Ey bi- vefa yar Şiiri - İlyas Kaplan

İlyas Kaplan
1598

ŞİİR


16

TAKİPÇİ

Ey bi- vefa yar

Ey bî-vefâ yâr!
Vezin ; Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün

Ey dil-i bî-çâre, ey gönül, ey dertli kalb-i mahzûn!
Söyle hele, bu bitmez feryâd u figânın kime?
Bir âhınla sarsılırken zemin ü âsmân-ı dûn,
Neden acep bir merhem bulunmaz senin derdine?

Eyâ perî-çehre, ey gül-i rânâ, ey bî-vefâ yâr!
Yalınız çölde Mecnun bir gazâlin peşindedir,
Gel de bendeki bu asıl yangını gör ey dildâr,
Gör ki bu cân kül olmuş, aşkın kadîm ateşindedir.

Ey bülbül-i nâlân, ey mürg-i şeydâ, ey zâr ü zâr!
Feryâdın gül içindir, biliriz bu efgānını.
Lâkin içimde öyle bir yârin nihân gülü var,
Unutturur bana dâim cihânın hüsrânını.

Ey felek-i gaddar, ey devr-i dûn, ey fânî dünyâ!
Çevir durmaksızın o zalim, o kanlı çarkını.
Sen vursan da âşığa en amansız darbeyi tâ,
Ayıramazsın yârin aşkıyla cânın farkını.

Ey bâd-ı sabâ, ey latîf nesîm-i pâk-i seher!
Âhîste es, dokun o şâhın zülf-i tellerine.
Kokusunu lutfeyle bana o cennet bağından,
Fedâ olsun bu cânım o seherin yellerine.

"Ey sabâ! Hâlimi var bî-vefâ yâre arz eyle"
De ki: "Senden gayrı bu kulun sığınağı yoktur."
Anlat bu bî-tâp düşmüş âşığın ahvâlini yâre,
De ki: "Çeşminden akan hûnî yaşın haddi yoktur."

Ey sâkî! İhsan eyle o şerâb-ı müstecâbı,
Dindir bu dil-i nâ-murâdın bitmeyen gamını.
Doldur kadehi, öyle mest ü bî-hûş et ki bizi,
Unutalım bu köhne dehrin her bir demini.

Ey tabîb! Çek elini nebzimden, bu beyhûdedir,
Merhemin ancak şu sînemdeki yaramı azdırır.
Dokunma cismime, sorma dermânı, zîra bugün,
Derdim de dermânım da o yârin nihân adıdır.

İlacım Lokman’da değil, o şâhın elindedir,
O tiğ vursa bu câna, yarası şifâ sayılır.
Sen git kendi bî-çâre hastanın dermânına bak,
Âşıklar yârin elinden ölse, ihyâ sayılır.

Ey zâhid! Bizim rindâne hayâtımızı kınama,
Biz aşkın bezminde mest ü hayrânız ezelden.
Sen kendi mülküne, zühd ü tâatına eyle nazar,
Biz vazgeçmişiz bu dünyâ malından ve bedelden.

Sen hûrî-i cenneti dâim düşleye dur zâhid,
Biz yârin cemâline bende-i hayrânız bu şeb.
Senin aklın ermez bizim bu efsunlu hâlimize,
Bizim aşkımız kelâmsız, sükûtta gizli mekteb.

Ey şâh-ı cihân! Ey gönül mülkünün ulu sultânı!
Aşkın karşısında her tâc u taht elbet diz çöker.
Cihân hükümdâr olsa, ordular yürüse bile,
Senin tek bir şehlâ bakışın karşısında diz çöker.

Zâhid saray umar, huri ister ukbâ mülkünde,
Rind olan yârin eşiğinde bir gubârı özler.
Gözü görmez huld-ı berîni o aşk ikliminde,
Cennet dedikleri yârin cemâlini gözler.

Ey dertliler bilsin ki bu aşk bir dâr-ı imtihân,
Felek âşığa cefâ eyler, zâhid ise kınar.
Lâkin ne gam, kadeh-i aşkla dolmuşsa bu cihân,
Gönül bir kez yâri bulduysa sâde ona yanar.

Ey Redfer ! Kes artık kelâmı, hatmeyle bu râhı,
Söz bitti, mahfil sustu, rindler sükûta erdi.
Şimdi sığın lutfuna, zikreyle zülf-i siyâhı,
Aşk mülkünün sultânı cânı cânâna verdi.

BEND - 1
Türkçesi: Ey peri yüzlü, ey güzel gül, ey vefasız sevgili! Mecnun, çölde sadece bir ceylanın peşinde koştu ve yanıldı. Gel de bendeki asıl aşk yangınını gör; gör ki ben bu sevdanın ateşinde tamamen kül olmuşum.
Şerhi: Şair sevgiliye "peri yüzlü" ve "vefasız" diyerek klasik aşk estetiğini başlatır. Klasik edebiyatta Mecnun, aşkın zirvesidir; ancak şair burada kendisini Mecnun’dan üstün görür. Çünkü Mecnun’un peşinden koştuğu ceylan (veya Leyla) nihayetinde fani bir varlıktır. Şairin içindeki yangın ise tecelli-i ilahîye (ilahi aşkın görünümüne) dayandığı için onu bütünüyle yakıp kül etmiştir.

BEND - 2
Türkçesi: Ey çaresiz gönül, ey dertli ve hüzünlü kalbim! Söyle bana, bu bitmek bilmeyen ağlayıp sızlamaların kime? Bu alçak dünya ve gökyüzü senin bir tek "âh" çekişinle sarsılırken, neden senin bu derdine bir türlü çare bulunmaz?
Şerhi: Şair burada kendi kalbiyle dertleşmektedir. Divan şiirinde âşığın "âh"ı, gökyüzünü ve dünyayı (zemin ü âsmân) yakacak, sarsacak güçtedir. Ancak bu kozmik güce rağmen kalbin derdine derman bulunamaz; çünkü aşk derdi, derman kabul etmeyen, bizzat varlığıyla lezzet veren mübarek bir derttir.

BEND - 3
Türkçesi: Ey inleyen bülbül, ey çılgın kuş, ey durmadan ağlayan! Senin feryadının gül için olduğunu, bu acı feryadını biliriz. Fakat benim içimde öyle gizli bir sevgili gülü açmıştır ki, bana bu dünyanın bütün hüsranını ve acısını unutturur.
Şerhi: Gül ve bülbül, Doğu edebiyatının en köklü sembolüdür. Bülbül, daldaki fani güle ağlar. Şair ise bülbüle seslenerek, kendisindeki gülün maddî değil, kalpte açan solmaz bir "manevî gül" (gül-i nihân) olduğunu söyler. Bu içsel aydınlanma, dünyaya ait tüm kederleri silip süpürür.

BEND -4
Türkçesi: Ey gaddar felek, ey alçak devran, ey fani dünya! O zalim ve kanlı çarkını hiç durmaksızın çevir dur. Sen âşığa en acımasız darbeni vursan bile, bu can ile sevgilinin aşkı arasındaki bağı asla koparamazsın.
Şerhi: Klasik şiirde "felek" (gökyüzü/kader), âşıkların düşmanıdır; zalimdir, sürekli döner ve âşığa acı çektirir. Şair feleğe meydan okur. Felek canı alabilir, dünyayı başa yıkabilir; fakat ruh bezm-i elestten (ezelden) beri sevgiliye bağlı olduğu için, feleğin gücü aşkın özüne etki edemez.

BEND - 5
Türkçesi: Ey sabah rüzgârı, ey seherin o temiz, latif esintisi! Yavaşça es ve o şahın (sevgilinin) saçlarının tellerine dokun. Cennet bağından onun o güzel kokusunu bana getir ki, bu canım o seherin rüzgârlarına feda olsun.
Şerhi: Bâd-ı sabâ (sabah rüzgârı), âşık ile maşuk arasındaki postacıdır. Sevgilinin saçları (zülf) çok değerlidir. Rüzgâr o saçlara dokunup kokusunu getirdiğinde, bu koku âşığa can verir. Âşık da bu lütfa karşılık canını seher rüzgârına feda etmeye hazırdır (canı canâna feda etmek).

BEND - 6
Türkçesi: "Ey sabah rüzgârı! Git ve benim halimi o vefasız sevgiliye anlat" de. De ki: "Senden başka bu kulun sığınacak hiçbir yeri yoktur." Bu bitkin düşmüş âşığın durumunu sevgiliye öyle bir anlat ki: "Gözünden akan kanlı yaşların hesabı, sınırı yoktur" de.
Şerhi: Bu bendde şair, rüzgâra vasiyetini ve mesajını dikte eder. Sevgilinin kapısı, kul (âşık) için tek sığınaktır. Gözyaşının kanlı akması (hûnî yaş), ağlamaktan göz pınarlarının kuruyup artık kan sızdırması demektir ki bu, aşk acısının son raddeye ulaştığını gösterir.

BEND -7
Türkçesi: Ey saki (içki sunan)! O kabul olunmuş şarabı bana ihsan et, bu muradına erememiş gönlün bitmeyen kederini dindir. Kadehi doldur, bizi öyle bir sarhoş ve kendimizden geçmiş eyle ki, bu yaşlı ve köhne dünyanın her bir anını, zamanını unutalım.
Şerhi: Tasavvufî şerhte sâkî, mürşid-i kâmil (yol gösterici); şarap ise ilahi aşk ve marifettir. Âşığın bu dünyadan ve onun dertlerinden kurtulmasının tek yolu, aşk şarabıyla sarhoş olup (mest ü bî-hûş) "fena" makamına (dünyevi varlığından sıyrılma durumuna) ulaşmasıdır.

BEND -8
Türkçesi: Ey tabip! Çek elini nabzımdan, bu çaban boşunadır. Senin süreceğin merhem, ancak göğsümdeki şu yaramı daha da azdırır. Bedetime dokunma, bana dermanın ne olduğunu sorma; çünkü bugün benim derdim de dermanım da o sevgilinin gizli adıdır.
Şerhi: Maddî hastalıkları iyileştiren hekim (tabib), aşk yarasından anlamaz. Tabibin vereceği ilaç, âşığın acısını dindireceği için aslında aşkı bitirir; bu yüzden yayı azdırır. Niyâzî-i Mısrî’nin "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş" fehvasınca, âşık derman istemez; sevgilinin adını anmak ve o dertle yaşamak en büyük şifadır.

BEND -9
Türkçesi: Benim ilacım Lokman Hekim’de değil, o şahın (sevgilinin) elindedir. O, bu cana kılıç vursa bile onun açtığı yara şifa sayılır. Sen git, kendi çaresiz hastalarının dermanına bak; çünkü âşıklar sevgilinin elinden ölseler bile yeniden dirilmiş sayılırlar.
Şerhi: Lokman Hekim maddî tıbbın zirvesidir ancak aşk karşısında çaresizdir. Sevgilinin öldürmesi (tîğ vurması / kılıçla yaralaması), aslında âşığı nefsânî bağlardan kurtarıp ona ebedî hayatı bahşetmesidir. Bu yüzden sevgilinin eliyle ölmek, gerçek diriliştir (ba’sü ba’del mevt).

BEND -10
Türkçesi: Ey zâhid (kuru sofu)! Bizim rindane (dünyayı umursamaz, kalbe önem veren) hayatımızı kınama. Biz daha ezel gününde aşkın meclisinde sarhoş ve hayran olmuşuz. Sen kendi malına mülküne, kendi ibadetlerine bak; biz bu dünya malından da onun bedelinden de çoktan vazgeçmişiz.
Şerhi: Şiirin en önemli çatışması olan Rind ve Zâhid karşı karşıyadır. Zâhid; şekilci, kurallara bağlı, ibadetini cennet mükafatı için yapan kişidir. Rind ise şekle değil kalbe bakan, dünya malını umursamayan aşk ehlidir. Şair, zâhide "sen şeklî ibadetinle kal, biz ruhlar bezminde (ezelde) zaten sarhoş olduk" diyerek onun sığlığını eleştirir.

BEND – 11
Türkçesi: Ey zâhid, sen cennet hurilerini düşleyedur; biz bu gece sevgilinin yüzünün güzelliğine hayran olan köleleriz. Senin aklın bizim bu efsunlu (büyülü) halimize ermez; çünkü bizim aşkımız kelimelerle anlatılamayan, sessizlikte gizli apayrı bir mekteptir.
Şerhi: Zâhidin ibadetindeki nihai amaç cennet nimetleri ve hurilerdir. Âşığın amacı ise bizzat Allah'ın cemâlidir (güzelliğidir). Tasavvufta "Cemâllah", cennetin kat kat üstündedir. Akıl ehlî olan zâhid, kalb ehlî olan âşığın bu sessiz ve kelamsız (sükûtta gizli) aşk makamını kavrayamaz.

BEND -12
Türkçesi: Ey cihanın şahı! Ey gönül ülkesinin ulu sultanı! Senin aşkının karşısında her taht ve her tac elbet diz çöker. Cihanın hükümdarı gelse, ordular yürüse bile, senin tek bir anlamlı ve yan bakışın karşısında hepsi diz çöker.
Şerhi: Sevgili, tüm gönüllerin mutlak sultanıdır. Dünyevi padişahların tacı, tahtı ve orduları geçicidir. Sevgilinin bir tek bakışı (şehlâ bakış / gamze), gönül mülkünü fethettiği gibi dünyevi güçleri de aciz bırakır. Maddî gücün, manevî güzellik karşısındaki mağlubiyeti vurgulanır.

BEND -13
Türkçesi: Zâhid, ahiret mülkünde saraylar umar, huriler ister; oysa rind olan kişi sevgilinin eşiğinde değersiz bir toz tanesi olmayı özler. Aşk iklimine giren kişinin gözü en yüce cenneti bile görmez; o sadece sevgilinin yüzünü (cemâlini) gözler.
Şerhi: Huld-ı berîn (en yüksek cennet) bile gerçek bir âşık için sevgilinin kapısının önündeki toz topraktan (gubâr) daha değerli değildir. Şair, zâhidin menfaatçi dindarlığı ile rindin çıkarsız, tamamen sevgiye dayalı adanmışlığı arasındaki uçurumu derinleştirir.

BEND - 14
Türkçesi: Ey dertliler! Herkes bilsin ki bu aşk yolu bir imtihan yeridir (idam sehpası/sınav meydanıdır). Felek âşığa eziyet eder, zâhid ise onu kınar. Fakat ne gam! Eğer bu dünya aşk kadehiyle dolmuşsa ve gönül bir kez sevgiliyi bulmuşsa, artık sadece onun için yanar.
Şerhi: Dâr-ı imtihân hem sınav yeri hem de Hallâc-ı Mansûr’un aşkı uğruna can verdiği "dar ağacı" çağrışımını taşır. Aşk yoluna giren kişi feleğin cefasını ve halkın (veya zâhidin) kınamasını göze almalıdır (Melâmet hırkası). Gönül şarabı tatmışsa, dışarıdaki gürültünün önemi kalmaz.

BEND -15
Türkçesi: Ey Redfer Artık sözü kes, bu yolu tamamla. Söz bitti, meclis sustu, rindler sessizliğe ve huzura erdi. Şimdi sevgilinin lütfuna sığın, onun o siyah saçlarını zikret (onu an); aşk mülkünün sultanı artık canı bütünüyle canana (gerçek sahibine) teslim etti.
Şerhi: Şiirin son bendidir (makta). Şair kendine "Gedâ" (kapıdaki dilenci/fakir) mahlasını vererek tasavvufî tevazuyu gösterir. Sözün bittiği yer hâl makamıdır (sükût). Sevgilinin siyah saçları (zülf-i siyâh) kesreti, yani bu dünyayı ve tecellileri simgeler. Şair, her şeyi arkasında bırakarak "ölmeden önce ölme" sırrına ermiş, canını canana teslim ederek şiiri mutlak bir teslimiyetle nihayete erdirmiştir.

İlyas Kaplan
Kayıt Tarihi : 21.06.2026 13:02:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!