Mavi Sonsuzluk Şiiri - Abdullah Demirel

Abdullah Demirel
63

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Mavi Sonsuzluk

I. KIVILCIM
Bir çocuk doğdu
Selanik'te,
taş duvarların gölgesinde,
sabahın henüz
adını koymadığı saatte.
Yıl bin sekiz yüz seksen bir...
Osmanlı yorgundu,
yollar yorgun,
limanlar yorgun,
bir imparatorluk
kendi gölgesine basarak
yavaş yavaş yürüyordu kendi sonuna.
Ve bir evde
Zübeyde'nin kucağında
küçücük bir çocuk
açtı gözlerini dünyaya.
Adı Mustafa'ydı.
Kim bilebilirdi
o mavi gözlerin içinde
bir gün
koca bir ülkenin güneşinin doğacağını?
Kim bilebilirdi
o küçücük ellerin
bir gün
yalnız haritalara değil
bir milletin kaderine dokunacağını?
Babası Ali Rıza Efendi
çalışmanın, alın terinin
ve dik durmanın adamıydı.
Anası Zübeyde
sabırdı, duaydı,
Anadolu'nun yüzyıllık
sessiz kadınlarının
göğsünde taşıdığı
o büyük sevdaydı.
Mustafa büyüdü.
Önce Mahalle Mektebi,
sonra Şemsi Efendi...
Bir yanında eski dünya,
bir yanında yeni dünya.
Ve çocuk sordu:
Neden?
Bir daha sordu:
Niçin?
Sonra:
Nasıl?
Belki de bir milletin
en büyük uyanışı
işte böyle başladı:

Babası öldü.
Ev sustu.
Zübeyde Ana çocuklarını alıp
Rapla Çiftliği'ne gitti.
Mustafa orada
toprağı tanıdı.
Ağacı, hayvanı, ekmeği, emeği...
Fakat gözü
çoktan ufuktaydı.
Asker olmak istiyordu.
Anası korktu.
Çünkü anne yüreği
savaşın ne olduğunu
evladından önce biliyordu.
Ama bazı çocukların alnında
yalnız çocukluk yoktur;
bir memleketin geleceği vardır.
Mustafa gizlice
askerî okul sınavına girdi.
Ve kazandı.
Selanik'ten Manastır'a
uzanan o yol başladı.
O yol
bir çocuğu
bir subaya götürmedi yalnız;
bir milleti
kendi kaderine götürdü.
II. UYANIŞ
Manastır...
Kitapların arasında
büyüyen genç bir adam.
Tarih okudu. Şiir okudu.
Namık Kemal'in
ateşini duydu yüreğinde.
Tevfik Fikret'in
aydınlık yarınlara açılan
penceresinden baktı dünyaya.
Ve artık vatan
haritada bir renk değildi onun için.
Vatan:
bir annenin gözyaşı,
bir çocuğun ekmeği,
bir köylünün nasırlı eli,
bir askerin son nefesi,
bir milletin
başını eğmeden yaşayabilmesiydi.
Matematik öğretmeni
Mustafa Efendi
bir gün onun adına
bir kelime daha ekledi:
Kemal.
Mustafa Kemal...
İstanbul'da Harp Okulu,
sonra Harp Akademisi...
Bir genç subaydı o
yalnız savaşmayı öğrenmiyordu.
Soruyordu:
Neden yeniliyoruz?
Neden geri kalıyoruz?
Neden uzaklaşıyoruz bilimden?
Neden özgür düşünce
korkulacak bir şey sanılıyor?
Ve yanıt
gittikçe büyüyordu içinde:
Akıl! Bilim! Özgürlük! Millet!
1905...
Şam.
İmparatorluğun uzak yüzü
önünde açıldı.
Yoksulluk... İhmal... Dağılmışlık...
Bir devletin
damarlarında dolaşan
sessiz hastalık.
1906'da
Vatan ve Hürriyet düşüncesi...
Sonra Selanik.
1908...
Meşrutiyet.
Ama Mustafa Kemal biliyordu:
Bir rejimi değiştirmek
bir milleti değiştirmek değildi.
Ordu siyasete düşerse
devlet yara alırdı.
Bilim dışlanırsa
gelecek kararıyordu.
Trablusgarp...
Çölün ortasında
bir avuç insan...
Tobruk. Derne.
Şerif adıyla
gizlice yürüyen genç subay...
Çünkü bazen tarih
üniformadan önce
cesareti tanır.
Sonra Balkanlar...
1912.
Bir imparatorluk
topraklarını kaybediyor.
Mustafa Kemal
gözleriyle görüyor
yenilgilerin acısını.
Ve anlıyor ki:
Bir ordu
yalnız silahla savaşmaz.
Akılla savaşır.
Disiplinle savaşır.
İnançla savaşır.
Bir devlet
geçmişine yaslanarak değil,
geleceğini kurarak yaşar.
III. ÇANAKKALE'DE ATEŞ
Sonra...
Dünya ateşe verildi.
Ve ateş
Çanakkale'ye geldi.
Boğazın sularında
çelik gemiler,
Tepelerde toplar,
Siperlerde genç çocuklar...
18 Mart.
Deniz konuştu.
Toplar konuştu.
Mayınlar konuştu.
Ve koca donanma
Çanakkale'nin karanlık sularında
geri dönmek zorunda kaldı.
Ama savaş bitmedi.
Bu kez
karadan geldiler.
1915 25 Nisan.
Arıburnu...
Bir tümen komutanı
Conkbayırı'na yürüdü.
Karşısında
geri çekilen askerler vardı.
Sordu:
— Niçin kaçıyorsunuz?
— Cephanemiz kalmadı, komutanım...
Ve o anda bir milletin kaderine
çelik gibi çakılan söz çıktı ağzından:
— Cephaneniz yoksa, süngünüz var!
Sonra daha büyük söz:
— Ben size taarruzu emretmiyorum,
ölmeyi emrediyorum!
Çünkü o biliyordu:
Bir insanın ölümü
bazen bir ordunun kazandığı zamandır.
Bir ordunun zamanı da
bir milletin hayatıdır bazen.
Ve o gün Çanakkale'de
ölüme yürüyen çocuklar
kendi ömürlerinden
bir vatan kurdular.
Conkbayırı... Anafartalar...
Kocaçimentepe...
Siper... Çamur... Barut... Kan...
Ve gökyüzüne bakamadan
toprağa düşen gençlik...

Bir şarapnel parçası
Mustafa Kemal'in göğsüne doğru geldi.
Saatine çarptı.
Saat parçalandı.
Ama kalbi kaldı.
Çünkü daha yapacağı işler vardı.
Çanakkale geçilmedi.
Ama yalnız boğaz geçilmedi sanmayın.
O gün
bir milletin içinden
başka bir ses geçti:
Biz varız! Biz varız! Biz varız!

IV. ANADOLU'YA DOĞRU
Muş... Bitlis... Suriye...
1918. Mondros...
Bir imparatorluğun
son sayfaları çevriliyordu.
Silahlar bırakılıyor,
ordular dağılıyor,
vatanın dört bir yanı
işgal ediliyordu.
İstanbul susuyordu.
Fakat henüz susmamıştı
Anadolu.

Ve 1919...
Mayısın on altısı.
Karadeniz'e açıldı
Bandırma Vapuru.
İstanbul geride kaldı.
Önünde
karanlık değil yalnız,
Anadolu vardı.
19 Mayıs... Samsun.
Bir insan
karaya ayak bastı.
Fakat yalnız bir insan değildi O artık.
Bir düşüncenin adıydı.
Bir umudun sesi.
Bir milletin
yeniden ayağa kalkma iradesiydi.
Havza... Amasya...
Ve o cümle:
“Milletin istiklalini yine
milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
İşte o gün
saltanatın gölgesinden
milletin iradesine
bir köprü kuruldu.
Erzurum...
Mustafa Kemal askerlikten ayrıldı.
Rütbesini bıraktı.
Ama görevini bırakmadı.
Sivas... Kongreler... Toplanan insanlar...
Bir cümle
Anadolu'nun dört yanında
dalga dalga büyüdü:
Vatan bir bütündür, parçalanamaz! Diyordu.
27 Aralık 1919...
Ankara.
Bozkırın ortasında
küçük bir şehir.
Fakat bazen
en küçük şehirlerde doğar
en büyük gelecekler.
1920 23 Nisan...
Meclis açıldı.
Ve tarihin yönü değişti.
Artık egemenlik
bir sarayın duvarlarında değil,
milletin iradesindeydi.
V. SAKARYA'DAN İZMİR'E
Yoksul Anadolu...
Cephanesi az,
ekmeği kıt,
ama yüreği büyük.
İnönü...
Birinci İnönü.
İkinci İnönü.
Sonra Sakarya...
1921.
Bir nehrin kıyısında
bir milletin kaderi.
Mustafa Kemal Başkomutan.
Ve savaşın ortasında
şu söz yükseldi:
“Hattı müdafaa yoktur,
sathı müdafaa vardır.
O satıh bütün vatandır.”
Bütün vatan...
Dağ, taş, ova, köy, şehir...
Her karış toprak
bir savunma hattı.
Her insan
bir mevzi.
Her yürek
bir kale.
Günler sürdü savaş.
Gece gündüz sürdü.
Ve Anadolu
geri çekilmedi artık.
Mustafa Kemal yaralandı.
Ama cepheden ayrılmadı.
Sonra zafer.
Ve Gazi Mustafa Kemal.
Mareşal.
Fakat daha bitmemişti.
Çünkü İzmir
hâlâ uzaktaydı.
26 Ağustos 1922...
Kocatepe.
Gecenin koynundan
bir top sesi yükseldi.
Ve sabah güneşi
Anadolu'nun üstüne
bir başka doğdu.
Büyük Taarruz!
30 Ağustos...
Dumlupınar...
Ve o büyük emir:
“Ordular!
İlk hedefiniz Akdeniz'dir.
İleri!” İleri! İleri! İleri!
Dağlardan ovalara,
ovalardan denize,
denizden özgürlüğe...
ileri!

9 Eylül 1922.
İzmir.
Bir şehir kurtulmadı yalnız.
Bir millet
yeniden nefes aldı.
VI. CUMHURİYET'İN ŞAFAĞI
Mudanya... Lozan...
24 Temmuz 1923’te
Dünyaya ilan edildi:
Bu millet bağımsızdır.

Sonra...
29 Ekim.
Ankara'da bir akşam.
Mecliste bir karar.
Ve Mustafa Kemal'in sesi:
Cumhuriyet! Dedi.
Bir kelime değildi bu.
Bir çağdı.
Bir başlangıçtı.
Bir halkın
kendi kendine verdiği
en büyük sözdü:
Kendi kaderimi
kendim belirleyeceğim! Dedi.

Saltanatın gölgesi çekildi.
Egemenlik millete verildi.
Ama Mustafa Kemal biliyordu:
Savaşı kazanmak yetmez.
Asıl savaş
şimdi başlıyordu.
Cehalete karşı... Yoksulluğa karşı...
Korkuya karşı... Bilgisizliğe karşı...
Zifiri karanlığa karşı...
VII. TAHTANIN BAŞINDAKİ BAŞÖĞRETMEN
3 Mart 1924...
Eğitim birleştirildi.
Çünkü bir milletin
okuldur en sağlam kalesi.
Sonra hukuk...
Sonra kadın...
Sonra toplum...
Cumhuriyet
yalnız devletin biçimini değil,
insanın hayata bakışını
değiştirmek istiyordu.

Kadın...
Yüzyıllarca susturulmuş ses.
Şimdi konuşuyordu.
Yürüyor,
okuyor,
çalışıyor,
seçiyor,
seçiliyordu.
1934...
Türk kadını
milletvekili seçme
ve seçilme hakkına kavuşuyordu.
Çünkü bir ülkenin
yarısı susuyorsa
o ülkenin sesi kesiliyordu.
Sonra harfler...
1928.
Kara tahta. Bir tebeşir.
Ve tahtanın önünde
bir Cumhurbaşkanı.
Ama o gün
Cumhurbaşkanı değil yalnız,
Başöğretmendi.
Elinde tebeşir, karşısında millet.
Harf harf, ses ses, ışık ışık...
Yeni bir alfabe.
Millet Mektepleri.
Yaşlılar,
gençler,
çocuklar...
Öğreniyordu.
Çünkü Atatürk için
eğitim süs değildi.
Eğitim,
bir milletin varlık meselesiydi.

Ve sözü
yüzyılları aşarak bugün de
tahtada duruyor şimdi:
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Bilimdir! Akıldır!
Sorgulamak! Düşünmek!
İnanmak değil yalnız,
Anlamak gerek!
VIII. İNSAN MUSTAFA KEMAL
Ama unutmayın...
O da insandı.
Gülerdi. Öfkelenirdi.
Düşünürdü. Yorulurdu.
Kitap okurdu. Türkü dinlerdi.
Keman çalardı. Zeybek oynardı.
Atlara binerdi.
Sofrasında dostlarıyla
geceleri sabaha bağlardı.
Bir ülkeyi konuşurdu.
Bir çocuğu konuşurdu.
Bir köyü, bir demiryolunu,
Bir fabrikayı, bir üniversiteyi...
Ve bazen
bir ulusun geleceği
bir sofranın etrafında
sessizce kurulurdu.
Zübeyde Ana...
Anasının yüzü
ölünce de
yüreğinde kaldı.
Ve çocuklar...
Kendi çocuğu olmadı.
Ama Cumhuriyet'in çocukları
onun çocuklarıydı.
Afet...
Sabiha...
Ülkü...
Nebile...
Rukiye...
Zehrâ...
Bir kız çocuğu gökyüzüne baktığında
orada yalnız uçak görmedi.
Bir gelecek gördü.
Sabiha Gökçen kanatlandı.
Çünkü Atatürk biliyordu:
Kadın göğe yükselirse
ülke de yükselirdi.

Çocuklar... 23 Nisan...
Bir bayram armağan etti onlara.
Çünkü geleceğin sahibi
çocuklardı.
Ve onun
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Sözü
Bir cümle değildi.
Bir yemindi.
Bir yaşam biçimiydi.
IX. BİR ÜLKE YENİDEN KURULURKEN
Demiryolları döşendi.
Fabrikalar yükseldi.
Okullar açıldı.
Bankalar kuruldu.
Köylerde ışık yandı.
Kayseri'de uçaklar,
Nazilli'de dokuma tezgâhları,
Karabük'te demir çelik,
Ankara'da yeni bir başkent...
Bozkırın ortasında
bir Cumhuriyet yükseldi.
Türk Tarih Kurumu...
Türk Dil Kurumu...
Çünkü geçmiş
övünüp uyumak için değil
öğrenip uyanmak içindi.

Üniversiteler...
Bilim insanları... Yeni kuşaklar...
Atatürk biliyordu:
Bilimin milliyeti yoktur.
İnsanlığın ortak dilidir bilim.
Ve bir ülkenin
geleceğini kurmanın yolu
toplardan değil,
laboratuvarlardan,
okullardan,
ve kütüphanelerden geçiyordu.
X. SON
Fakat beden yoruldu.
Cepheler,
savaşlar,
uykusuz geceler,
yılların yükü...

1938.
Dolmabahçe...
Denizin kıyısında sessiz bir oda.
Saatler ağırdı.
Zaman durdu.
10 Kasım...
Saat dokuzu beş geçe...
Bir kalp sustu.
Ama...
Bir milletin kalbi susmadı.
İstanbul ağladı.
Ankara ağladı.
İzmir ağladı.
Samsun ağladı.
Çanakkale'nin rüzgârı başını eğdi.
Dumlupınar'ın toprağı sessizleşti.
Bir çocuk evinde hıçkırdı.
Bir asker başını öne eğdi.
Bir öğretmen tahtaya bakıp
gözyaşını sakladı.
Çünkü bir önder ölmüştü ama.
Bir düşünce ölmemişti.
Bir ülke
yetim kalmıştı belki, ama
Cumhuriyet yetim kalmamıştı.
XI. MAVİ GÖZLÜ SONSUZLUK
Bugün...
Yıllar geçti.
Bir yüzyıldan fazlası geride kaldı...
Ama bak!
Hâlâ bir okulun kapısında
sen varsın.
Bir çocuğun kitabında...
Bir öğretmenin tebeşirinde...
Bir bilim insanının
gece yarısı yanan lambasında...
Bir kadının
özgürce yükselen sesinde...
Bir gencin
gökyüzüne çevirdiği gözlerinde...
Bir çiftçinin
toprağa bıraktığı tohumda...
Bir askerin
bayrağa minnetle bakışında...
Bir yurttaşın
sandık başındaki iradesinde...
Sen varsın.
Çünkü sen
yalnız bir tarih değilsin.
Sen,
bir yönsün.
Bir akılsın.
Bir vicdansın.
Bir bağımsızlık duygususun.
Ve en çok da
“Yapabilirsin!” diyen bir sestin.

İşgalden bağımsızlık,
yıkıntıdan Cumhuriyet,
karanlıktan okul,
cehaletten bilim,
sessizlikten kadın,
çocukluktan gelecek çıkardın.
Bir milletin
başını yeniden göğe kaldırdın.
Şimdi söyle bana
ey gökyüzü:
Bu mavi
senin rengin miydi?
Yoksa
Mustafa Kemal'in gözlerinde
başlayan bir sonsuzluk mu
boyadı seni?
Belki ikisi de değildir.
Belki mavi,
bir çocuğun
özgürce baktığı gökyüzüdür.
Belki mavi,
bir milletin
kendi kaderini
kendi elleriyle yazmasıdır.
Belki mavi,
Samsun'dan başlayıp
Ankara'dan geçerek
İzmir'e ulaşan
o büyük umuttur.
Belki mavi,
Cumhuriyet'in ufkudur.

Ve şimdi...
Bir çocuk kitabını açıyorsa,
sen oradasın.
Bir genç
“Ben de başarabilirim.” diyorsa,
sen oradasın.
Bir kadın başını eğmeden konuşuyorsa,
sen oradasın.
Bir öğretmen “Düşünün çocuklar!” diyorsa,
sen oradasın.
Bir bilim insanı
bilinmeyenin kapısını zorluyorsa,
sen oradasın.
Bir yurttaş
“Egemenlik milletindir.” diyorsa,
sen oradasın.
Ve al bayrak rüzgârda yükselirken
Bir ses gelir:
Çanakkale'nin toprağından
Vatan!
Sakarya'dan: Bağımsızlık!
Dumlupınar'dan: İleri!
Samsun'dan: Uyan!
Ankara'dan: Egemenlik!
İzmir'den: Özgürlük!
Ve Cumhuriyet'ten:
Yaşa! Sonsuza dek yaşa!

Ey Mavi Gözlü Adam,
sen göğe çıktın,
ama gökyüzünü
bize bıraktın.
Toprağa döndün,
ama toprağın üstünde
bir Cumhuriyet bıraktın.
Sustun,
ama sözlerin
yüzyılları aşarak
hâlâ konuşuyor.
Gittin,
ama yolun bitmedi.
Çünkü bazı insanlar
bir ömür yaşar.
Bazıları bir çağı değiştirir.
Bazıları ölür,
Bazıları bir milletin hafızasında
sonsuzluğa yürür.

Sen...
Mustafa Kemal'din.
Sonra
Atatürk oldun.
Bir insan olarak doğdun,
bir milletin kaderine dokundun.
Bir asker olarak yürüdün,
bir Cumhuriyet kurucusu olarak
tarihe yazıldın.
Bir öğretmen olarak
tahtanın başına geçtin,
bir ulusun zihnini aydınlattın.
Bir komutan olarak
cephelerde savaştın,
bir devlet adamı olarak
barışı savundun.

Ve şimdi...
Aradan yıllar geçse de,
yüzyıllar geçse de,
bir çocuk
mavi gökyüzüne baktığında,
bir genç
özgürlük dediğinde,
bir kadın
başını dik tuttuğunda,
bir öğretmen
bilimi anlattığında,
bir yurttaş
Cumhuriyet'e sahip çıktığında
sen yeniden doğacaksın.
Çünkü sen
yalnız geçmiş değilsin.
Geleceğe bırakılmış
bir emanetsin.

Ve biz
o emaneti taşıdıkça,
sen yaşayacaksın.
Bir bayrakta,
bir okulda,
bir kitapta,
bir şarkıda,
bir türkünün ince telinde,
bir çocuğun gülüşünde,
bir annenin duasında,
bir gencin düşünde,
bir milletin
özgürlük tutkusunda...

Ve gökyüzü
her sabah yeniden mavi olduğunda
biz anlayacağız:
Bazı gözler
yalnız bakmaz dünyaya;
bir dünyayı değiştirir.
Bazı insanlar
yalnız yaşamaz;
bir milletin geleceğini yaşatır.
Bazı ışıklar
yalnız karanlığı aydınlatmaz;
karanlığın bir daha
geri dönmesine izin vermez.

İşte bu yüzden
sen gittin sanılır...
Ama gitmedin.
Çünkü sen,
Çanakkale'nin rüzgârındasın,
Samsun'un dalgasında,
Ankara'nın bozkırındasın,
İzmir'in denizindesin,
Dumlupınar'ın toprağında,
Cumhuriyet'in al bayrağındasın.
Ve en çok da
özgür düşünmek isteyen
bir çocuğun mavi gözlerinde yaşarsın.

Ey Mustafa Kemal...
Ey Atatürk...
Gökyüzüne baktığımızda
seni aramıyoruz artık.
Çünkü biliyoruz:
Sen gökyüzünde değilsin yalnız.
Sen,
bizim yarınlarımızdasın.
Ve biz yürüdükçe,
Cumhuriyet yaşadıkça,
bilim ışık oldukça,
özgürlük soluk aldıkça,
bu ülkenin çocukları
başlarını göğe kaldırdıkça
o mavi
hep bizimle kalacak.
Çünkü kimi destanlar
son dizesinde bitmez.
Kimi kahramanlar
ölümle kaybolmaz.
Kimi ışıklar
karanlıkta daha çok parlar.
Ve kimi mavi gözler
bir kez bakınca dünyaya
bir daha asla karanlığa alışmaz.
Çünkü Cumhuriyet,
bir kez yanan
ve sonsuza dek
yanması gereken bir ışıktır.
Ve o ışığın adı:
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TÜR.

Abdullah Demirel
Kayıt Tarihi : 25.08.2026 23:35:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!