O Zalim
Kendinden olma O zalim,
sessiz itaatsizliğiyle eşeler
yenilgilerimin toprağını.
Karşımda)
bin boşluk daha!
Gene!
O zalim,
bilinmezlik kaygılarıyla koparmış
geleceğimin ipini.
Üzerine oturuyor
yataklardan bozma kanepelerimin çukurunda.
Kendi tavanını dikiyor
ışıksız gözlerimin iğnesiyle.
Ve evet…
Hızlı hızlı çarpıyor kalbim.
O zalim,
paniklerle atağa geçirmiş
bilincimin dikenlerini.
Sonrasında karanlıkları taşıyor
sokaklarımın gizemlerinde.
Vücudu dönüşüyor
nihaî kendisine.
Ve evet…
Yavaş yavaş sakinleşiyor kalbim.
O zalim,
sütten yoksun göğüslerle yaratmış
ateşten olma aşkımın anahtarını.
Şimşekleriyle inliyor
ekmek kapılarından bozma atölyemin tahtalarında.
Zihni yok oluyor,
duyumsamalarımın sayesinde.
Ve evet…
(Karşımda)
bin ben daha!
Gene!
Sahanda yumurta gibi
demleniyorum sofra köşesinde.
Hafiften soğumaya bırakılmışım.
Gözlerimde
taze mayalanmış tuzlu hamur dinlenirken,
içime içime doğranacak
tandır ekmeğine hazırlanıyorum.
Sade gönül yağının teresi
kalakalmış üzerimde öylece.
Yarımım.
Ve yakmışlar beni dibimden.
Çekiyor O zalim,
ılık Ses’imi
derinlerimdeki sert kıllarımdan.
Kaçıyorlar gerisin geri,
yalnız dönmemeye yemin ederek
kaçıyorlar zalimin zulmleri.
Kendisinden erteleyerek Kendini,
büyük konuşanlara cevaben derim ki:
“Bugün olmaz ise
belki yarın doğar güneşiniz.
Bol şanslar sizlere...”
İstemiyorum
arkamda kalmış geçmişin hülyasını.
Tokun halinden
ne anlar aşk zaten.
Aşk aç.
Ben halsiz...
(Karşımda)
Aşk…
Bin defa Aşk.
Gene!
O Zalim
Gene!
Bereketten hisleniyorum sana.
Bereketten yaş alıyorum sana.
Dökülesin diye,
hayallerle küreklenmiş boynumun
“gönül çukuru”na.
Kırmızı aç gelinliğim
gönülden hazır,
vücudumdaki
devr-i daimine.
Tam bu sırada,
beyaza sığınmış caşlar
dile gelir saçmalıklarından:
“Devam et daimine sen, bakire!
Böylelikle ruhun gelecektir Kendine!”
Övgülerini yitirmiş delilere cevaben derim ki:
“Karşımda
bin yalan daha!”
Gene!
Kimseler farkında değil durumumun.
Durumun vehameti ortada.
Gecelerimde ikamet eden çöl dilleniyor.
Ve evet…
Soğuğa kesiyor tüylerim.
(Karşında)
bin ben daha!
Gene!
Neden bilmem,
belki de yorulmuştur
O ben, kendisinden.
Söküyorum tavanımdan
ilmek ilmek,
Zalim’den hatıra dikişlerini.
Nihayet,
dolu dolu gözbebeklerim
ışıklarla.
Aralıyorum
karanın binbir gücünü ellerimle.
Gereksiz zihin,
binbir şüpheden kırılgan.
Kumaşlarım gibi utangaç değil bu his.
Sadece dengesiz.
Sarsıla sarsıla
atıyorum adımımı bilinmeze.
Tam şaşacakken
etik Kendi yolundan,
tam cehalet tutacakken ruhumdan,
alnının beyaz lekesiyle beliriyor:
kanatlı, dört nal Zulm.
Kavrıyor birden
öksüz belimi
ve yeleleri simden atının sırtına
atıyor beni.
Atam oluyor
O görünmez yüz.
Benden öncesi sorgusuzlaşıyor.
Nefesi atanım oluyor
üst üste kurulu yedi âleme.
Asla kesilmeyene,
sürekli değişen hâllere,
renklere bulanıyor
cihan üzerine çöken cihanlar.
Sıfatlardan azade.
Simden ipek örtülüyor
tepeden tırnağa bedenimin.
Kumaşlarım gibi ağır değil bu his.
Peki,
nedir bu sevinç?
Umursamazlıkla
ortadan kayboldu zaman.
Zamanın yok oluşudur huzur.
Ellerimde değil
ateş kömürünün maşası hâlâ.
Ve evet,
böylelikle çıkıyorum
fikrin anımdaki kontrolünden.
Kontrol özgür kıldığında
kendisini Kendinden,
O vakittir yakan tüm ışıkları
korkulara.
Vakittir suyun durduğu unsur.
Başlangıçların sebebi değil miydi zaten
bu korkular?
Sonsuzluğun tadı
hakkını alır O an’dan.
Çığlıklar Tekbir’e dönüşür
ve der ki:
“Çıkarın beni buradan!”
Çığlığa son sözlerim olur:
“Hadi durma!
Nefes al!”
Hızlı hızlı çarpıyor kalbim.
(Neden bilmem,
belki de yorulmuştur
O ben kendisinden.)
Kendisi yabancılığından düşüyor olsaydı eğer
Kendinin koynuna,
en fesat sesiyle yalvarırdı kendisi bana:
“Lütfen bırak!
Rahat bırak beni burada!”
Tam vazgeçişe yöneliyorken,
tam o sırada,
Zalim’in ayakları asılı kalıyor
güneşimin aynasında.
Tepetaklak görünüyor
ve âlemler iç içe geçiyor.
Gülüşlerimle soğuyorsun.
Ve evet…
Yaraşıyorum
ayrılıklarının sıcağına.
(Karşında)
bin ben daha!
Gene!
Suskun ve yangına âşık
gül gözlerim sellerle akıyor sana.
Divanesi oluyorsun
terimden kokladığın telaşlı iklimlerin.
Tövbekâr oluyor,
dize geliyorsun.
Ama ne çare…
Artık çok geç.
Erken uyandın yarınlara.
(Karşımızda)
bin yalvarış daha.
Gene!
Hatırasın sen
bilincimin alt çekmecesinde;
Zalim olan!
Anımsıyorum askerlik mektuplarında
gurbetlik çağının genç ve saldırgan saflığını.
Postalar güvercinleri yedi.
Ve evet…
Bir mühürle,
bir yazıcıya mahkûm edildi zaman.
Unutulmak istemeyen konuştu:
“Kaçıp kaçıp
et parçalı kan tellerinden,
özlemle öpmek istiyorum
teninin kara saflığını!”
Ve evet…
Yanılsamalara teslim oldu yeniden.
Kendi payına
sadece kendisi düşmüş olan Zalim.
(Unutulmak zor geliyor
insan olana.)
Bebek salıyor her yeri.
Ve evet…
Tanınmıyor
vahvahlı ellerimdeki zahmeti
derdinin.
Sanadır sözlerim.
Tanı beni:
“Bir bebeğe gebe olmasam dahi,
ne kadar piç kalemzâde varsa
hepsi kâğıtlarımdaymış zati…”
Gerisin geri
yüzüme çarpan korku ve pişmanlıklarla
yazmışım onları.
En vah sesimle
üflüyorum can dudaklarına.
Buz nefesim çekiliyor gerçeğe.
Ve evet…
Mevzuya davettir
her ufalış!
Küçülüyorum
tülden olma perdelerimde.
(Karşımda)
bin doğuş daha.
Gene!
Bir defa daha
sarı kırmızıya bulanıyor.
Ve evet…
Yalnız bırakılıyor
bin Ses’im.
Turuncu bir hakikatle uğurluyorum seni,
ey kartaloş Ses’im.
(Karşımda)
bin hasret daha.
Gene!
“Yanılsama” geçicidir,
zira “olmuşluk” sürekli değişir.
Yaşasın
değişken sansasyonlarım.
Ve evet…
Onlar denk düştükçe birbirine,
ben var ile yok arasıyım.
Martılara vurarak
kargalara teslim ediyor Kendi’ni.
Ve evet…
Bin kez daha yalnızdır Ses’im.
Tanesi kuru kumların
rüzgâr sevişleridir üşümeler.
Ve evet…
Her titreyiş
ekosudur aslolanın.
(Karşımda)
bin gerçek daha.
Gene!
O Zalim
Kaniş köpekler misali
havlamayın etrafımda,
bir halt edebilecekmişsiniz gibi!
Tam da genel-geçer, basit bir zat olduğunun
farkındalığına erişmişti ki,
tam da sessizliğindeki asaletin,
hiçbir şey etmezliğinde sürecekken huzurunu,
“Çok özel olduğu” yanılgılarıyla
çalıyorsunuz hikmetini bilincin.
(İkiye ayıramıyorsam kızıl denizleri,
hep bu yüzden!)
Tam da O aydınlanmaya göz dikmiş bilinç,
ben’im olma fikrine hazırlanıyorken,
tam da O an
yolumun orta yerine bırakıveriyorsunuz
acınası pisliklerinizi.
Ey’siz zalimler,
el çekin yolumdan!
(Karşımda)
bin zalim daha.
Gene!
O Zalim,
varlığını ışıkta doğurur,
yokluğunu karanlıkta diriltir.
Vardan var olmadık ki.
Hatırlarsan,
yoktan yaratıldık.
O Zalim,
tacını düşünürken kaybetmedi mi?
Düşünmek değildi sadece mevzusu,
düşünceye takılı kalmaktı.
Kanatlanır hücrelerim
ve yazmadığım hikâyelerde canlanırsın.
Düşünceden kurtulanındır
yoktan varlık.
Düşünmüyorsam seni,
sürekli var ol diye içimde.
(Karşınızda)
bin var ile yok daha.
Gene!
Bahaneler sunacaksın
çalışmayan ellerine.
Ve evet…
Bana kıyamamakla veriyorsun
Kendi vicdanının hesabını.
Sözler içine sinmeye sinmeye diziliyor:
“Kıyamadım sana…”
Sesime kıyabilecek cesareti
kimler çaldı bu ozanlardan?
Hayır…
Yanlış yerde söndü bu soru:
“Sesimdeki kızgın ürkekliğimi
hangi âşık dindirebilirdi?
Kıyarak gönlümün sadesine
hangi bahane var edebilirdi beni
ve yok olabilirdik beraber…
seninle?”
Arkamıza sakladığımız gururlarımızı
katlederdik belki o vakit.
Beraber.
Kıyamıyorlar bana,
tıpkı benim kıyamadığım gibi doğaya.
Taşınması güç bir yüke dönüşüyorsam
eğer senden ötede,
hep bu sebepten değil mi zaten?
Ben de kıyamıyorum
Kendi’min doğasına,
kaybedilme korkusuyla.
(Karşımda)
bin “Kıyamadım sana” daha.
Gene!
Alışkanlıklar bırakılırken bir tarafa,
kör ederler gözleri.
“O kadar özelim ki…”
Kaybetmekten korkmuyorsun beni, öyle mi?
Ne sakat bir dilammasın.
“O kadar parlak bir taşım ki…”
Sömürgelerin dahi istemiyor beni.
Ne acınası bir sancısın.
Paralel evrende ıslanmış
küçük bir kediyim.
Ve evet…
Kıyamıyorlar bana!
Çok özel olup olup,
tek bir özelliğin olmamasıyım.
**(Karşımda)**
bin “Kıyamadım sana” daha.
Gene!
O kadar nazikmişim ki,
misal aydınlık kadar.
Parlayan dişleri var canavarlarımın.
O kadar özelmişim ki,
“Bir görsen kaçarsın,
yakar karanlığı”
dedikleri benim.
Gelir geçer yanılgılar aslında bunlar.
Görür görmez ince ince kaçışların benden,
sözde beni incitmemek adına.
(Karşımda)
bin samimiyet daha.
Gene!
Tavanımdaki şimşeklerden boşalınca
derinin yağı,
tane tane kesiyor sözsüzlüğün canımı.
Kırık kırık esiyor
gezgin rüzgârın.
Ne hicivli benzetmeler yapıyorsun soluğuma,
ama bunlar sırf Ses’ime yaranmak için.
Yalancı Zalim seni!
Kulaklarım duymuyor
dinlerken seni.
Amma da şakırdadın asfaltımda!
Aralıksız sigara içmek istiyorum,
bulanırken midem
iğrenç dumanlarının altında.
Hani hastasıydı trenler
kömürlerine…
Dişlerin gibi caddeler
ve gıcırdıyorlar
kaçak arabaların peşinden.
“Kendimle savaşıyorum” diyerek
mırıldanıyor gece yarıları
sahipsizliğin.
Ve evet…
Kesik kesik nefes alıyorsun
zift derinde.
(Karşında)
bin yangın daha.
Gene!
Benim, yalvarıştan.
Benim, doğuştan.
Hasretim, gerçekten.
Zalimim, var ile yoktan.
Kıyamayışım sana,
samimiyetten.
Kıyamayışım sana,
yangınımdan.
Rahata köle Tanrı der ki:
“Bitti işimiz.
Doyurduk bugün de
biz Tanrıçamızı!”
(Gerçek daima değişir.
Siz gene de aldırmayın fazla duyduklarınıza.
Ne de olsa sözlerim,
o ermiş, bilgi Kibele’si şeytandan alıntıdır.)
Yalnız bin Ses’im.
Kayıt Tarihi : 21.01.2023 20:35:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!