Kırıldı dallar, güller sustu bir bir. Hangi gül, "geç açtın" diye tomurcuğu sorguya çeker? Hangi bahar, "erken geldin" diye ilk kardeleni kovar? Vaktinden, renginden, kokusundan ötürü soluyor ömürler. Bir ağaç, yaprağını dalından ayırır mı hiç, yalnızca sarardı diye? Toprak, bir tohumu iter mi, sırf filizlenmekte acele etti diye? Doğa, kendi çocuklarına böyle davranmaz. O, bilir ki çeşitlilik, var oluşun temel şartıdır.
Ah, insan! Sen ki denizlere hükmeden, dağları delen, gökteki yıldızları avucunun içi gibi bilen… Sen ki her şeyi bulan, sen ki her sırrı çözen… Kendini, yalnızca kendini bulamayan. Bir tohumun toprağa düşüşündeki imanı, bir kuşun kanadındaki kudreti, bir damla suyun yalnızlıktan denize yolculuğundaki azmi gören gözlerin, neden kendi yanındakinin gözlerindeki hikâyeyi okuyamaz oldu? Sen ki dev saraylar, gökdelenler dikersin de, bir komşunun gönlüne girecek tek kapıyı yapamazsın. Sen ki atomu parçalarsın da, bir kalbin içindeki küskünlüğü parçalayamazsın.
Ve dil… Ah, dil! Sen onu, yüreğinden kopup gelen ilahi bir ezgi, birbirini anlamanın köprüsü olarak yarattın. Oysa şimdi o dil, bir duvar oldu. Bir sınır, bir bıçak, bir yasak. Aynı güneşin altında, aynı yağmurlarla ıslanmışken toprakta, aynı yıldızlara bakarak uyumuşken, nasıl oldu da aynı duyguları anlatan farklı sesler, birbirine düşman oldu? Bir kuş, ötüşüyle diğerine küsmez. Bir ırmak, şarkısıyla diğerine üstünlük taslamaz. Sadece insan, sese ve söze, kendi kalbinin daracık hücresinden bir hapishane kurar.
Ve renk… Güneş, ışığını binbir türlü tonla yeryüzüne serperken, sen nasıl olur da yalnızca birini seçip, diğerlerini yok sayarsın? Gökkuşağı, bir rengin eksikliğinde gökkuşağı olabilir mi? Bahçe, yalnızca kırmızı güllerden ibaret olsa, yine de bir bahçe midir? Oysa sen, yaradılışın bu en görkemli çeşitliliğini, kör bir taassupla tek renge boyamaya kalktın. Ve o renk uğruna, diğer renkleri soldurdun.
Büyük bir ironidir bu: Uzaya çıkıp dünyanın bütünlüğünü, mavi bir incinin nefes kesici güzelliğini gören gözler, aşağı indiğinde o bütünlüğü paramparça etmekte bir sakınca görmez. Her şeyin haritasını çıkarıp, en uzak yıldızın bile kimyasını bilirsin. Peki, yanı başındaki insanın yüreğindeki korkunun, sevincin, umudun kimyasını anlamak için ne yaptın? Sen, bir bilmece gibi kainatı çözdün de, kainatın bir parçası olan kendi yüreğinin bilmecesini hâlâ çözemedin.
Belki de kaybettiğin şey, basit bir şeydir: Görmeyi unuttun. Bir çiçeğin açışında sabrı, bir karıncanın çalışmasında azmi, bir annenin yavrusuna bakışındaki saf sevgiyi görmeyi… Oysa her şey oradaydı. Kendini bulmanın yolu, dışarıda, yıldızlarda, uzaklarda değildi. O yol, tam da ayaklarının altındaki topraktan, yanı başındaki komşunun selamından, bir çocuğun gözündeki ışıktan geçiyordu.
Sen, her şeyi bulan insan… Evet, her şeyi buldun.
Şimdi sıra, en çok ihtiyacın olan şeyde:
Kendini bulmakta.
Şiir gibi Delinin güncesi 🥀🥀
Şiir GibiKayıt Tarihi : 24.03.2026 01:12:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!