HEYBEDEKİ SESSİZLİK
Bahçesaray’a yeni atanan kaymakam, göreve başlamadan önce ilçesini tanımak istiyordu. Ancak bunu makam aracının konforlu koltuğundan, devletin imkânlarıyla değil; halkın yaşadığı gerçeklerin içinden öğrenmek istiyordu.
Van merkeze ulaştığı gün, üzerinde sade bir kıyafet, elinde küçük bir çanta ile kendisini kalabalığın arasına bıraktı. Ne yanında bir koruma vardı ne de onu tanıyan biri… O gün o, sadece Bahçesaray’a giden sıradan bir yolcuydu.
Dolmuş durağına geldiğinde karşılaştığı manzara, daha yolculuk başlamadan ona Bahçesaray’ın nasıl bir yer olduğunu anlatmaya başlamıştı.
Durağın önünde bir dolmuş bekliyordu. Aracın kaportası yılların yorgunluğunu taşıyor, motorundan gelen ses sanki “Ben bu yolları çok gördüm” diyordu. Dolmuşun arkasına ve üst tarafına bağlanmış kazmalar, kürekler, halatlar dikkatini çekti. Kaymakam bir süre onları izledi. “Herhalde yolcuların kazma ve kürekleri” diye düşündü. Ama biraz sonra bunun bambaşka bir hazırlık olduğunu anlayacaktı.
Dolmuşun önünde uzun bir yolcu kuyruğu vardı. Kimi elinde torbasıyla, kimi sırtında yüküyle, kimi de soğuktan ellerini ovuşturarak sırasını bekliyordu. Herkesin gözünde aynı merak vardı: “Acaba bugün seçilecek miyim?” Çünkü burada mesele sadece dolmuşa binmek değildi. Dolmuş şoförü, kalın montunun içinde, yılların verdiği tecrübeyle yolcuları tek tek inceliyordu. Sanki yolcu almıyor da zorlu bir dağ seferine ekip kuruyordu. Önüne geleni baştan aşağı süzüyor… Boyuna bakıyor… Omuzlarına göz gezdiriyor… Yaşını başını hesaplıyor… Bazen de hiç çekinmeden pazularına dokunuyordu. “Sen geç.” diyordu. Seçilenler gururlu bir şekilde dolmuşa biniyor, seçilemeyenler ise hafif bir mahcubiyetle kenara çekiliyordu.
Kaymakam şaşkınlık içinde olanları izliyordu. “Bu nasıl bir yolcu alma yöntemi?” diye içinden geçirdi. Sıra ona geldi. Şoför önce ayakkabılarına, sonra yüzüne, ardından omuzlarına baktı. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra elini uzatıp omzuna dokundu. Bir de kolunu yokladı. “Tamam beyim, sen de geç.” dedi.
Kaymakam dolmuşa binerken dayanamadı. “Şoför bey…” dedi. “Az önce yaptıklarınızı anlayamadım. İnsanları neden böyle seçiyorsunuz? Yolcu dediğiniz kişi para verir, biner, gider. Siz ise sanki asker seçiyorsunuz.” Şoför gülümsedi. Direksiyonun başına geçerken başını salladı. “Beyim…” dedi. “Sen galiba Bahçesaray yolunu bilmiyorsun.” Kaymakam sessizce dinlemeye başladı. Şoför devam etti: “Orası öyle düz yol değil. Dağ var, kar var, tipi var… Hele kışın yolun ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Bazen araba yokuşta kalır. Bazen lastik tutmaz. Bazen inip aracı itmek gerekir. Bazen çamurda kalırsın, çekmek gerekir. Kimi zaman da yol kapanır, herkes iner yürür.” Şoför arka taraftaki kazma ve küreklere baktı. “Biz o yola sadece yolcu götürmüyoruz beyim. O yolda bize yolcu değil, yoldaş lazım.” Bir an durdu. “Bize, zor zamanda ayağımıza dolanacak değil; gerektiğinde omuz verecek insan lazım. Karlı tepeleri yürüyebilecek, soğuğa dayanabilecek, dolmuşu itmek gerektiğinde elini taşın altına koyacak kalifiye yolcu lazım.”
Kaymakam cevap veremedi. Sadece camdan dışarı baktı. Biraz önce garip bulduğu bu seçim, şimdi ona dağın kendi kuralı gibi gelmişti. Dolmuş hareket etti. Şehir geride kaldı. Önlerinde yükselen dağlar, beyaz örtüleriyle sessizce bekliyordu.
Kaymakam o yolculukta insanları, yolu, zorlu coğrafyayı tanıyordu. Ve çok geçmeden şoförün neden pazu baktığını anlayacaktı. Çünkü Bahçesaray yolu, sadece tekerleklerle gidilen bir yol değildi… Bazen sabırla, bazen cesaretle, bazen de omuz omuza yürünerek aşılırdı.
Bahçesaray’ın kışla olan imtihanı, bir coğrafyanın kaderine yazdığı en hüzünlü ve en ağır şiirdir. "Bahçesaray’da kış, bir mevsim değil; bir kuşatmaydı. Gökyüzünün gri bir ağırşak gibi vadiyi kapattığı o günlerde, yeryüzü ile bağ kopar, zaman adeta donardı. Kar, sadece toprağın üzerine örtülen bir yorgan değildi; dağların beyaz öfkesiydi. On ayı bulan o uzun, o sağır edici kış; çığlarla beraber gelirdi. Dağ yamaçlarından kopup gelen o devasa beyaz kütleler, sadece yolları değil, ocakları, hayalleri, bazen de köyün en genç fidanlarını yutar; vadiyi bir sessizlik çığlığına mahkûm ederdi. Ulaşım, Bahçesaraylı için bir hayatta kalma mücadelesine dönüşürdü. Karabet’in geçit vermez duvarları yükseldiğinde, Van merkez ulaşılmaz bir düş olurdu. Bir hasta, bir doğum sancısı ya da bir ölüm haberi geldiğinde, dünya daralırdı. İnsanlar, yolların kapandığı o uzun aylarda, modern zamanın araçlarını bir kenara bırakıp kadim olana, en ilkel olana sığınırlardı. Karın üzerinde açılan izlerde, bir kızağın gıcırtısı duyulurdu. Atlar, karın derinliğinde nefes nefese, burunlarından savurdukları sıcak buharla, sırtlarında yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgiyi, yani hastayı taşırlardı. Kâh bir kızak üzerinde, kâh omuzlarda; tipi göz gözü görmezken, karın o buz gibi bıçakları yüzlerini keserken atılan her adım, bir umuda yürüyüş gibiydi. Bazı geceler, bir el fenerinin cılız ışığı karanlığı yaramaz, sadece karın savruluşunu aydınlatırdı. O yollarda, çığ korkusu kalplerin ritmini durduracak kadar baskın bir gölge gibi takip ederdi onları. Her dönemeç, her dik yokuş, bir ömürlük sınavdı. İnsanlar hastalarını sırtlarında, o kar denizinin ortasında, ne zaman düşeceği belli olmayan beyaz bir uçurumun kenarında taşırken; karın o ağır kokusunu, soğuğun kemiklere işleyen sızısını ve çığların uğultusunu bir ömür taşırlardı.
Bahçesaray’da kış demek; dışarıdan gelenin 'ne güzel manzara' dediği, içeridekinin ise o manzaraya karşı hayata tutunmak için her gün biraz daha azaldığı, acının beyaz bir sessizlikle üzerinin örtüldüğü o dramatik zamanın adıydı." Van’ın çetin coğrafyasında, İhtiyar Şahap Dağları’nın gölgesinde saklı bir mücevher gibidir Bahçesaray. "Şehirdeki gürültüden, zamanı unutturan o koşturmacadan uzaklaştıkça dünya yeniden biçimleniyordu.
Kaymakam, arabanın camını hafifçe araladı; içeri dolan hava, şehrin kurak tozunu değil, buz gibi bir nehrin ve binlerce yıllık kayaların kokusunu taşıyordu. Bahçesaray’a uzanan yol, gökyüzüne tırmanan bir merdiven gibiydi. Karabet Geçidi’nin zirvesinde bulutlar artık bir örtü değil, ayakların altında bir denizdir. Burası, her karışında bir efsanenin, bir ozanın soluğunun hissedildiği Bahçesaray’ın kapısıydı. Aşağıda, vadinin tam kalbinde, Müküs Çayı nazlı bir gümüş şerit gibi akıyor; geçtiği her yere hayatın en canlı yeşilini bırakıyordu. Bahçesaray’a inerken zaman yavaşlıyordu. Dağların gölgesi vadiye düştüğünde, insan sadece doğanın değil, tarihin de sesini duymaya başlıyordu. Bir yanda Feqiyê Teyran’ın kuşların dilini çözdüğü o kadim tepeler, diğer yanda asırlardır ceviz ağaçlarının gölgesinde satranç tahtası başında ömür tüketen aksakallı bilgeler... Burada hayat, bir ağaç oymasının ince işçiliği kadar sabırlı ve Müküs’ün berrak suyu kadar duruydu, bu vadinin içine girerken sanki başka bir zamana, insanların birbirine daha sahici baktığı, dağların sadece birer engel değil, birer yoldaş olduğu o unutulmuş günlere dönüyordu. Vadi, onu kendi sessizliğiyle karşıladı. Burası sadece bir ilçe değil; insanın kendi içindeki o en derin, en dokunulmamış köşelere açılan bir yolculuktu."
"Bahçesaray’a giden yol, basit bir ulaşım rotası değil, bir arınma ayiniydi. İhtiyar Şahap Dağları, sanki bir kaleyi koruyan nöbetçiler gibi başı dumanlı, omuzları karlı, vakur bir sessizlikle yükseliyordu. Buraya varan biri, zamanın modern ritmini dışarıda bırakmak zorundaydı; çünkü burada zaman, saatin yelkovanıyla değil, Müküs Çayı’nın taşlara vuran ninnisiyle ve ceviz yapraklarının arasından süzülen güneşin gölgesiyle ölçülürdü. Vadi, adını hak eden bir bahçe gibiydi; ancak bu bahçe, doğanın vahşi şefkatiyle yoğrulmuştu. İnsan, nehrin kıyısına oturduğunda, suyun sadece buz gibi soğukluğunu değil, geçmişin tüm tozunu yıkayıp götüren o kadim hafızasını da hissederdi. Köşedeki eski bir kahvehanenin önünde, satranç taşlarına parmakları mürekkep lekesiyle değil, bir ömürlük sabırla dokunan yaşlılar, sanki oyunun hamlelerini değil, bölgenin tarihini baştan yazıyorlardı. Her taşın bir ağırlığı, her hamlenin bir sözü vardı. Bahçesaray’ın derinliği, dağların dik yamaçlarında gizli olan o sessizlikte saklıydı. Burada akşam, güneşin dağların ardına saklanmasıyla gelmez; gölgelerin vadinin tabanına, tıpkı bir şal gibi usulca serilmesiyle inerdi. Hava soğuduğunda ise bacalardan tüten odun ateşi kokusu, ceviz ağaçlarının gövdesindeki reçine kokusuyla harmanlanır, insanın içine işleterek o coğrafyanın bir parçası olduğunuzu hatırlatırdı. Burada yaşayanlar, dağın sertliğiyle şekillenmiş ama suyun yumuşaklığıyla bilenmiş insanlardı. Bir tebessümlerinde bin yıllık bir gelenek, bir bakışlarında ise kışın zorluğunu aşan o sarsılmaz irade gizliydi. Bahçesaray, insanın ruhuna fısıldayan bir vadiydi; insanın kim olduğunu, nereye ait olduğunu ve aslında doğanın devasa döngüsünde ne kadar küçük ama bir o kadar da anlamlı olduğunu hatırlatan bir ayna..."
Kaymakam bir gün kaymakamlık binasının eski arşiv odasında, zamanın tozlu rafları arasında geçmişin izlerini arıyordu. Yılların biriktirdiği dosyalar, sararmış evraklar ve unutulmaya yüz tutmuş hikâyeler arasında dolaşırken, eski bir klasörün arasından çıkan bir fotoğraf gözlerini bir anda üzerine çekti. Fotoğraf, sıradan bir kare değildi. Siyah beyaz görüntünün içinde Anadolu'nun sert dağları, uzun kışları ve sessiz mücadeleleri saklıydı sanki. Bir baba vardı fotoğrafta... Omuzlarına çöken yılların yorgunluğuna rağmen dimdik duran bir baba. Sırtında bir heybe taşıyordu. Ancak o heybenin içindeki yük, sadece bir ağırlık değildi; bir babanın umudu, çaresizliği ve evladına duyduğu tarifsiz sevgiydi. Heybenin içinde, henüz üç yaşlarında küçük bir çocuk vardı. Soğuğun ve zorlu yolun farkında olmadan, belki de babasının sırtında kendini güvende hissederek sessizce duruyordu. Yanında ise altı yaşlarında başka bir çocuk… Küçük elleriyle babasının ceketine sıkıca tutunmuştu. Bir elinde babasına olan bağlılığı, diğer kolunda ise kucağında taşıdığı bir horoz vardı. Çocuğun yüzündeki ifade, yaşından büyük bir hayatın izlerini taşıyordu. Kaymakam fotoğrafa uzun süre baktı. "Bu insanların hikâyesi neydi? Bu baba hangi yollardan geçmişti? Bu küçük çocuklar hangi soğuğun, hangi çaresizliğin içinden yürümüştü?" diye düşündü. Merakına yenik düşerek fotoğrafın arkasındaki notları okumaya başladı. Her satır, Anadolu'nun unutulmuş bir köşesinden gelen sessiz bir çığlık gibiydi. Dağların arasında kalan bir köy, imkânsızlıklarla mücadele eden bir aile ve evladını yaşatmak için tüm zorlukları göze alan bir baba... O an anladı ki bu fotoğraf sadece geçmişten kalan bir görüntü değildi. Bu, bir babanın sevgisinin, bir çocuğun umudunun ve Anadolu insanının sabrının zamana kazınmış hâliydi.
Kaymakam, o fotoğrafın kaybolup gitmesine izin vermedi. Çünkü bazı fotoğraflar sadece bakılmaz; dinlenir, hissedilir ve anlatılmayı beklerdi. Fotoğrafı kaymakamlık binasının görünür bir yerine astı. Ardından bu anlamlı kareyi kendi sosyal medya hesabında paylaşarak, yıllar önce yaşanmış bir hayat mücadelesini yeniden insanların kalbine taşıdı. Ve o eski fotoğraf, yıllar sonra yeniden konuşmaya başladı... Bir babanın sırtındaki heybe, aslında Anadolu'nun koca bir hikâyesini taşıyordu.
Takvimler 1998 yılının en sert kış günlerini gösteriyordu. Van’ın Bahçesaray ilçesine bağlı, dağların arasına saklanmış Elmayaka Köyü’nde kar sadece yolları değil, hayatı da örtmüştü. Burası, sadece bir coğrafi bölge değil, gökyüzünün yere indiği, zamanın dondurucu bir beyazlıkta hapsolduğu bir mahşer yeriydi. Elmayaka Köyü’nde hayat, nefes alıp vermekten ibaret, ince bir çizgide yürümek gibiydi.
Köyün üzerinde gri bir gökyüzü vardı. Dağların doruklarından kopup gelen soğuk rüzgâr, taş evlerin aralıklarından içeri sızıyor, insanların yüzünde yılların yorgunluğunu biraz daha derinleştiriyordu. O yıllarda yollar bugünkü gibi değildi. Bir köyden bir yere ulaşmak bazen saatler süren bir mücadele, bazen de insanın kaderle yaptığı sessiz bir pazarlıktı. Evin içi, dışarıdaki beyaz cehennemin yanında küçük ve cılız bir sığınaktı. Ocağın son közleri, duvarlardaki rutubetli kerpicin üzerine cansız, titrek gölgeler düşürüyordu. Küçük çocuğun ateşi, odadaki soğuğu bile yakıp geçecekmiş gibi yükseliyor; dudaklarından dökülen sayıklamalar, evin içindeki o ağır, fakir sessizliği parçalıyordu. Annenin gözlerindeki çaresizlik, dışarıdaki karın sonsuzluğundan daha büyüktü. Eteklerine sarıldığı babanın yüzüne bakarken, kelimelerin bittiği o son sınıra varmıştı.
Köyde ne bir hekim, ne de derman olacak bir kapı vardı; sadece çaresizliğin kilit vurduğu ağır kapılar ve dağların sağır sessizliği.
Hamit, o sabah evinden çıkarken gözlerini hasta çocuğunun yüzünden ayıramadı. Küçücük bedeni ateş içinde yanıyor, nefesi her geçen an biraz daha ağırlaşıyordu. Bir baba için evladının çaresizliğini izlemekten daha zor bir yük olabilir miydi? Evde imkân yoktu. Ne yakın bir hastane vardı ne de hemen ulaşılabilecek bir yardım. Ama bir babanın yüreğinde, bütün dağlardan daha güçlü bir şey vardı: Umut. Hamit, çocuğunu sırtına aldı. Eski heybesini omuzlarına yerleştirdi. O heybe sadece bir yük değildi; içinde bir evladın hayatı, bir babanın duası ve çaresizliğe karşı verdiği savaş vardı. Küçük çocuk, babasının sırtındaki heybede sessizce yatıyordu. Babasının her adımıyla biraz daha sallanıyor, babasının sıcaklığına sığınıyordu. Hamit ise her adımında aynı düşünceyle yürüyordu: "Yeter ki yetişeyim… Yeter ki çocuğumu kurtarayım..." Yanında diğer çocuğu da vardı. Bu çocuk da ilçe merkezindeki yatılı okula bırakılacaktı. Küçük ellerinde bir horoz taşıyordu. O horoz, yoksul bir evin belki de son umuduydu. Çünkü bazen fakirlikte bir hayvan, sadece bir hayvan değildir; bir kap yemek, bir ilaç parası, bir umut demektir. Çocuğun elleri, soğuktan morarmış, hareketsiz kalmış parmaklarıyla horozu sıkıca sarmıştı. Horoz, bu ailenin tüm dünyası, yarın için tek umuduydu. "Bunu satacağız oğul," demişti Nevzat sabah yola çıkarken, sesi çatallı ve derinden gelen bir hırıltıyla. "Bunu satacağız da kardeşine ilaç alacağız, onu hayata bağlayacağız."
Yol boyunca kar bellerine kadar çıkıyordu. Her adımda ayakları kara gömülüyor, nefesi kesiliyor, ama o durmuyordu. Çünkü sırtındaki yük ona ağır gelmiyordu. Bir babanın evladı için taşıdığı yük, dünyanın en ağır ama en kutsal yüküydü. Küçük çocuk zaman zaman babasına bakıyordu. Elindeki horozu daha sıkı tutuyordu. Belki de anlamıyordu o an yaşananları. Belki de babasının neden bu kadar acele ettiğini, neden gözlerinde korkuyla karışık bir umut olduğunu bilmiyordu.Hamit’in zihninde ise başka bir dünya vardı. Çocuğunun iyileştiği günleri hayal ediyordu. Eve döndüklerinde eşinin kapıda onları beklemesini, çocuğunun yeniden koşup oynamasını düşünüyordu. İnsan bazen en zor anlarda bile hayallerine tutunur. Çünkü umut, soğuğun ortasında insanın içini ısıtan son ateştir. Karabet’in yamaçlarında fırtına, bir canavar gibi uluyor, kulaklarını sağır ediyordu. Zaman, bu beyaz ölümün içinde anlamını yitirdi. Her nefes alışı, göğsünde buzdan bir bıçak gibi saplanıyordu. Bir ara, tepedeki yamaçtan kopan karın o uğultulu sesi duyuldu; çığ, sessizliği yaran bir kükreyişle aşağıya doğru akıp gitti. Sırtındaki çocuğun sıcaklığını kaybetmemek için ona daha sıkı sarıldı; o an tek duası, avuçlarının içindeki küçük kalbin durmamasıydı. Beyaz karanlığın içinden gelen boğuk, uzun ulumalar duyuldu. Açlıktan gözü dönmüş kurtların sesi, rüzgârla beraber ensesinde dolaşıyordu. Baba, elindeki bastonu bir silah gibi tutuyordu. Her adımda ölüm; ya bir çığ, ya bir uçurum, ya da o aç gözlerin soğuk nefesi... Yüzü donmaktan yer yer morarmış, kirpikleri kar taneleriyle ağırlaşmış, ayakları hissizleşmişti. Ama sırtındaki emanet, onu hayata bağlayan tek halattı. Yürüdüğü yolun sonu belirsizdi ama vazgeçmek demek, o küçük bedeni beyaz bir kefenin içine bırakmak demekti. "Dayan," diye fısıldadı rüzgâra karşı, sesi çatallı ve zayıftı. "Dayan evlat, bu dağları aşacağız." O, bu dramatik yolculukta sadece bir yolu değil, kaderini yürüyordu. Karın her katmanı, attığı her adım, çığlıklara karışan her nefes, bir babanın evladı uğruna doğayla, ölümle ve o sonsuz, sağır kışla girdiği o kadim ve onurlu savaşın bir nişanesiydi. Bahçesaray’ın kışı, o gece bir babanın iradesine çarptı; çünkü bazen sevgi, tipiyle gelen ölümden daha güçlüydü.
Ama dağların sessizliği, o gün acı bir gerçeği saklıyordu. Baba yürüyordu. Kar yağıyordu. Rüzgâr esiyordu. Zaman ilerliyordu. Hamit, sırtındaki heybede taşıdığı çocuğunun hâlâ onunla olduğunu sanıyordu. Her babanın yaptığı gibi, evladının sessizliğini yorgunluğa yoruyordu. Biraz dinlenmiştir diye düşündü belki. Soğuktandır diye düşündü. Birazdan sağlık ocağına varacaklarına inandı. Çünkü bir baba, umudunu kaybetmeden gerçeği kabul edemezdi. Oysa küçük beden, hastalığın ve dondurucu soğuğun karşısında daha fazla dayanamamıştı. Babasının sıcaklığına sığınarak, onun güçlü adımlarının arasında sessizce son nefesine yaklaşmıştı.
Hamit yürümeye devam etti. Omzunda heybe vardı. Heybenin içinde ise sadece hasta bir çocuk değil, bir babanın dünyası vardı. O an onun bilmediği şey, yıllar sonra o yolculuğun (Nevzat Ayhan tarafından çekilen) bir fotoğraf karesiyle hatırlanacağıydı. Bir fotoğrafın, Anadolu’nun yoksulluğunu, kışını, çaresizliğini ve bir babanın sonsuz sevgisini anlatacağıydı. Küçük çocuğun elindeki horoz ise o günün en acı simgesiydi. Bir babanın elinde kalan son imkân… Bir çocuğun kurtuluş umudu… Ama aynı zamanda bir ailenin yaşadığı büyük çaresizliğin sessiz şahidi…
Kış, Bahçesaray’ın dağlarında merhamet tanımaz bir canavar gibi uluyordu. Rüzgâr, Hamit’in yüzünü bir bıçak gibi keserken, o sadece sırtındaki yükün sıcaklığını hissetmeye çalışıyordu. Sırtındaki heybeden bir süredir çıt çıkmıyordu. Başta, "yoruldu, uyudu," diye düşündü. Evlat uykusu, babanın en büyük teselli limanıydı. Ama o liman, buz tutmuş bir denizin ortasındaydı. Hamit, sırtındaki evladının cansız vücudunu bir yük değil, bir kutsal emanet gibi taşıyordu. Adımları ağırlaştıkça, zihnindeki sesler çoğalıyordu. Kendi kendine konuşuyor, Allah’a yalvarıyor, bir yandan da ilçe merkezindeki sağlık ocağının kapısını hayal ediyordu. "Birazdan sıcak bir sobaya kavuşacağız," diyordu kendi kendine. "Doktor bakacak, ilaç verecek, bu horozun parasıyla da ilaç alacağız."
Küçük çocuk, horozun tüylerine yüzünü gömmüş, kardeşinin sessizliğinden ürpererek babasının arkasına sığınıyordu. O da biliyordu aslında; sessizlik, dağ başında ölümün habercisiydi. Ama babasının o yorgun, o umut dolu yüzüne bakınca susmayı seçti. Hamit ise yürüyordu. Ölü bir bedeni, dirileceğine dair olan sarsılmaz bir inançla taşıyordu. Heybenin içindeki soğukluk, dışarıdaki karın soğukluğundan daha keskin bir bıçak gibi sırtına işliyordu ama o, bunu sadece "hastalığın soğuğu" sanıyordu. Beden, ruhun ayrıldığını hissetse de baba yüreği, evladının ölümünü idrak etmeyi reddediyordu.
İlçe merkezine yaklaştıkça umudu arttı. Bir zafer anı gibi, hedefine ulaşmış olmanın gururuyla hızlandı. O an çekilen fotoğraf karesinde, Hamit’in gözlerinde görülen tek şey, yarınlara dair bitmek bilmeyen bir dirençti. Oysa sırtındaki heybenin içinde, 1998 yılının o sert kışında, bir çocuk sessizce yıldızlara karışmıştı. Hamit, sağlık ocağının kapısına vardığında, elindeki tek sermayesi olan horoza bir ganimet gibi baktı. Arkasını dönüp sırtındaki heybeyi indirdiğinde ise hayatının en büyük acısıyla yüzleşti. Bahçesaray’ın o soğuk kış gününde, o fotoğraf karesi sadece bir babanın yorgunluğunu değil, bir halkın kadere karşı verdiği beyhude ama onurlu savaşın en hüzünlü nişanesi olarak tarihe kazındı.
Baba, sırtındaki yükü indirdiğinde aslında kendi umutlarını da toprağa bırakmış oldu; geriye sadece, dondurucu soğukta yarım kalan bir sevda ve karlar üzerinde sönmeyen bir acı hatırası kaldı.
Yıllar sonra o fotoğrafa bakan herkes aynı soruyu düşündü: Bir baba, evladı için daha ne kadar yürüyebilirdi? Cevap belki de o karlı dağ yolunda saklıydı. Çünkü bazı insanlar yolları aşmak için değil, sevdiklerine yetişmek için yürür. Ve bazı babalar, evlatlarının yükünü değil; onların hayatını omuzlarında taşır.
Kayıt Tarihi : 22.06.2026 21:34:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!