırçasıyla üç dakika saçını fırçaladı. Gayet sert bir şekilde yaptığına göre başının acımamasına imkan yok. Zevk mi alıyor nedir? Saçları, kahverengi. (Saçlarını boyadığını sanan subaylar, yanıldıklarını sonradan anlıyor) Pencerenin dışında kare halinde parmaklık var. Yorganını başına kadar çekiyor.”
Ardından gelen her nöbet, aslında bir drama şahitlik ettiğini biraz daha gösterecektir genç subaya. Hep dalgın halde bakıyordu etrafa Menderes, sigaranın birini söndürüp diğerini yakıyordu. Dibine kadar içmesi ise cabasıydı. 4 metrelik odada dolaşıp duruyordu; ama en fazla yedi adım atabiliyordu. Arada sırada pencereden dışarı bakıyor, sinekleri kovalıyordu. Sıkıntılı hali, geceleri uykusuna yansıyor, ‘sinir nöbetleri’ için sürekli ilaç kullanıyordu. Yakındığı, “Equanil’ adlı ilacın zamanında ve yeterli verilmemesiydi. Hatta, “Çok fenayım, bu hal böyle ne kadar devam edecek.” mealinde sözler sarf edecekti. Üst kattaki tutukluların ayak seslerine verdiği tepki ise, tek başına ruh halini anlamaya yetecekti: “Gece gündüz bu ayak sesleri insanı çıldırtıyor. Görüyorsunuz, uyuyamıyorum. Meşgul olun, terlik giysinler. Çıldıracağım efendim, çıldıracağım.”
Tecrit edildiler
Gerçekten de, söz konusu olan bilinçli bir tecritti. Ayrı odalarda tutulan Menderes ve Bayar’a uygulanıyordu bu. İkisi de yemeklerini sadece odalarında yiyebiliyor, banyo ve tuvalet ihtiyaçları için koridora çıkarıldıklarında koğuşların kapıları kapatılıyordu. Yine, konuşmak, çok zaruri haller dışında yasaktı. Odalara dinleme cihazları konulmuş, bütün konuşmalar kaydediliyordu. Nöbetçi subayların, soruları genelde cevapsız bırakmaları bundandı. İletişim, daha çok işaretlerle, mimiklerle sağlanıyordu.
bölüm 2
Bu durumda, mektuplar yetişiyordu imdada, teselli oluyordu. Hatta, bir keresinde, kendini tutamayıp mektup getiren subaya sarılmıştı Menderes. Ancak, mektupların gecikmeli ulaşması da sıkıntıydı. Gerçi, her mektup mutlu etmiyordu. Eşi Berrin Menderes, “Adnancığım” diye başlayan mektubunda ev vergisinin taksitini güç bela bulup ödediğinden bahsediyordu mesela. Sümerbank damgalı mektup ise gerçekten vefasızlık örneğiydi. Başbakanken hediye edilen kumaşların bedeli isteniyordu. Okurken yüz hatları gerilen Menderes, şöyle diyecekti: “Yeni imalatınızdan örnekler diye kumaşlar gönderirlerdi. O zaman, hediye diyorlardı. Şimdi, listesini yapmış parasını istiyorlar. Bunu da diğerleri gibi eve yollayalım da bir çaresine baksınlar ne yapalım...”
Menderes, tıraşını geciktirmesinin bile sıkıntı yaşatacağını hiç hesap etmemişti elbette. Oysa, Yassıada’nın ünlü Komutanı Tarık Güryay, arada sırada kahve içerek sohbet ettiği Menderes’e “Bu sakal ne böyle? ” diyecekti. Sakal sorunu, hem de ‘en güzel günlerin’ birinde yine yaşanacaktı.
Kur’an’a ihtiyacım var
Berrin Hanım ve oğlu Aydın Menderes, ziyarete gelmişti. Altı ay aradan sonra ilk kucaklaşmayı sabırsızlıkla bekleyen Menderes’ten epey uzamış sakallarını kesmesi istenir, durduk yerde. Tartışmalar fayda etmez, sonunda berber getirilerek emr-i vaki yapılır. Tıraş olurken Menderes’in yüzü bir hayli asıktır. Hemen ardından gelen hasret giderme sahnesini tahmin etmek ise güç değildi: “Kumandanın odasında karşılaşan üç kişi, sarılıp öpüşüp, hüngür hüngür ağladı.”
Menderes sıkıntılıdır, Kur’an-ı Kerim okuyarak rahatlamaya çalışır. İhtiyaç duyduğu bir gün, Kur’an-ı Komutan Güryay’a verdiğini hatırlar ve nöbetçi subaya, “İhtiyacım var okumaya, getirir misiniz? ” diye seslenir. Cevap olumsuzdur. Çünkü, Güryay, adada değildir ve akşama dönecektir. Bunu öğrenince üzülür.
Günler ilerledikçe, mahkeme ve hücresi arasında gidip gelen Menderes’in fiziki görümü endişe verici bir hal alır. Bu durum, günlüğe şöyle yansır: “Her gün biraz daha çökmüş görünüyor. Gözlerinin feri gitmiş, yanakları sarkmış. Saçları hariç her tarafı derbeder. Bayar ise farklıydı. İntihar girişiminden sonra, subayların da bulunduğu bir sırada ‘Hayatta ezmeyen ezilirmiş. Biz ezmedik ezildik. Benim arkadaşlarım içinde (Talat ve Enver Paşalar gibi) rahat döşeğinde ölen azdır’ dedi.”
Menderes’in intihar girişimi de, Yassıada gerçeğini özetlemeye yeten olaylardan. Yüksek Adalet Divanı’nın yargılananlar hakkında karar vereceği 15 Eylül 1961’in sabahında ceketinin astarında biriktirdiği ilaçları içmişti Menderes. Olayı fark eden ise Menderes’in uyurken birkaç poz fotoğrafını çeken Üsteğmen Taşdelen’di. Kendisi sonradan, “Asılacağını bilseydim, kurtarılması için özel çaba sarf etmezdim.” diyecekti.
Mahkeme kararını vermiştir artık: İdam. 17 Eylül 1961 sabahı en hüzünlü gündür. Menderes, o gün iki subay eşliğinde iskelede bekleyen hücumbota bindirilir. Ne için, nereye götürüldüğü bilinmemektedir. Lodoslu havada seyreden hücumbottaki muhafız subaylardan birine nereye gittiklerini sorar. “Gölcük Deniz Hastanesi” karşılığını alır. Bir süre sonra, diğer subaya aynı soruyu yöneltir. Cevap bu kez farklıdır: Kasımpaşa Deniz Hastanesi.” Beyaz yalanlarla yüklü iki cevap arasındaki çelişkiyi fark eder; mahzunlaşır ve ağzından acı tebessümle rota dökülür: “Biz, galiba İmralı’ya gidiyoruz.”
Tahmini doğrudur ne yazık ki. Acı haber adaya tez ulaşır. İnfaz gerçekleştirilmiştir. Subayların toplu halde bulunduğu salona bile sessizlik ve hüzün hakim olur. O esnada, çok hafif bir yağmur çiselemeye başlar...
Öfkesi zamanla ‘hayranlığa’ ve ‘hüzne’ dönüşen genç subayın acı derslerle dolu anılarının küçük bir özeti böyle. Yüzbaşı iken sağlık sebepleriyle ordudan ayrılan ve ticaretle uğraşan Taşdelen, bu kitabı yazarak “olayı kamuoyuna mal ettiğine” inanıyor. Menderes’e “fiilen ve fiziki olarak en ufak bir kötü muamelede bulunulmadığını” belirtirken de, “Ancak, dış dünyadan tamamen soyutlanarak bir çeşit manevi işkenceyle ruhen çökertilmiş olduğunu düşünüyorum.” diyor.
‘İdamlar haksızdı’ görüşünü yineleyen Taşdelen’in bu noktadaki tespiti ise ilginç: “Ama, apar topar idam edildi. Kimler olduğu tam bilinmeyen bazı kimselerin özel çabalarıyla malum acı son önlenememiştir. Belki de, halkın ona olan sevgisinden çekindiler. Bu olay, ülkemizin yakın tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bir iktidarın siyasi hatalarının bedeli, seçimle iktidardan düşürülme olmalıdır.”
Taşdelen, ağızlık dahil bugüne kadar 9 milyar lira harcayarak koruduğu özel belgelerle çektiği fotoğrafların kopyalarını Menderes’in oğlu Aydın Menderes’e teslim edecek. Günü belli değil ama, görüşme için karşılıklı söz alındı. Belgelerin asılları ise Türk Trih Kurumu’na verilecek.
Evet, ‘genç subay’ ve Aydın Menderes’in randevusu gerçekten anlamlı. İkisinin de, aslında 15 yıl sonra ‘Menderes’ ile kucaklaşacağı anlaşılıyor.
kutu kutu kutu
YASSIADA KAVGALARI
Yassıada’da, biri intihardan 11 tutuklu çeşitli sebeplerle hayatını kaybetti. Tutuklularla görevliler arasında zaman zaman kavgalar da yaşandı. Kitapta, iki kavgaya değiniliyor. İçkili iki subayın odasından aldıkları eski bakanlardan Emin Kalafat’ı “Kaç kız iğfal ettin? ” yollu sorularla güç kullanarak sorgulamaları, bunlardan biri. Olay, diğer tutukluları etkiler. Subaylar adadan uzaklaştırılır. Diğer olay ise Fatin Rüştü Zorlu ile bir subayın kavgasıdır. Sıra yüzünden çıkan kavgada taraflar, karşılıklı yumruklaşır.
Taşdelen, söz konusu üç subayın da adını vermiyor. Ancak, birinin en üst rütbeye yükseldiğini belirtmekle yetiniyor. Ardından da ekliyor: “İsimleri sonradan çıkardım. Arkadaşlarımı rencide etmek istemem. Kendisi de zaten çok yüksek rütbede öldü.”
O sırada Yassıada’da görev yapıp yükselen subaylar ise şöyle: Teoman Koman (Jandarma Genel Komutanı) , Doğu Aktulga (Orgenaral) , İlhami Erdil (Deniz Kuvvetleri Komutanı) .
Sabatayist,Efendi.....500 ton altini ABD ye emanet gönderdi.IMF yi Türkiye nin basina belä etti.O zamanin Tayyib i...
Niye asıldı hala sebebini söyleyen yok!
türkiyeyi amerikaya borçlu eden, amerikaya satan adam...
bakalım ne faydaları olmuştur:
1- ülkeyi karayolları yapmak vaadiyle amerikaya borçlandırmış, IMF nin ülkeye girmesini sağlamıştır..IMF de bugune dek yaptığı reformlarla (!) tarımsal üretimimiz kısıtlamış, ekonomik bağımsızlığımıza kendi tekeline alıp, ekonomimizi kötü hale getirmek yolunda yönetmiştir...
2- 'siz bu ülekeye şeriatı bile getirirsiniz..' diyen adnan menderesten gaz alan ve bugunlere ulaşan, atatürk düşmanı, hizbullahçılar hızla üremeyi sürdürmektedir...(bkz: zındık)
3- milyar dolarlarla ifade edilen borçlarımız varsa, bugun kimse hakettiği maaşı almıyorsa, enflasyon bu derece tavan yapmışsa, sokaklarda binerce, evsiz tir tir titriyorsa, bankalar hortumlanıyorsa, kara çarşaf moda olmuşsa, atatürk çerçeveleri yerlerde geziyorsa tek sorumlusu kendisidir...
uzun lafın kısası asılması müstehaktır....
adnan menderes bir devlet adamı,bir kahraman,bu ülkenin yetiştirdiği tek siyasi etik sahibi adam.nasıl mı oğlu yüksel ticaret yapmak istiyor ama o babsı başbAKAN onu kolluyor dedikoduları çıkar diye yüksel i azarlıyor ve devlet memuru olmasını istiyor.böyle adam asılır mı. bir de a.türkeş e lafım var.bu türkeş darbecisi hangi yüzle halkın karşısına çıkmış,onlardan oy istemiş.menderes bir kahramandır.chp faşist rejimine karşı.
Bu gün apo ya yapamadıklarını o gün bir başbakana yapanların hikayesi. Demokrasinin utanç sayfasıdır idamı...
Tek parti faşizminden bunalmış halkın önüne alternatif olarak çıkmış ve yaptığı ufak tefek bazı değişiklikler nedeniyle saf halkımızın kendisini aziz ilan ettiği kişi....
Ordu'da tek bir karayolu vardır adı Menderes yoludur.
Başkası da yapılmadı.
Yapılmak istenen ise son 15 yıldır sadece gözleri açların dişlerinin kavuklarını doldurmak için kullanılıyor.
Köylere bir tek Menderes döneminde tarım yardımı yapılmıştır. Toprağa fayda anlamında.
Amerikan emperyalizmine uşaklık etmiş,Ülkesini sömüren başbakan yapılmış biri.
Bir türk olmaktan utandığım tek konu...Biz kendi başbakanını asmış yetmezmiş gibi onların intikamını alırcasına kendi gençliğini asmış, nurhak ta kızıldere de acımasızca katletmiş bir toplumun çocuklarıyız... haklı yada haksız kimse bu sonu haketmez! hepsine allah rahmet eylesin.
fazla abartmaya gerek yok bu herifi
Bir osmanlı Aşiretinin Torunun ile evli bir Mason Bir yahudi
Bir Toprak Ağası
Bir Aile babası
Bir Geceadamı
Bİr başbakan
Bir değil bin ihale yolsuzluğuna göz yuman başbakan
Bir A.B.D güdümlü başbakan
Bİr çıkar ilişkisi sahibi
Bir Anti devletçi politika sahibi
Bir adnan menderes
allah rahmet eylesin
27 Mayıs 1960'ta Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke yönetimine el koymasıyla tutuklanarak Yassıada'ya götürüldü. Yüksek Adalet Divanında, Anayasayı ihlâl ve çeşitli suçlardan dolayı yapılan yargılama sonunda ölüm cezasına çarptırıldı.
17 Eylül 1961'de ölüm cezası Yassıada'da idam şeklinde yerine getirildi
17 Eylül 1990'da naaşı Yassıada'dan alınarak Devlet töreni ile İstanbul Vatan Caddesinde yaptırılan Anıtmezarda toprağa verildi.
İyilerin çok yaşadığı nerde görülmüş.
şimdinin tayipi o zamanın adnanı ikiside türkiyeyi
amerikaya muhtaç etti..
Ülkeye, demokrasiye, bağımsızlığımıza verdiği zarar, Demirel'in, Özal'ın, Çiller'in, Yılmaz'ın, Baykal'ın verdiği zarardan daha fazla değildi.
Asılmayı da haketmiyordu, Başbakan olmayı da..
bu ülkeyi en iyi satanlardan biri.
Rahmetlinin İktidara geldiği sene, Ankara 'kurtarılmış bölge' olarak anılıyordu. Bu adı almasının sebebi Ankara'da o zamana kadar bir tane cami yapılmamış olması idi.
Hangi fikrin, hangi milletin adamlarıdır ki bunlar 'kurtarılmış bölge' fikrini Adnen Menderesin cami inşaasına başlamasıyla ona düşmanlıklarını iyice idame ettiler...
Adnan Menderes Ankara ilk camiyi yaptırdı. O inanıyordu, o tevekkül bir insandı. Onun ejdadı da öyleydi. Nereden bilecekti ki kendi özünü toparlamaya çalışan bir insan vatan hayini sayılsın...
ABD, “NATO’ya girmek istiyorsanız Kore’ye asker gönderin” dedi... Dönemin Başbakanı Adnan Menderes Kore’ye asker gönderme kararı aldı (hem de Meclis kararı olmadan) . Ekim 1950’de Kore’ye giden 4 bin 500 Türk askeri Çin birlikleriyle savaştı.
Korkulan bedel ödendi: “721 şehit, 175 Mehmetçik kayıp...”.
Ve Türkiye Şubat 1952’de NATO üyesi oldu.
1950'de iktidara geldiği zaman hissisatlı kişiliği sebebi olsa gerek ilk olarak Topkapı Sarayında Hırka-ı Eşrif dairesini ziyaret etmek istiyor.
Bu dairede Kanuni Sultan Süleymanın Mısır'dan getirttiği kutsal emanetlerin bulunduğunu biliyor fakat oraya gittiğinde 'sizden öncekiler buradaki emanetleri ahır bölümüne kaldırttılar' cevabı ile karşılaşıyor. Gözyaşları içinde kalan Menderes ahıra gidiyor ve Kanunşnin yaptığı gibi kutsal emateleri sırtında taşıyarak eski yerine geri koyuyor ve şükür namazı kılıyor.... (Gıyasettin Emrenin hatıraları...)
Kimi sever kimi sevmez. Seven de sevmeyen de kişiliğine göre yargılar. İnançlı ve sağlam bir kişiliği var Menderesin. Ben onu seviyor ve rahmet ile anıyorsam bu yanını görebildiğim içindir. Peki ya sevmeyenler niçin sevmiyorlar acaba?
bakınız: Kore Savaşı
Bundan 50 sene önceki din düşmanlığı geniş olamıyordu. Medya dedikleri televizyonlar yoktu, radyolar her evde yoktu. Bir yandan da ne de olsa Osmanlıdan gelme bir edep gene vardı. O zamanın düşman insancıkları Osmanlı terbiyesi ile büyüdükleri için yapacaklarını bir daire içinde yaparlardı. Şimdi o da silindi.
Yalnız 1950 den sonra rahmetli Adnan Menderes kıbleye inanan kimseydi. Suçu hatası olur fakat küfrü görülmedi. Ezandan başlayarak kıbleye dönüşü başlatmaya çalıştı. Ara sıra “Allah” dedi. Allah demek yasakdı hele bir siyasinin ağzından “Allah izin verirse”, “İnşaallah” bu kelimeleri söylemek zordu. Ama Menderes cesaret gösterdi, Meclis kürsüsünde “Allah izin verirse” dedi. Ezansız namazdan milleti kurtardı. Bazı hocalar İmam Hatip Okulu açmak için müracaatta bulundular. Çok zor bir şekilde müsaade aldılar. İlk İmam Hatip Okulu da Draman’da yapıldı. Menderes oraya geldi, hiç konuşma yapamadan döndü. Çekiniyordu. Çünkü iktidar oldular ama muktedir değiller. Her yeri zapdetmiş, o kötü zihniyetten çekiniyor.
Müslümanca hayat gittikçe gelişmeye başladıkça acaba bunlar ne yaparlar, benim dansıma, içkime, rüşvetime benim dünyevi saltanatıma engel olurlar mı olmazlar mı hesabı başladı... Esasen hesap menfaat hesabıdır, dünyevi hayat hesabıdır.
(Enver Baytan Hoca)
yazık oldu adama... onun asıldığı yerde şimdiki politikacılara bilmem ne olurdu..
idam edilmemeliydi
Emperyalist efendilerine rüştünü ispat etmek isteyen MENDERES'in DP iktidarı, hiçbir bağlayıcı karar ve neden yokken meclis kararı olmaksızın ABD’nin isteği üzerine Kore savaşına binlerce asker gönderir. Türkiye’nin geride, 957 ölü 5247 yaralı, 229 esir ve 167 kayıp bırakacağı bir savaşta Kore halkının karşısında Yankee emperyalizminin yanında yer alır.
Kore savaşındaki tutumuyla işbirlikçiliğini emperyalizme ispatlayan Türkiye, Yunanistan’la beraber 21 Eylül 1951’de NATO’ya çağrılır. 1949’dan beri yapılan üç başvurunun ardından nihayet işbirlikçiler muradına ermiştir. 13 Eylül 1951’de NATO üyeliği için anlaşma imzalanır ve bu anlaşma 19 Şubat 1952’de meclisteki tüm üyelerin oybirliğiyle onaylanır.
BEBEK DAVASI
'Adnan Menderes'in gayri meşru çocuğu, Dr. Mükerrem Sarol tarafından alınarak öldürüldü.' Gazetelerin kullandığı bu haberler Yassıada Savcılarınca delil telakki edilerek, Adnan Menderes hakkında tarihte ' Bebek Davası ' olarak anılan dava açıldı. bunun yanında Başbakanlık kasasından çıktığını iddia edilen kadın iç çamaşırı ve bir kutu da çıplak kadın fotoğrafı da delin olarak kullanıldı. Menderes ise bu tutum karşısında gönül ilişkisini yalanlamadığı gibi özür de dilemedi; çocuğun öldürülmediğini, doğum anında öldüğünü söyledi. Adnan Menderes'in gönül ilişkisine girdiği Ayhan Aydan, gerçekten de Menderes'ten hamile kalmış ancak bebekten kurtulmayı kesinlikle istemediği gibi, doğurmayı çok arzulamıştı. Doğuma giren Dr. Fahri Atabey de, 'bebeğin boynunu saran kordon yüzünden ölü doğduğunu' saptamıştı.
Türk siyasi tarihinde, kaçamağı göze alan, evliyken yaşadığı bir ilişki yüzünden kendini kamuoyu önünde savunmak durumunda kalan tek başbakan Adnan Menderes oldu.
Ayhan Aydan ise, Yassıada duruşmalarında tanık olarak dinlendiği kürsüde şunları söylüyordu:
'Adnan Menderes'i 1951'de tanıdım. Evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk sahibi olmaktı. Bunu başaramadım. Ancak hangi vicdansız ana, üzerine titrediği bebeğinin öldürülmesine razı olabilir? ' Mahkeme başkanı tarafından sevgilisini kurtarmaya çalışmakla suçlansa da, kamuoyu düşüncesini değiştirmeye, bu yasak ilişkideki masumiyete inanmaya, hatta sempati duymaya başladı. Tarihe 'bebek davası' olarak geçen bu duruşmaların sonunda Adnan Menderes beraat etti. Menderes'in beraat ettiği tek dava da buydu. Fakat 'devletin yüksek menfaatlerine ve istihbarat işlerine sarfedilmek üzere emrine tahsis edilen paraların bir kısmıyla opera sanatçısı Aydan Ayhan'a ev aldığı' iddiasıyla açılan davada suçlu bulundu.
Adnan Menderes süper bir anadolu lisesi :))
arının kovanına çöp sokan adam! rusyaya yanaşıp amerikayı kızdırıp sonunu hazırlayan adam....çok acıklı değilmi? kurtlarla dans eden adamın onlar kadar yelesi olmalı....bazen içinde bulunduğun durumun farkındalığından uzaklaşıp tehlikeli manevralar yapmak istemek her ölümlünün başına gelir......ulusal sanayiini kurmadan kendi silahını kendin üretmeden İsmet paşanın Tarsusda o zamanın şartlarında başarılı olmuş şunuda isterim şunuda isterim öyle savaşa girerim türü bir allengirli taktiği 1950 lerde deneyip sonunu hazırlayan adam....Millet ve Vatan caddeleri yadigar kaldı başarılarından.....ne diyelim....bence kendisine verilen hüküm çok ağırdı bugünki şartlara bakıldığında....tabii amerikan güdümlü idi...yazık oldu Adnan beye....
amerikaya köleliğimizi başlatan özel şahıs! ! !