Orta Çağ’da, yelkenli bir gemide.
Keşfe çıkmış bir gezginim ben.
Dalgalarla boğuşurken, köpük köpük.
Rüzgâr, yelkenleri şişirir ihtişamla.
Soğuk bir kasım sabahında.
Paltosunu giymiş insanlar.
Yağmur ıslatıyor şehrin kaldırımlarını.
Islandıkça berraklaşıyor yollar.
Karayip sabahıydı, deniz kıtanın ismini
tuzlu bir yemin gibi fısıldıyordu.
Caracas’ta bir çocuk sessizliğin kalbinde büyüdü;
kader o gün haritaları değil,
insanın damarlarındaki sınırı değiştirmeye karar verdi.
Bir sokağın başında, yorgun bir sokak lambasıyım.
On yıllardır aydınlatırım nefti karanlıkları.
Geceleri bir kadının güven duygusuyum;
sineklerin ışığımda pervane olduğu
bir tepegöz misali bakarım dünyaya.
Yaşlı bir vapurum ben Boğaz’da,
On yıllardır taşırım insan yükünü;
Balıkçı çığlıkları, simitçi tezgahları arasında,
Haşarı çocuklar gibi kaçar dururuz dostlarımla,
Bir oradan bir oraya…
Mezarlıkta
kalabalık sessizce birikmişti.
Rüzgâr eski çınarların dallarında
hüzünlü bir nağme gibi inliyor,
yapraklar titreyerek fısıldıyordu vedayı.
Sen bir prensessin.
Ben, sana varmak için,
kaderle çarpışmış bir şövalye.
Geceyi yaran nal seslerinde,
Ören yerlerinde, taş taş üstünde.
Suskun sütunlar, solgun freskler.
Tapınaklar, dikilitaşlar...
Bir devrin kalp atışıdır sanki.
Kabartmalar, küçük el aletleri.
Geceyle gündüzün arasına
çakılmış bir gölge gibisin;
toprağın ağır sessizliğine
mühürlenmiş kadim bir nöbetçi.
Aşkın fiziksel boyutu.
Metafizik boyutunda kaybolur.
Saf bir enerji evreninde.
Yürekler bir vericiye dönüşür.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!