Gazze derler adına,
Bir şehir değil yalnızca;
Bir yara, bir secde,
Bir sabır mektebi.
Taşın hafızası vardır Gazze’de,
Duvarlar konuşur,
Suskunluk ayet gibidir.
Gökyüzü alçak,
Ama dua yüksek.
Ebu Ubeyde—
Bir isim dolaşır rüzgârda,
Yüz değil, söz taşır.
Söz de emanettir;
Emanet, gürültüyü sevmez.
Gazze’de isimler gölgeyle yürür,
Gölge kibirden değil, korunmaktan.
Tasavvufta bilinir:
Görünmeyen, bazen en çok yükü taşır.
Bir çocuk ağlar enkazın içinde,
Adını bilmez kederin.
Bir anne susar,
Sükût—en ağır zikir.
Gazze bunu öğretir.
Ebu Ubeyde bir harf gibi durur cümlede,
Ne başında ne sonunda.
Anlam, harflerin arasındadır;
Anlam, sabırdır.
Ölüm geçer bu sokaklardan,
Ama kalmaz.
Çünkü kalıcı olan
Niyetin yönüdür.
Yön, Hakk’a dönükse
Yol karanlık olmaz.
Gazze’de her gece
Bir emanet bırakılır sabaha.
Sabah alır mı bilinmez,
Ama emanet bırakılır—
Çünkü insan, bırakmayı öğrenince
Kurtulur.
Ve bilinir ki:
İsimler susar, şehirler yanar,
Ama dua—
Dua, külden yeniden doğar.
Yunus Said Destebaşı
Kayıt Tarihi : 30.12.2025 13:34:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Gazze’de akşamlar erken inerdi. Güneş, denizin üzerine çökerken şehir susmayı öğrenirdi; çünkü burada susmak, konuşmaktan daha güvenliydi. Taşlar bile fısıltıyla yer değiştirirdi. Yusuf, enkazın kenarında duran eski bir defteri avuçlarında çevirip duruyordu. Defter, dedesinden kalmaydı. İlk sayfasında tek bir cümle vardı: “Emanet, taşınanı değil taşıyanı büyütür.” Yusuf bu cümleyi tam anlamazdı; ama anlamamak da bir bekleyişti. O gece, mahallede bir isim dolaştı. Kimse yüksek sesle söylemedi. Rüzgâr, molozların arasından geçerken fısıldadı sanki: Ebu Ubeyde. Yusuf, ismin bir yüz değil, bir ses olduğunu ilk kez o an düşündü. Çünkü ses, bazen yüzlerden daha uzun yaşardı. Annesi, lambanın titrek ışığında ekmek kırıntılarını toplarken konuşmadı. Suskunluğu, evin en sağlam duvarıydı. Tasavvufta suskunluğun bir zikir olduğunu dedesinden duymuştu Yusuf. “Her kelime yük,” derdi dede, “yükünü bilmeyen kelimeyi sırtlanmasın.” Gece yarısı, Yusuf defteri açtı. Boş bir sayfaya bakarken, sanki sayfa ona baktı. Kalem eline ağır geldi. Yazmadı. Çünkü bazı geceler yazmak, emanetin yönünü şaşırtırdı. O an anladı: Gazze’de herkes bir şey taşıyordu. Kimi acıyı, kimi umudu, kimi de bir ismi—yüksek sesle değil, gölgesinde. Sabah olduğunda şehir yine ayaktaydı. Ayakta durmak, burada bir meziyetti. Yusuf, su kuyruğunda beklerken yaşlı bir adamla göz göze geldi. Adam gülümsedi; gülümseme, kısa sürdü ama yeterliydi. “İsimler geçer evlat,” dedi adam, “emanet kalır.” O gün Yusuf defterin son sayfasına tek bir kelime yazdı: Sabır. Altına imza atmadı. Çünkü Gazze’de imzalar çoğu zaman silinirdi. Ama kelimeler, doğru yere bırakılırsa, bir başkasının yolunu aydınlatırdı. Akşam yine erken indi. Deniz yine sustu. Rüzgâr yine bir isim taşıdı. Yusuf artık biliyordu: İsimler, bir şehri anlatmaz; şehirler, isimleri sınar. Ve sınavın adı çoğu zaman emanetti.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!