Eşiğine baş koyduk, edeple girdik içeri,
Dünya hırsını attık, bıraktık dışarda her kederi.
Bir halka kurulur ki, kalpler hep bir ağızdan vurur,
Bu dergâhın tozunda, inan sonsuz bir huzur durur.
Semaya kalkar eller, dillerde sadece Hu var,
Bir sessiz gemi kalkar, liman artık çok uzak,
Dünya dediğin meğer, kurulan bir son tuzak.
Kapanır perdeler bak, biter hayat sahnesi,
Kesilir birdenbire, o canın son nefesi.
Güneş yandı semâda, çekildi lutf-u ihsan,
Susuz kaldı dudaklar, ağladı ehl-i iman.
Deşt-i Kerbelâ oldu bir mahşer-i musibet,
Zulmet içinde kaldı o nurlu Âl-i İsmet.
Sana toprak atan eller, nasıl varmış yanına?
Nasıl kıymış bu dünya, o en mübarek canına?
Avuçladım toprağını, sürdüm yanan yüzüme,
Zifirî karanlık çöktü, şu feri sönen gözüme.
Ah babam! Hasretinle gönlüm bir nâr-ı leheb,
Öyle bir cemal ki, güneş utanır sönük kalır,
Ay, O’nun nurundan bir zerre nur alır.
Gülüşü mühürdür şifaya, bakışı derya,
O’nun nefesiyle uyanır her ölü rüya.
Bakmaya mecalim yok, başım hep önümdedir,
O mızrağın sancısı, hala her günümdedir.
Ah Uhud’un rüzgârı, yüzüme vurur durur,
Yüreğimde bir yangın, her nefeste savrulur.
Hamza’nın aslan göğsü, mızrağımla delindi,
Elimde kırık bir ayna, yüzümde bin bir yara,
Düşürdüm tertemiz ömrümü, bitmez bir dara.
Zaman akıp giderken, ben hep yanlış yola saptım,
Kendi ellerimle ben, kendi evimi yıktım.
Sözlerim ok oldu, vurdu en sevdiklerimi,
Sema-yı dilde doğdu mah-ı enver, merhaba,
Gönül mülküne indi nûr-ı rehber, merhaba.
On bir ayın hasretiyle yandı bu bîçâre cân,
Geldi Sultan-ı Rusül’den müjdeler, merhaba.
Kâbe’nin bağrında doğdun, nurla doldu her yanın,
Resul’ün dizinde geçti, o en masum zamanın.
Yatağına yattın O’nun, ölümü göze alarak,
Girdin İslam yoluna, canını feda kılarak.
İlmin kapısı oldun, hikmet döküldü dilinden,
Karanlık çökerken Mekke üstüne,
İlk elini veren sendin Efendime.
"O dediyse doğrudur" dedin bir kere,
Mühürledin aşkı göğe ve yere.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!