Gurbet İçimde Şiiri - Elbeyi Eyyuboğlu

Elbeyi Eyyuboğlu
26

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Gurbet İçimde

Duvarların kirecine sinmiş o eski, nankör koku..
Hâlâ bir yerlerde hakkım varmış gibi sızlıyor.
Ah, kendimi ne güzel ikna etmiştim oysa;
Gölgesi boyunu aşan cüceler ülkesinde!
Bastonumu kaybetmiş bir saray dilsiziyim şimdi.
Histeri dedikleri, sütün kaynarken çıkardığı o sessiz çığlık,
ha taştı ha taşacak derken, ocağı söndüren o kara köpük.
Biliyorum, her köşe başında bir ayna fısıldıyor adımı,
"Bak," diyorlar, "kendi yarattığı dehlizde boğulan meczup."
Gülünç...

Ben ki gökyüzünü bir dikişte yutmuş adamım,
şimdi bir damla mürekkebin vicdanına mı kaldım?
Oysa ne büyük incelikti kendimi yok ederek sizi yaşatmak,
ne muazzam bir taşlamaydı aynadaki o solgun yüze bakıp,
"Bugün de ne kadar dik duruyorsun ey yıkıntı" demek.
Çevremde bir sürü elleri kolları zincirli hür adamlar!
Ağızlarında çiğnenmiş kutsallar, ceplerinde bayat mucizeler...
İsimlerini anmıyorum, değmezler bu kutsal deliliğe.
Onlar ki rüzgârın yönüne göre secde eden gölge avcıları.
Sırtımdaki o ince, o nakış gibi işlenmiş sızı var ya;
işte o, en güvendiğim dağların bana gönderdiği son tebrik kartı.
Ne kadar da kibar bir infaz, ne kadar da tanıdık bir el.
Bir kelebeğin kanat çırpışında kıyamet arayanlar,
kendi ruhlarının mezar kazıcısı olduklarını bilmezler.
Ben sustum.
Söz bittiğinden değil..
Kelimelerim sizin o sığ sularınızda boğulmasın diye.
Şimdi bu loş odada, kendi karanlığımla baş başayım.
Yaralarımı bir sarraf gibi inceliyorum tek tek;
Bu sahte, bu hakiki, bu ise... ah, bu en çok canımı yakanı,
kendime sıktığım o son merhametsiz kurşunun izi.
Yine de kırılmasın kimsenin o narin, o sırçadan kalbi;
Ben zaten baştan aşağı bir imâdan ibarettim,
Anlamayanlar utansın bu muhteşem veda sahnesini.
Kendi küllerini mücevher sanan o kalabalık,
Hâlâ kapımda bir kırıntı, bir işaret bekliyor.
Oysa ben, tavanı çökmüş bir mabedin son rahibiyim artık;
ayin bitti, şarap döküldü, mumlar kendi etini yedi.

Ne acı, ne muazzam bir panayır şu dünya!
Herkes kendi celladına aşık, herkes kendi ipini ipekten sanıyor.
Bense bir köşede, hıçkırıklarımı kahkahayla bastıran o deliyim;
Hani şu, fırtınanın göbeğinde uçurtma uçuran...
Bana bakıp "Yoruldu" diyorlarmış, o kısıtlı akıllarıyla.
Yorulmak mı? Benim yorgunluğum bir sarayın çöküşü gibidir,
Öyle sessiz, öyle derinden ve sadece asillere yakışan.
Ah, o her şeyi çok iyi bilen, o kusursuz cüceler!
Kitapların arasında kuruttukları çiçekleri hayat sananlar,
hiç duymadılar ki o çiçeğin koparılırken çıkardığı o tiz çığlığı.
Ben o çığlığın bestekarıyım,
sizse sadece alkışlamayı bilirsiniz, sahne kan gölüne dönmüşken bile.
Bir sarkaç gibi gidip geliyor ruhum;
Bir ucu göğün en yırtıcı katında,
Diğer ucu kendi çamurumun en dibinde.
Ortası yok bu deliliğin,
Ortası, o sizin öve öve bitiremediğiniz "normal" denen ‘gri hapishane.’

Gözlerimi kapatıyorum, çünkü içerisi dışarısından daha kalabalık.
Orada, hiç doğmamış çocuklarımın cenazesini kaldırıyorum her gece.
Ve her sabah, o nefret ettiğim aynanın karşısına geçip,
yüzüme en sahte, en parıltılı maskemi takıyorum.
"Günaydın ey dünya, bak yine ölmedim" diyorum..
Sırf o pusuda bekleyen akbabalar biraz daha hayal kırıklığına uğrasın diye.
Bu da benim çevreye fırlattığım en zarif, en şefkatli taşım olsun;
Gül bahçenizi tarumar eden o fırtınayı bizzat ben fısıldadım rüzgâra.
Şimdi söyleyin, kim daha çıplak bu sahnede?
Giysileri yalanla dokunmuş o kibarlar mı,
Yoksa ruhunu bir kusmuk gibi ortaya döken bu meczup mu?
Uzatmayın ellerinizi, değmeyin bu kutsal yaraya;
Ben kendi karanlığımın sarrafıyım,
sizin sahte ışıklarınız, benim gölgemi bile aydınlatmaya yetmez.

Elbeyi Eyyuboğlu
Kayıt Tarihi : 15.07.2026 15:12:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!