Resmedildik şikayetler
Halimizden...
Onulmaz kahrediştir
Ayrık durur söylem.
Şükürü var, yan ser
Ayaktaki salimimizden...
İnsan var iş yapa
İnsan var tıs yapa
Yaptığını bile taşıyamayıp
Zillette de sapa
Hazinesine saldıran vaka
Oysa ne salt seçim milli iradedir, ne de salt atama milli iradedir. Milli iradenin gerçeklenen yönleridir o kadar. Hep sapla samanı karıştırma alışkanlığı bunlar. Milli iradenin beliren gerçekleşen bu iki yanını karşıtlaştırmak pek akıllılık olmasa gerek. Saflığa uzanana bir aldatmanın alameti olsa gerek. Yada söyleyenin saf dilliliği olmak gerekir. Atanma ve meclisin kuruluş ve oluşumu, kanunlarla düzenlenir. Siz atama öngörmüşsünüz, meride (yürürde) bu uygulanır. Değişene dek uyulması zorunludur. Keyfilik ve karıştırma ile atanmış, seçilmiş genellemesi yaparlık, burada bir saçma sapanlıkla ortaya atılır. Toplumsal sözleşme değişme gerekliliği içinde de olur. Bu gereklilik ortaya konduğunda, bizde temel 4 değişmeze göre, toplumun örgütlenme yapılanması ile kanaat paylaşımlarının da, uzlaşması ile geniş katılımla biçimlenir oluşudur.
Bazı ülkelerde de, bu toplumsal sözleşme tamamen yapılacaksa, bu kararı alan yürütme; sayı gücünü ve üstünlüğünü asla hesaba almaz, biz çoğunluğuz, biz yaparız mantığına demokrasi denmez. Anayasa gibi bir temelde, bir olgunluğun, parlamento ve sivil örgütlerin katılımı ile parlamentonun biçimleyeceği yolu açmak için, konsensüsle kendini otomatikman fesih kılar. Ve kurucu meclis gibi yapılarla anayasayı yaparlar. Böylece diktaya kayışlar önlenmiş olur.
Aksi halde, yürütmenin bu toplumsal sözleşmeyi, yeniden yapıyor olması demek, bu toplumsal sözleşmenin, bir partinin anayasası olma, hatta o değişen konunun odaklığını sağlarlık olma düşündürebilir ve hatta kendisi böyle olur çıkar. Yürütme kendi sıkıntılarını, milli irade sıkıntıları gibi gösterme aculluğu ile başına her düşen taştan sonra fevri davranıp, feveranla, faşist uygulamaya yönelebilir. Bunu da, kendisisini milli irade sayıp gösterme gafleti ile yapar.
Bir sevdan
Bir özlemin
Bir sözlemin
Yakar beni, yakar beni.
Sevdasına yandığım
Birinde, oluşan yargılarınız; üretim araçları, üretiminin toplumsal paylaşılırlığı ile vicdani kanaat edinirsiniz. Yasa ve hukukunuz da ona göredir. Diğerinde üretim araçlarının özel mülk oluşu nedeni ile paylaşım kişiselleşir, kişisel zenginlik ve tüketim olur. Vicdan yasa ve hukukunuz da, buna göre şekillenir. Bunun ikisinde de vicdani kanaat yaşam temelli ve sürekli ilişkilerle değişir gelişirdir.
Birinde de, her şey doğaüstü ruhundur deyip; o ne derse o dur, derseniz; bambaşka, sizin olmayan ama size söylenen, inandırılan, üretilemeyen vicdan, yasa, hukuk elde edersiniz.
Yaşamda deneyle, emek en yüce değerdir dersiniz. Emek vermeden sahiplenir oluşlar, size ve topluma; çatışma olarak yansır. Bu konudaki kabuller haklılaşma -doğrulama, olarak yansır. Ki bu haklılaşmalar ve doğrulama da, nesnelin algılarınıza göre, durum yansımasının sözle ifadesi olup, özneye yansıyışıdır. Topluma da, hukukluluk olarak, haksızlık diye konu olur. Kanunlaşarak somutlanır: Emek vermeden haksız edinilen mal suçtur denir. Bu saptama, size de, vicdanı kanat olarak, özneye yansır. Ve yargılarınızın temelini oluşturur.
Hukukla vicdan arasında şu fark olur. İkisi de yaşam temellidir. Biri tümel kanatla oluşmuş, nesnelleşmiş somutlaşmıştır. Diğeri, yani vicdansa; yasal anlayışla temellendiği halde, ufku sınır tanımaz. Subjektiftir. Ama kanunun ifadelemediği yeni gelişmelerdeki çatışma alanlarında toplumsal yasadan önce ve çabuk karar alarak, sürüp gider. Yaşamın bir sonraki aşaması kanunda yoktur, ama sizin yaşam duyumdan aldığınız kıyas yargılamanız yaşamın sürüşünde ilişkileri bu temellere göre kıyas tutar. Ve doğru yanlış oluşunu değerler. Burası, bu alan hukukta yoktur. Ta ki bu doğru kılışlar toplumda yaygın bir vicdani genellik kazanmağa giderken, topluma mal olur ve hukukileşir, yasa olarak somutlanır.
Aforizma: “”her dayatmacı düşünce dayattıkları tarafından yıkılır gider. Birincisi, tarihleri galipler istediği şekilde yazar “”
C-Bu düşünce ile bir inancın, bir mazlumiyet’in savunulan, sesiz çığlığı var edilmede gibi bir iletişim sezilmede. Atatürk'ün bir galip olarak, toplumdaki inanca ilişkin düzenlemeye keyfi karşı olduğu ima edilmek istenmekte gibi. O kadar masum bir savunma ki, bir kızgınlığı gösterir iken kendi ayağına kurşun sıkmaktadır. Veya kendi gözündeki merteği görmeyip, başkasındaki saman çöpünü görmektir. Bu asla razı olmayacağı ama kendi inandığı İslam peygamberinin de bir galip olduğunu ve tarihi istediği gibi yazdığını saf olarak farkında olmadan söylemektir. İnancın akıl köreltmesidir.
Ben diyorum ki, nasıl üretim gücü oluşturmuşsanız, öyle ilişkiler geliştirip, üretirsiniz. Ve ona göre, düşünüp paylaşırsınız diyorum. Karşı olunurluk, öznel düşünceciliğin. “”bir bileninin vaz ederliğini”” ihdas ederlik olduğundan siz pek duyulmazsınız. Hiç alakası olmayan bir ilişkileme. Kim dayatıyor? Kim, neyi, istediği gibi tarih yazıyor? Ben bu konulara girmedim de anlatımlarımla. Konu o zaman özelleşir bir felsefe analizi olmazdı. Bu yazılanı anlamak isterlik değil, kafadaki şablonu, aceleci bir feveranla bir yerlere ilgileme gayretidir.
Bu bile, yaşamında karşılaştığı, hünerli eyleminde, iyi bir avantajdı. Eylem, bilemediği bu avantaj durumları kendiliğinden ortaya çıkarmıştı. Bu yansı kuramıdır. Kendiliğinden amacı olmayan sonucun sonradan amaçlaşmasıdır. Nedir bu sonuç1-Az da olsa emekten kazanç.2- Zamandan kazanç. 3- Avcı kalabalıklarından tasarruf. Yani, sayıları biraz daha azalmış insan avcılarının, doyurulacak, daha çok avlanmayan insan avcılarla, emeğini paylaşması idi. Bu hal, onbinlerce yıldır yapa geldiği avlanma tarzına hiç benzemiyordu.
Zamanla, ucu sivrilen cirit vari nesne ucuna, keskin yanalları bulunan, ön uca doğru dar tutulup sivrilen taşlar takıldı. Bu araç, hem avı etkisiz kılıyor, hem; ucundaki ağırlıkla havadan etkilenmesi azalarak, daha hızlı ve daha uzağa atılabiliyordu. Avla, kovalayan arasındaki, uzaklığı biraz daha yakınmış gibi kılacak uzaklığa, rahatlıkla fırlatılabiliyordu.
Aracın avlanma mesafesinde, uzaklık olarak, zaman kısalması olarak daha az çaba ya da enerji harcanması olarak, azalma yapmıştır. Bu, hem çabuk avlanmayı, hem daha çok avlanmayı zorunlu kılıyordu. Bu da tüm gün avlanma yerine, günün bir kısmında avlanma olanağını ortaya koydu. Bu olanak, komün biriliğinin, boş zaman olgusunu ortaya çıkardı. Boş zaman aktivitesi yaralı ve geçimsizlik gibi sürtüşmeleri ile de zararlı oluyordu.
Kendisi bireysel emek vererek üretenler, komünden bağımsızlaşır gibi olurken, diğer bir kısmı da, üretememe gibi bir dışlanma ile komün yaşamına, daha bir sıkı sahip olacaktı.
Komün yaşamı ve üreterek komünden bağımsızlaşma, yan yana iken, gevşeyen ilişki ile sürer iken, komünden bağımsızlaşanın da, komünce olumsuzlanması söz konusu idi. Bu hem komünün uzluk göstereni olumsuzlaması, hem de hünerli kişilerin komun ilişkilerini olumsuzlaması idi. Yani yadsınmanın yadsınması idi. Yadsınırlığın yadsınması idi.
Örneğin, hünerli emeğin, usulcan ve zamanla, kendi emeğine sahip çıkar oluşu, komün üyeleri içinde, bireysel üretmeyenlerini, ayrımlanarak dışlanması, yansımasını ortaya koydu. Bu gerilme, emek ile komün grup davranışı çatışmasının keskinleşme belirtilerini gösterdi.
Laiklik, halkların iç barış mantığı, toplumların bilim üretiş mantığıdır. Toplumsal açıdan toplumun üretiş ve yönetiliş mantıkları, kendi ilişkiselliğinin güncel ve değişken dinamık oluşla işleyiş kutsallığıdır. Değilse varsanılı bir kutsallığın buyurmasına göre gerçeklenen değişmezliklerin yada kutsallıkların olmamasıdır. Halk bağlamında ele alındığında, halkın özel inançlarını uygulamada akılcılıktan çok, imanın esaslarını ön kabul alır. Yani mümin inancı içindeyken laik olamayabilen, bir gerçekçi yapısı vardır. Burada iç barışın mantığı hoşgörüdür.
Laiklik, toplumların yönetim ve üretişlerinde aklı ve bilimi ön esas almaları, din işlerinin, devlet anlayışında ayrı ve halkçı bir alan yapısı içinde gözetilmesidir. Hukukun üstünlüğünü kabulle etmekle ve beşeri hukukun egemenliğini sağlamaktır. Ve kitlelerin yönetime katılması mekanizma ve inançlaşmasını insanlara kazandırmaktır. Yani, inançların 'ulul emre itaat edin' deyişiyle kişilerin sorumluluğu bir başkasına atması kolaycılığından, kişilerin kendi sorumluluğunu kendisinin taşır olmasıdır. Eş deyişle yönetimin boynunuzda boza pişirmesine hukuk içinde izin vermez olmanızdır.
Tarihi süreç içinde sosyal birlikçi yapıdan toplumsal yapıya totem tabu anlayışın otoritesi ile gelindi. İnsanlığın totemci tabu anlayışları, insanların anlama ve eylemlerinin meşruca olumlanma aidyet çekimleştirmesi olarak tarih sahnesine konan nesnel tabu ve totemcilik olgusunun otorite gücüdür. Totem ve tabu kutsiyetli inançsal tekli anlayışa dayalı otoriter mantık, toplumsal yapı içindede karşıtına doğru yavaş yavaş dönüşmesi çok uzun yıllar sürdü. 1789 hareketi ile bu egemenlik kırıldı. Ve totemci tabu olumlama meşruiyet anlayışı ve kavratılışı yerini akla, çoklu ve deneysel olan mantığa, kuşkuculuğa dayandıran, 'laiklik' dediğimiz otoriteye yerini bıraktı.
İnançlar tarihsel süreçte, pek çok sanı kanı ve olgularla yönlenmesine rağmen, ben inancı üç yönü ile geliştirilen bir sosyal olgu olarak söyleyeceğim.
*Birinci yön; kişilerin genel olarak Tanrı diye algıladığı, Mutlak ve evrensel işleyiş ve oluşun müsebbibi olan Yüce Yaratıcıyı, gelişmişlik seviye ve bilgisine göre, kendince anlamlaşa yaptığı, kişinin; tinsel bir olgulaşma yetkinleşme var oluşudur. Saygındır. Kişinin, var oluş nedenini anlamlandırmaktadır. Kuram olarak dışın içe doluşu ve kişisel anlam kılınışıdır. Herkeste aynı yaşanamaz.
Yani Tanrı başlangıcın önündedir. Öznenin varlığa, zorunlu evrensel var oluşla, yönelme eğilimliliğinin, belirimindeki tinsel coşmadır. İçten kendini belli eden zorunlu duyuştur. Ölüm bu var oluşa katılıştır. Korteksin insana dayattığı bir dış dünya algı yorumlamasıdır. Burada bir aczin varoluşa katılmasıdır.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...