MEZOPOTAMYA'NIN ÇOCUĞUNA VASİYET
Bağlanmayacaksın ey Dicle'nin kıyısında büyüyen çocuk...
Çünkü senden çok önce de akıyordu bu nehir.
Sen doğmadan önce,
Surların kara taşlarına ilk güneş vururken de akıyordu.
Mervaniler geçti...
Artuklular geçti...
Kervanlar geçti...
Ordular geçti...
Dicle kaldı.
Bir nehir öğretiyorsa hayatı,
ilk sözü budur:
Ak.
Durma.
Tutunma.
Bağlanma.
Bir gün Surların gölgesinde yürüyeceksin.
Kara bazalt taşlara elini süreceksin.
O taşlar sana bin yıllık bir sır fısıldayacak:
"Ey insan...
Biz nice aşkların mezar taşı olduk.
Nice sevdaların şahidiyiz.
Nice yiğitler geldi geçti üstümüzden.
Hiçbiri kalmadı."
Sonra başını kaldıracaksın.
Hevsel Bahçeleri boyunca esen rüzgâr saçlarını savuracak.
Bir kuş havalanacak.
Ve anlayacaksın...
Özgürlüğün kanadı vardır.
Bağlı olanlar uçamaz.
Bağlanmayacaksın.
Ne aşka...
Ne şöhrete...
Ne de insanların alkışına.
Çünkü Mezopotamya'nın toprağı bilir:
Bugünün sultanı,
yarının unutulmuş ismidir.
Bugünün güzeli,
yarının hatırasıdır.
Bugünün acısı,
yarının sessiz türküsüdür.
Her şey geçer.
Bir tek zaman kalır.
Bir tek iz kalır.
Bir tek yürek kalır.
Ey Mezopotamya'nın çocuğu...
Gece yarısı surların burçlarına çık.
Diyarbakır'ın ışıklarına bak.
Sonra yüzünü Dicle'ye dön.
Göreceksin...
Nehir karanlığın içinde bile yolunu bulur.
Çünkü nehirler,
gidecekleri yeri bilirler.
İnsan da böyledir.
Yolunu kaybetse bile
ruhunun derinliklerinde
bir yere ait olmayan bir çağrı taşır.
İşte o çağrı özgürlüktür.
Ve özgürlük,
hiçbir zinciri kabul etmemektir.
Bir kadını seveceksin...
Belki gözleri bahar olacak.
Belki sesi Dicle'nin sabah akıntısı gibi içini serinletecek.
Belki onun adı geçtiğinde
kalbinde bütün güvercinler havalanacak.
Sev...
Ama bağlanma.
Çünkü sevda,
sahip olmak değildir.
Sevda,
bir kuşun göğe yükselişini seyredip
kanadına dokunmaya kalkmamaktır.
Bir dostun olacak.
Bir sofrada ekmeği bölüşeceksiniz.
Aynı türküyü söyleyeceksiniz.
Sonra yollar ayrılacak.
Çünkü yolların kaderi ayrılmaktır.
Sen kırılmayacaksın.
Çünkü Dicle,
kıyısından kopan her taşı yanında götürmez.
Yoluna devam eder.
Sen de edeceksin.
Bir gün yaşlanacaksın.
Saçlarına Karacadağ'ın kışları düşecek.
Yüzüne Mezopotamya'nın rüzgârları çizgiler çizecek.
Ellerin,
yılların yükünü taşıyacak.
İşte o gün dönüp bakacaksın.
Ve soracaksın:
"Ne kaldı benden?"
Ne evler...
Ne paralar...
Ne alkışlar...
Ne de isimler...
Sadece yürüdüğün yolların tozu.
Dokunduğun insanların kalbi.
Ve ardında bıraktığın iyilikler.
Çünkü insan,
toprağa gömülür.
Ama merhameti gömülmez.
Sevgisi gömülmez.
Onuru gömülmez.
Ey Surların kara çocuğu...
Ey Dicle'nin sesini ninni diye dinleyen yolcu...
Ey Mezopotamya'nın güneşinde kavrulmuş yürek...
Unutma:
Dağlar senden büyük olabilir.
Nehirler senden uzun yaşayabilir.
Şehirler senden eski olabilir.
Ama hiçbir şey,
özgür bir insanın ruhundan daha büyük değildir.
O yüzden...
Dicle gibi ak.
Hevsel gibi bereketli ol.
Karacadağ gibi vakur dur.
Surlar gibi yıkılmadan diren.
Mezopotamya gibi binlerce yılın acısını ve sevgisini aynı yürekte taşı.
Ve ne olursa olsun...
Sev.
Çok sev.
Derin sev.
İnsanları sev.
Hayatı sev.
Toprağı sev.
Gökyüzünü sev.
Ama hiçbir şeye zincir olma.
Çünkü zincir,
ister altından olsun ister demirden...
Yine zincirdir.
Ve Mezopotamya'nın çocukları,
zincir taşımak için değil;
rüzgâr olmak için doğar.
Rezan FarqinKayıt Tarihi : 28.07.2026 12:38:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!