Babam Nerede Şiiri - Alparslan Eskici

Alparslan Eskici
21

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Babam Nerede

BABAM NEREDE?
Bir milletin vicdanına bırakılmış ağıt
Bugün bir karar konuşuluyor...
Salonlarda alkışlar yükseliyor,
kameralar dönüyor,
mikrofonlar uzatılıyor,
kelimeler büyük, cümleler ağır,
tarihten söz ediliyor...
Ama bir evin kapısında
başka bir tarih yazılıyor.
Bir çocuk,
kapının önünde hâlâ babasını bekliyor.
Ve soruyor:
“Babam nerede?”
Kimse cevap veremiyor.
Çünkü babası, bir tabutun içinde dönmüş eve.
Üzerinde bayrak vardı...
Ama çocuğun istediği bayrak değildi.
Çocuğun istediği, babasının eliydi.
Başını okşayan o el...
“Üşüdün mü oğlum?” diyen ses...
Okulun ilk gününde elinden tutan parmak...
Gece korktuğunda yanında duran gölge...
Çocuğun istediği, bir madalya değildi.
Bir tören, Bir protokol Bir teşekkür plaketi hiç değildi.
Çocuk yalnızca babasını istiyordu.
Bir başka evde, bir kadın hâlâ kapıya bakıyor.
Belki bugün gelir diye...
Belki yanlışlık vardır diye...
Belki telefon çalar diye...
Belki kapı açılır ve o tanıdık ses:
“Ben geldim.” der diye... Ama kapı açılmıyor.
Yıllar geçiyor. Saçlarına ak düşüyor. Çocuklar büyüyor, Fotoğraflar sararıyor.
Ve o kadın her özel günde aynı boşluğa bakıyor.
Doğum gününde... Bayramda... Düğünde... Karne gününde...
Bir evladının başarısında... Bir diğerinin evliliğinde...
Herkes yanında birine sarılırken o, bir fotoğrafa sarılıyor.
Ve içinden......dünyanın en ağır sorusunu soruyor:
“Eşim nerede?”
Bir anne var...
Onun acısını hiçbir kelime taşıyamaz.
Çünkü anne, evladını dokuz ay kalbinin altında taşıdı.
İlk nefesini duydu. İlk ağlayışını işitti. İlk adımını gördü.
Ateşlendiğinde başında bekledi.
Gece uyanınca üstünü örttü.
Okula gönderdi.
Asker uğurlamasında arkasından su döktü.
Belki de son kez boynuna sarıldı.
Ve ona:
“Git oğlum... Vatan sana emanet.” dedi.
Oğul gitti.
Ama dönmedi.
Şimdi o anne
her asker gördüğünde
bir an duruyor.
Bir üniformaya bakıyor.
Bir genç yüzünde
kendi oğlunun yüzünü arıyor.
Ve kalbinin içinde
kimsenin duyamadığı bir çığlık kopuyor:
“Oğlum nerede?”
Bir baba var...
Evladını yetiştirmek için ömrünü tüketmiş.
Kendi giymemiş, oğluna giydirmiş.
Kendi yememiş, oğluna yedirmiş.
Bir gün oğlu asker olmuş.
Gururla uğurlamış.
Ama sonra...Oğlunun tabutunu omuzlarında taşımış.
Düşünün...
Bir baba, kendi evladının tabutunu taşıyor.
Bundan daha ağır hangi yük olabilir?
Ve o baba
belki de hiç kimseye söylemeden, geceleri odasına kapanıyor.
Kapıyı kapatıyor. Duvarlara bakıyor.
Ve soruyor:
“Ben oğlumu sana neden verdim?”
Şimdi soruyorum...
Bir şehit çocuğuna kim anlatacak bunu?
Bir şehit eşine kim anlatacak?
Bir şehit anasına kim anlatacak?
Bir şehit babasına kim anlatacak?
“Artık yeni bir dönem başlıyor.” diye mi?
“Artık geçmişi geride bırakalım.” diye mi?
“Artık başka bir sayfa açalım.” diye mi?
Peki...
O sayfanın altında kimin gözyaşı var?
O sayfanın kenarında hangi annenin eli titriyor?
O sayfanın mürekkebinde hangi evladın gözyaşı var?
O sayfanın üzerinde hangi eşin dul kaldığı gece yazıyor?
Ben barışın düşmanı değilim.
Ben huzurun düşmanı değilim.
Ben çocukların silah sesleriyle büyümesini istemeyen,
Ben hiçbir annenin evladını kaybetmesini istemeyen,
Hiçbir çocuk “Babam şehit oldu.” demek zorunda kalmasın isteyen,
Hiçbir kadın “Eşim dönmedi.” demesin istiyen,
Hçbir baba evladının tabutuna sarılmasın istiyen,
Hiçbir ev, bayrakla örtülmüş bir tabut beklemesin istiyen,
Ama...
Barışın bedelini ölenlerin hatırasına susarak ödemek istemeyenim.
Çünkü barış, unutmak değildir.
Barış, olanları yok saymak değildir.
Barış, acı çekmiş insanlara “Artık susun.” demek değildir.
Barış varsa önce vicdan olmalıdır.
Adalet olmalıdır.
Hafıza olmalıdır.
Ve en önemlisi...
Şehitlerin ailelerinin sorularına cevap olmalıdır.
Çünkü onların bir hesabı var.
Para hesabı değil.
Makam hesabı değil.
İntikam hesabı değil.
Onların hesabı vicdan hesabı.
Bir annenin gözyaşıyla ölçülen hesap...
Bir çocuğun yetim büyümesiyle ölçülen hesap...
Bir kadının ömrünün yarım kalmasıyla ölçülen hesap...
Bir babanın evladının mezarına gitmesiyle ölçülen hesap...
Şimdi bir şehit çocuğunu karşınıza çıkarın.
Elindeki oyuncak arabayı alın.
Önüne bir mikrofon koyun.
Ve sorun: “Ne istiyorsun?”
Belki diyecek ki: “Babamı istiyorum.”
Sorun: “Ne kadar para istersin?”
Diyecektir ki: “Babamı geri getirin.”
Sorun: “Size ne verelim?”
Cevabı yine aynı olacaktır: “Babamı...”
İşte bazı kayıpların tazminatı yoktur.
Bazı acıların karşılığı yoktur.
Bazı boşluklar ömür boyu kapanmaz.
Şimdi bir şehit eşini karşınıza çıkarın.
Sorun: “Sen ne istiyorsun?”
Belki önce susacaktır. Sonra gözleri dolacaktır.
Çünkü onun istediği
bir makam, bir maaş, bir unvan değildir.
O yalnızca çocuklarının babasını ister.
Birlikte yaşlanacağı adamı...
Hastalandığında yanında olacak adamı...
Çocuklarının mezuniyetinde gururla bakacak adamı...
Kızını gelin ederken gözyaşını saklayacak adamı...
O adam yok.
Ve o kadın
ömrünün geri kalanını tek başına taşıyor.
Şimdi bir şehit anasına
sorun:“Sen ne istiyorsun?”
Belki size yıllar önce çekilmiş bir fotoğraf gösterecektir.
“Bak...” diyecektir.
“Bu benim oğlum.”
Sonra fotoğrafı göğsüne bastıracaktır.
Ve diyecektir ki: “Ben oğlumu istiyorum.”
Ne diyeceksiniz? “Zaman geçti.” mi?
“Artık yeni bir dönem.” mi?
“Bunları konuşmayalım.” mı?
Hayır!
Çünkü bir annenin zamanı oğlunun öldüğü gün durur.
Takvim ilerler...
Ama annenin kalbi orada kalır.
Ve işte bu yüzden soruyorum:
Bunlar için mi şehit oldular?
Bu soru, bir slogan değildir.
Bir siyasi propaganda değildir.
Bir annenin gece yarısı sessizce sorduğu sorudur.
Bir çocuğun babasının fotoğrafına bakarken içinden geçirdiği sorudur.
Bir kadının yatağın boş tarafına bakarken yuttuğu sorudur.
Bir babanın mezar taşına dokunurken dudaklarında titreyen sorudur.
Bunlar için mi?
Eğer bir karar alınacaksa...
Önce bir şehit annesinin kapısı çalınsın.
Önce onun gözlerinin içine bakılsın.
Önce: “Sen ne düşünüyorsun?” denilsin.
Bir şehit çocuğunun başını okşayıp:
“Senin babanın hatırası bizim için ne ifade ediyor?” diye sorulsun.
Bir şehit eşine:
“Sen bu ülkenin hangi acısını taşıyorsun?” denilsin.
Çünkü bir ülke sadece meclis salonlarından ibaret değildir.
Bir ülke, mezarlıklardır.
Bir ülke, annelerin gözyaşlarıdır.
Bir ülke, çocukların yetim kalan odalarıdır.
Bir ülke, eşlerin yarım kalan hayalleridir.
Bir ülke, babaların sustuğu gecelerdir.
Ve unutmayın...
Şehitlerin ardından söylenen sözler kolaydır.
“Vatan sağ olsun.” demek kolaydır.
Ama o cümleyi bir anneye söylemek...
O annenin gözlerine bakmak...
Ve sonra evine dönmek...
İşte asıl ağır olan budur.
Çünkü o anne evine döndüğünde oğlunun odasına girer.
Yatağına bakar.
Elbiselerine dokunur.
Dolabını açar.
Bir çift ayakkabıyı
yerinden kaldırmaya kıyamaz.
Ve kapıyı kapatırken belki de fısıldar:
“Oğlum, ben seni bekliyorum.”
Bir çocuk vardır...
Babasının mezarına gider. Taşına sarılır.
Ve belki henüz ölümün ne olduğunu bile anlamadan:
“Baba... ben geldim.” der.
Sonra sessizlik.
Çünkü cevap yoktur.
Çocuk biraz bekler. Belki cevap gelir diye...
Sonra başını kaldırır. Gökyüzüne bakar.
Ve sorar:
“Babam beni duyuyor mu?”
İşte dünyanın hiçbir karar metni
bu sorunun ağırlığını taşıyamaz.
Biz artık şehitleri sadece törenlerde anmak istemiyoruz.
Onların isimlerini sadece mermerlere yazmak istemiyoruz.
Fotoğraflarını sadece yıldönümlerinde paylaşmak istemiyoruz.
Biz onların neden öldüğünü anlamak istiyoruz.
Onların çocuklarının neden babasız kaldığını bilmek istiyoruz.
Onların eşlerinin neden ömür boyu yalnız kaldığını bilmek istiyoruz.
Onların annelerinin neden her bayram bir sandalye eksik sofraya baktığını
unutmak istemiyoruz.
Çünkü bir milletin büyüklüğü,
kaç kez “unutmayacağız” dediğiyle değil;
gerçekten unutup unutmadığıyla ölçülür.
Eğer bugün bir şehit çocuğu: “Babam nerede?” diye soruyorsa,
Cevabımız hazır olmalıdır.
Eğer bir şehit eşi: “Eşim nerede?” diye soruyorsa,
Vicdanımızın cevabı olmalıdır.
Eğer bir şehit annesi: “Oğlum nerede?” diye soruyorsa,
Başımızı eğip sessiz kalamayız.
Ve günün sonunda...Her şey bitecek.
Siyasetçiler değişecek.
Hükümetler değişecek.
Meclisler değişecek.
Kürsüler değişecek.
Gazetelerin manşetleri değişecek.
Televizyonların programları bitecek.
Alkışlar dinecek.
Kameralar kapanacak.
Ama...
Bir mezarlıkta bir anne kalacak.
Bir evde bir çocuk kalacak.
Bir odada bir fotoğraf kalacak.
Bir kadının kalbinde yarım kalmış bir hayat kalacak.
Ve o sessizliğin içinde tek bir soru yaşamaya devam edecek:
“Babam nerede?”.........“Eşim nerede?”.........“Oğlum nerede?”
İşte o sorulara
cevap veremeden hiçbir ülkenin vicdanı tam anlamıyla huzura kavuşamaz.
Çünkü huzur, yalnızca silahların susması değildir.
Huzur, annelerin gözyaşlarının da bir gün dinmesidir.
Huzur, çocukların babalarını fotoğraflardan değil, hayatın içinden tanımasıdır.
Huzur, eşlerin kapıya bakarken “Acaba gelir mi?” dememesidir.
Huzur, hiçbir annenin mezar taşına sarılmamasıdır.
Ve eğer gerçekten “Terörsüz Türkiye”diye bir gelecek kurulacaksa,
O geleceğin ilk taşı şehitlerin hatırası olmalıdır.
İlk sözü annelerin gözyaşı olmalıdır.
İlk yemini şehit çocuklarının geleceği olmalıdır.
İlk şartı adalet olmalıdır.
İlk duygusu vicdan olmalıdır.
Çünkü biz barış istiyorsak,
önce acıyı tanımalıyız.
Huzur istiyorsak,
önce yarayı görmeliyiz.
Gelecek istiyorsak,
önce geçmişin mezar taşlarını okumalıyız.
Ve son kez...
Bir şehit annesinin gözlerine bakıp sorun:
“Anne, senin oğlun neden öldü?”
Cevap vermesine gerek yok.
Gözlerine bakın. Yeter.
Bir şehit eşine sorun: “Senin hayatın neden yarım kaldı?”
Cevap vermesine gerek yok.
Sessizliği dinleyin.
Bir şehit çocuğuna sorun: “Babanı özlüyor musun?”
Cevap vermesine gerek yok.
Çünkü o zaten her gece aynı cevabı veriyor:
“Babam nerede?”
Ve eğer bu sorunun karşısında bir milletin vicdanı susuyorsa...
O zaman en büyük gürültü bile sessizliktir.
Ben bugün kimseye düşmanlık istemiyorum.
Kimsenin çocuğunun ölmesini istemiyorum.
Kimsenin annesinin ağlamasını istemiyorum.
Ama şunu istiyorum:
Bir daha hiçbir anne “Ben oğlumu neden kaybettim?” diye sormasın.
Bir daha hiçbir kadın
“Eşim neden dönmedi?” demesin.
Bir daha hiçbir çocuk
“Babam nerede?” diye büyümesin.
Ve bir daha bu ülkenin hiçbir babası
evladının tabutunu omuzlarında taşımak zorunda kalmasın.
Çünkü şehitlerin kanı bir tartışmanın malzemesi değildir.
Onların hatırası bir cümlenin dipnotu değildir.
Onların çocukları bir rakam değildir.
Onların eşleri bir istatistik değildir.
Onların anneleri bir tören fotoğrafı değildir.
Onlar...
Bu ülkenin ödenmiş bedelidir.
Ve biz,
o bedelin hatırasını asla küçümsememeliyiz.
Bir gün...
Belki bütün silahlar susacak.
Belki çocuklar savaşın ne olduğunu kitaplardan okuyacak.
Belki anneler oğullarını asker uğurlarken korkmayacak.
Belki eşler kapıda beklerken yürekleri titremeyecek.
Belki çocuklar babalarının eve dönüşünü sayacak.
İşte o gün...
Bir şehit çocuğunun mezarlığa gidip babasının taşına elini koyduğunu düşünün.
Ve şöyle dediğini:
“Baba...
Sen gittin. Ben büyüdüm. Ama seni unutmadım.
Ve artık başka hiçbir çocuk
senin gibi bir babayı kaybetmesin diye yaşıyorum.”
İşte...
Eğer bir gün gerçek huzur gelecekse,
işte onun adı budur.
Unutmak değil.
Affetmek zorunda bırakılmak değil.
Acıyı susturmak değil.
Acıyı hatırlayarak bir daha yaşatmamak.
Ve o gün geldiğinde
belki bir anne ilk kez mezarlığa gözyaşı dökmeden gidecek.
Belki bir çocuk ilk kez babasının fotoğrafına bakarken
“Keşke burada olsaydı” demeyecek.
Belki bir eş ilk kez yıllar sonra
yalnız olmadığını hissedecek.
Ve Türkiye'nin gökyüzünde tek bir cümle yankılanacak:
“Artık hiçbir çocuk ‘Babam nerede?’ diye ağlamayacak.”
İşte o zaman...
Huzur gerçekten huzur olur.
Barış gerçekten barış olur.
Ve Türkiye gerçekten yarınlarına başını dikerek bakar.
Ama o güne kadar...
Bize düşen unutmamak.
Soruları susturmamak.
Annelerin gözyaşını duymak.
Çocukların sessizliğini anlamak.
Ve her şeyden önce şehitlerin hatırasına saygıyla şunu sormaktır:
“Siz gittiniz...
Peki biz, geride bıraktığınız emanete ne yaptık?”
Ve gökyüzüne bakıp son kez haykırmaktır:
BABAM NEREDE?
EŞİM NEREDE?
OĞLUM NEREDE?
VE SÖYLEYİN...
BÜTÜN BUNLARIN BEDELİ
NEYDİ?
BİR DAHA HİÇBİR ÇOCUK
BU SORUYU SORMASIN DİYE
NE YAPACAĞIZ?

Alparslan Eskici
Kayıt Tarihi : 12.08.2026 22:03:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!