Aşk Sofrası 4 Şiiri - Aşk Aşkın Şehri Ordu

Aşk Aşkın Şehri Ordu
7446

ŞİİR


72

TAKİPÇİ

Aşk Sofrası 4

ORDU’DA AŞK
Başlangıçta zaman yoktu, sonsuzluk bile kendi sessizliğini anlamıyordu. Karanlık, evrenin ilk düşüncesi gibi içine kapanmış bekliyordu. Sonra bir kıvılcım doğdu ışık kendine yol açtı, yıldızlar yanmaya başladı, galaksiler dönerek kaderlerini çizdi. Evren büyüdü ama anlam hâlâ doğmamıştı. Çünkü yıldızlar yanabilir, gezegenler dönebilir, zaman akabilir ama sevgi yoksa hiçbir şey kendini açıklayamaz. Milyarlarca yıl sonra yıldız tozu bir araya geldi, toprak suyla, ateş rüzgârla konuştu ve insan ortaya çıktı. İnsan göğe baktı geldiği yeri gördü. Sonra yeryüzüne baktı, gideceği yeri aradı. Ve bir şehir buldu: Ordu. Karadeniz kıyısında çınarlar zamana kök salıyordu, rüzgâr dalların arasından eski bir şiir gibi geçiyordu. Deniz, sonsuzluğun yeryüzündeki yankısıydı. Ve o anda anlaşıldı: Evrenin bütün genişliği bazen bir şehrin kalbine sığar. Tutku içimde bir yıldız gibi yanıyordu. Sessiz, derin, sabırlı. Seni sevdiğimde zaman yavaşladı, dünya küçüldü, Ordu büyüdü. Çünkü aşk, mekânı kozmik yapar. Bir çınarın gölgesi bir galaksiden daha geniş olabilir, iki kalp birbirine yaklaştığında. Çınar köklerini toprağa salarken dalları göğe uzanır; insan da sevdiğinde yeryüzünden sonsuzluğa yükselir. Aşkın şehri Ordu bu yüzden sıradan değildir. O şehir, yıldız tozunun bilinçle parladığı yerdir. Zaman orada sabır olur, umut orada nefes alır, tutku orada ateş ve ışık olur. Ve insan şunu anlar: Sonsuzluk uzak bir boşluk değil, iki insanın birbirine baktığı andır. Belki bir gün yıldızlar sönecek, evren yorulacak, zaman kendi içine çökecek. Galaksiler dağılacak, ışık susacak, karanlık yeniden konuşacak. Ama Ordu’da bir çınarın altında iki insan birbirini sevmiş olacak. Bu gerçek, kozmik yasaların ötesinde kalacak. Çünkü aşk, zamanın sonsuzluğa bıraktığı en derin izdir. Aşk, yıldız tozunun bilinçle yanmasıdır.
Aşk, evrenin kendini anlama çabasıdır.
Ve eğer bir gün sonsuzluk yeniden sessizliğe dönerse bile, Ordu’nun rüzgârında, çınarın gölgesinde, tutkunun sıcaklığında şu gerçek kalacak:
Evren büyüdü, zaman aktı, yıldızlar yandı
ama en büyük mucize, iki insanın birbirini sevmesiydi.
Aşk

aşk,
evrenin kendini
ilk kez anladığı andır.
Aşk

Çınarlar nasıl kök salmadan yükselemezse,
aşk da özlem olmadan derinleşemez.
Aşk

Başlangıçta yalnızca varlık vardı,
henüz kendini düşünmeyen,
henüz kendini özlemeyen bir varlık.
Zaman doğdu sonra;
varlığın kendine doğru açtığı ilk yarık.
Yıldızlar yandı,
madde sabırla biçim aldı,
sonsuzluk genişledi
ama anlam hâlâ eksikti.
Çünkü anlam,
ancak özlemle başlar.
Aşk

İki insan,
özlemle,
tutkuyla,
bilinçle
sonsuzluğu kısa bir anlığına
yaşar.
Aşk

Aşk,
maddenin anlam kazanmasıdır.
Aşk,
zamanın sonsuzluğa yazdığı
en yoğun cümledir.
Aşk,
evrenin kendini özlemesidir.
Ve ben seni severken
yalnızca sana değil,
varlığın kendisine yaklaşırım.
Aşk

Aşk,
evrenin kendini özlemesidir.
Ve ben seni severken
yalnızca sana değil,
varlığın kendisine yaklaşırım.
Bu yüzden Ordu,
bir şehir değil yalnızca;
bir metafizik mekândır.
Aşk

SONSUZLUĞUN ÖZLEMİ
Başlangıçta yalnızca varlık vardı,
henüz kendini düşünmeyen,
henüz kendini özlemeyen bir varlık.
Zaman doğdu sonra; varlığın kendine doğru açtığı ilk yarık. Yıldızlar yandı,
madde sabırla biçim aldı, sonsuzluk genişledi ama anlam hâlâ eksikti. Çünkü anlam, ancak özlemle başlar. Milyarlarca yılın içinden yıldız tozu düşünmeye başladı;
insan dediğimiz o kırılgan bilinç, evrenin kendi üzerine kıvrılan sorusuydu. İnsan göğe baktı, geldiği yeri gördü. Sonra kalbine baktı, eksik olanı hissetti. İşte o eksikliğin adı, aşktı. Seni sevdiğimde anladım: Özlem, yokluk değildir; varlığın kendini aşma isteğidir. Ve bu istek, beni bir şehre getirdi: Ordu. Karadeniz’in kıyısında
çınarlar zamanla konuşuyordu. Kökleri geçmişe, dalları henüz yaşanmamış olana uzanıyordu. Orada zaman akmıyordu yalnızca, yoğunlaşıyordu. Tutku içimde
bir yıldızın kendi içine çökmesi gibi: Yoğun, derin, kaçınılmaz. Çünkü aşk, sıradan bir yöneliş değil; bilincin ontolojik sıçramasıdır.
Seni düşündüğümde zaman çizgisel olmaktan çıkıyor, bir derinlik kazanıyor.
Bir an, bir ömre açılıyor. Bir bakış, bir galaksi kadar genişliyor. Ve o anda anlıyorum: Sonsuzluk, uzayın uzaklığında değil; iki bilincin birbirine yöneldiği o yoğun anda saklıdır. Çınar nasıl kök salmadan yükselemezse, aşk da özlem olmadan derinleşemez. Ben seni yakınlığınla değil,
eksikliğinin açtığı o iç boşlukla sevdim. Çünkü özlem, aşkın düşünceye dönüşmüş hâlidir. Ve düşünce, varlığın kendini bilme biçimi. Belki bir gün yıldızlar sönecek, zaman kendi içine kapanacak, sonsuzluk yeniden sessizliğe dönecek. Ama bir şehirde, bir çınarın altında, bir bilinç diğerine yönelmiş olacak. Ve bu yöneliş, kozmik bir iz gibi kalacak. Çünkü aşk, maddenin anlam kazanmasıdır. Aşk, zamanın sonsuzluğa yazdığı en yoğun cümledir. Aşk, evrenin kendini özlemesidir.
Ve ben seni severken yalnızca sana değil,
varlığın kendisine yaklaşırım. Bu yüzden Ordu, bir şehir değil yalnızca; bir metafizik mekândır. Bir çınarın gölgesinde yıldız tozu kendini hatırlar. Ve iki insan, özlemle, tutkuyla, bilinçle sonsuzluğu kısa bir anlığına yaşar.
Aşk

Aşk,
yokluğun değil,
fazlalığın taşmasıdır:
Varlığın kendini aşma zorunluluğu.
Aşk

Başlangıç
Başlangıçta yalnızca varlık vardı,
henüz kendini düşünmeyen,
henüz kendini özlemeyen bir varlık.
Zaman doğdu sonra;
varlığın kendine doğru açtığı ilk yarık.
Yıldızlar yandı,
madde sabırla biçim aldı,
sonsuzluk genişledi
ama anlam hâlâ eksikti.
Çünkü anlam,
ancak özlemle başlar.

İki insan,
özlemle,
tutkuyla,
bilinçle
sonsuzluğu kısa bir anlığına
yaşar.
Çınarlar nasıl kök salmadan yükselemezse,
aşk da özlem olmadan derinleşemez.

İki insan,
özlemle,
tutkuyla,
bilinçle
sonsuzluğu kısa bir anlığına
yaşar.
Çınarlar nasıl kök salmadan yükselemezse,
aşk da özlem olmadan derinleşemez.

Aşk,
maddenin anlam kazanmasıdır.
Aşk,
zamanın sonsuzluğa yazdığı
en yoğun cümledir.
Aşk,
evrenin kendini özlemesidir.
Ve ben seni severken
yalnızca sana değil,
varlığın kendisine yaklaşırım.

İki insan,
özlemle,
tutkuyla,
bilinçle
sonsuzluğu kısa bir anlığına
yaşar.
Çınarlar nasıl kök salmadan yükselemezse,
aşk da özlem olmadan derinleşemez.

İki insan,
özlemle,
tutkuyla,
bilinçle
sonsuzluğu kısa bir anlığına
yaşar.
Çınarlar nasıl kök salmadan yükselemezse,
aşk da özlem olmadan derinleşemez.
Aşk

VARLIĞIN KENDİNİ ÖZLEMESİ
Başlangıçta varlık vardı,
ama kendi üzerine kapanmış,
henüz kendini istemeyen bir varlık.
Zaman,
o kapalılığın ilk kırığıydı.
Sonsuzluk,
bu kırığın içinde genişleyen
ama hâlâ anlamdan yoksun bir boşluktu.
Yıldızlar yandı,
madde biçim aldı,
evren kendi kendini çoğalttı,
ama hâlâ eksikti.
Çünkü varlık,
kendini bilmeden tamamlanamaz.
Ve kendini bilmek,
önce kendini özlemekle başlar.
Milyarlarca yıl sonra
yıldız tozu düşünmeye başladı.
İnsan,
evrenin kendi üzerine yönelmiş bilinci oldu.
Göğe baktı,
sonsuzluğu gördü.
İçine baktı,
eksikliği.
İşte o eksiklikte
aşk doğdu.
Aşk,
yokluğun değil,
varlığın kendini aşma iradesidir.
Seni sevdiğimde
zaman artık akmaz,
yoğunlaşır.
Bir an,
kendi sınırlarını aşar.
Bir bakış,
uzayın derinliğini içerir.
Ve bu yoğunluğun mekânı:
Ordu.
Orada çınarlar yalnızca ağaç değildir;
zamanın dikeyleşmiş formudur.
Kökleri geçmişe iner,
henüz bilinmeyene,
henüz adlandırılmamış karanlığa.
Dalları geleceğe uzanır,
henüz yaşanmamış olasılıklara.
Ve tam ortasında,
iki insan durur.
Tutku içimde
bir yıldızın çöküşü gibi:
yoğunluğu arttıkça
ışığı büyüyen bir karanlık.
Çünkü aşk,
parlamanın değil,
derinleşmenin adıdır.
Özlem burada bir eksiklik değil,
bilincin kendi sınırlarını genişletme hareketidir.
Seni düşündüğümde
içimde yeni bir uzay açılır.
Bu uzayda zaman yoktur,
mesafe yoktur,
yalnızca yöneliş vardır.
Ve yöneliş,
varlığın en saf eylemidir.
Çınarın gölgesinde
iki bilinç birbirine yaklaştığında
evren genişlemez,
yoğunlaşır.
Sonsuzluk uzaklaşmaz,
içselleşir.
Ve o anda anlıyorum:
Aşk,
iki insanın birleşmesi değildir.
Aşk,
varlığın kendine geri dönüşüdür.
Belki bir gün
yıldızlar sönecek,
zaman kendi içine çökecek,
sonsuzluk yeniden adsız kalacak.
Ama bir an kalacak:
Bir şehirde,
bir çınarın altında,
iki bilinç
birbirine yönelmiş olacak.
Ve o yöneliş,
bütün kozmik hareketten
daha anlamlı olacak.
Çünkü aşk,
zamanın sonsuzluğa bıraktığı
en yoğun izdir.
Aşk,
yıldız tozunun
kendi varlığını kavradığı andır.
Aşk,
evrenin
kendi kendini özlemesidir.
Ve ben seni severken
yalnızca sana değil,
varoluşun kendisine
yaklaşırım.
Aşk

Özlem,
geceyle sabah arasındaki o ince çizgi;
ne karanlığa ait
ne ışığa.
Aşk

ÇINARIN GÖLGESİNDE SONSUZLUK
Başlangıçta
kimse birini özlemiyordu.
Zaman,
kendi içine kapanmış bir nehir gibi
akmayı bilmiyordu henüz.
Yıldızlar vardı belki,
ama yanışları
bir anlam taşımıyordu.
Sonra bir yerde
yıldız tozu
bir kalbe dönüştü.
Ve o kalp,
ilk kez eksik olduğunu hissetti.
İşte o eksikliğin adıydı aşk.
Seni sevdiğimde
evrenin gürültüsü azalıyor,
bir çınarın yapraklarına
ince bir rüzgâr gibi çekiliyor.
Ordu’da
deniz kıyıya vururken
zaman sanki düşünmeyi öğreniyor.
Çınarlar,
kökleriyle geçmişi tutan,
dallarıyla göğe dokunan
sessiz filozoflar,
bize şunu fısıldıyor:
“Yükselmek istiyorsan
önce derinleş.”
Ben seni
yüksekten değil,
derinden seviyorum.
Tutkum bir yangın değil,
içten içe yanan
uzun bir yıldız ömrü.
Özlem,
geceyle sabah arasındaki o ince çizgi;
ne karanlığa ait
ne ışığa.
Seni düşündüğümde
içimde bir ufuk açılıyor,
ne tam yakın
ne tam uzak.
Sadece mümkün.
Ve belki de aşk,
tam olarak budur:
Mümkün olanın
en derin biçimi.
Bir çınarın gölgesinde
yan yana durduğumuzda
evren küçülmüyor,
toplanıyor.
Zaman dağılmıyor,
yoğunlaşıyor.
Bir an,
sonsuzluk kadar derinleşiyor.
Belki bir gün
yıldızlar susacak.
Deniz yorulacak.
Rüzgâr bile unutacak esmesini.
Ama bir şey kalacak:
Bir şehirde,
bir çınarın altında,
iki insanın
birbirine bakışı.
Ve o bakış,
bütün galaksilerden daha eski,
bütün sonsuzluklardan daha yeni olacak.
Çünkü aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve ben seni severken
yalnızca sana değil,
varlığın kendisine
şiir oluyorum.
Aşk

Aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve biz severken,
varlığın istediği
şiir oluyoruz.
Aşk

Belki bir gün
yıldızlar susacak.
Deniz yorulacak.
Rüzgâr bile unutacak esmesini.
Ama bir şey kalacak:
Bir şehirde,
bir çınarın altında,
iki insanın
birbirine bakışı.
Ve o bakış,
bütün galaksilerden daha eski,
bütün sonsuzluklardan daha yeni olacak.
Çünkü aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Aşk

Seni düşündüğümde
içimde bir ufuk açılıyor,
ne tam yakın
ne tam uzak.
Sadece mümkün.
Aşk

Seni sevdiğimde
evrenin dili değişiyor.
Kelimeler ağırlaşıyor,
sessizlik anlam kazanıyor,
zaman çizgi olmaktan çıkıp
derin bir kuyunun iç sesi oluyor.
Aşk

Perde açılıyor:
Zaman, ağırlığınca akıyor.
Yıldızlar, göğün karanlık sahnesinde
suskun bir seyirci.
Ve ben,
bir ölümlü,
sonsuzluğa karşı konuşuyorum:
Seni seviyorum.
Bu bir itiraf değil yalnızca,
bir meydan okuma.
Çünkü sevmek,
faniliğin sonsuzluğa yazdığı
en cesur cümledir.
Aşk

ZAMANIN SAHNESİNDE AŞK
Perde açılıyor:
Zaman, ağır bir monolog gibi akıyor.
Yıldızlar, göğün karanlık sahnesinde
suskun bir seyirci.
Ve ben,
bir ölümlü,
sonsuzluğa karşı konuşuyorum:
Seni seviyorum.
Bu bir itiraf değil yalnızca,
bir meydan okuma.
Çünkü sevmek,
faniliğin sonsuzluğa yazdığı
en cesur cümledir.
Ordu’da
bir çınarın gölgesinde
duruyoruz seninle
ve dünya,
ilk kez
bir sahneye dönüşüyor.
Rüzgâr repliklerini fısıldıyor,
deniz alkış tutuyor kıyıya,
ve çınar,
zamana karşı dikilmiş
bir tragedya gibi yükseliyor.
Sana bakıyorum
ve anlıyorum:
Aşk, bir duygu değil,
bir rol değildir yalnızca,
oynanan değil,
yaşanan bir hakikattir.
Tutkum,
bir yangın gibi değil,
uzun bir tirat gibi:
derin, kesintisiz, kaçınılmaz.
Özlem,
iki perde arasındaki karanlık;
seyircinin nefesini tuttuğu o an.
Sen yoksan
dünya eksik değil,
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.
Söyle şimdi:
Sevmek mi trajedidir,
yoksa hiç sevmemek mi?
Ben cevabımı seçtim:
Sevmek.
Çünkü düşmekten korkan
asla yükselemez.
Ve aşk,
yüksekten konuşur.
Çınarın dalları gibi
göğe uzanır,
kökleri gibi
acıya iner.
Belki bir gün
perde kapanacak,
yıldızlar sönecek,
zaman susacak.
Ama bir sahne kalacak:
Bir şehirde,
bir çınarın altında,
iki insanın
birbirine söylediği tek cümle:
“Seni seviyorum.”
Ve o cümle,
bütün tragedyalardan daha güçlü,
bütün sonlardan daha kalıcı olacak.
Çünkü aşk,
ölümlü bir varlığın
sonsuzlukla kurduğu
en güzel oyundur.
Aşk

Aşk,
ölümlü bir varlığın
sonsuzlukla kurduğu
en güzel oyundur.
Aşk

PERDE
Perde açılıyor:
Zaman, ağırlığınca akıyor.
Yıldızlar, göğün karanlık sahnesinde
suskun bir seyirci.
Ve ben,
bir ölümlü,
sonsuzluğa karşı konuşuyorum:
Seni seviyorum.
Bu bir itiraf değil yalnızca,
bir meydan okuma.
Çünkü sevmek,
faniliğin sonsuzluğa yazdığı
en cesur cümledir.

Aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve biz severken,
varlığın istediği
şiir oluyoruz.

Aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve biz severken,
varlığın istediği
şiir oluyoruz.

Aşkın Şehri Ordu:
Sıradan değildir.
O şehir,
yıldız tozunun bilinçle parladığı yerdir.
Zaman orada sabır olur,
umut orada nefes alır,
tutku orada ateş ve
ışık olur.

Aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve biz severken,
varlığın istediği
şiir oluyoruz.

Aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve biz severken,
varlığın istediği
şiir oluyoruz.
Aşk

Aşk,
yüksekten konuşur.
Çınarların dalları gibi
göğe uzanır,
kökleri gibi
acıya iner.
Aşk

Sen yoksan
dünya eksik değil,
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.
Aşk

Evrenin amacı neydi bilmiyorum.
Belki yıldızlar yaratmak,
belki zamanın akmasını sağlamak…
Ama şundan şüpheleniyorum:
Bütün bu düzen,
bir çınarın altında
iki insanın birbirine bakması için kurulmuş olabilir.
Aşk

Belki de aşk,
ciddiyetle kurulan bir evrende
hafif bir sapmadır.
Ama o sapma olmasaydı
her şey eksik kalırdı.
Seni seviyorum.
Aşk

Evren uzaklarda başladı,
yıldızlar yandı, zaman aktı,
sonsuzluk kendi içine genişledi.
Ama bütün bu büyüklük,
insanın kalbindeki boşluğu
dolduramadı.
Çünkü insan,
sadece var olmak için değil,
anlam bulmak için doğdu.
Ve anlam,
çoğu zaman zor olanda saklıdır.
Seni seviyorum.
Aşk

Özlem…
Evet, özlem var.
Ama bu özlem
zayıflık değil.
Bu,
bir şeyi kaybetmemek için
ona daha sıkı sarılma isteği.
Aşk

Tutkum sana doğru
bir kaçış değil,
bir yürüyüş.
Zor olanın içinden geçen,
yorulan ama vazgeçmeyen
bir yürüyüş.
Aşk

Aşk,
nazik bir duygu değil yalnızca;
insanın içindeki en güçlü duruştur.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu cümle ne bir şiir süsü
ne de kolay bir itiraf.
Bu, hayata karşı alınmış bir tavır.
Ordu’da bir çınarın altında dururken
rüzgâr yüzüme çarpıyor,
yumuşak değil, gerçek.
Deniz dalgalanıyor,
sakin değil, diri.
Çınar yükseliyor:
güzelliğiyle değil sadece,
direnciyle.
Ve anlıyorum: Aşk,
nazik bir duygu değil yalnızca;
insanın içindeki en güçlü duruştur.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu,
bir duygu değil yalnızca;
bir direniş.
Bir umut.
Bir hayat biçimi.
Ve biz,
yıldız tozundan yapılmış
ama yere basmayı bilen
iki insan olarak
bir çınarın gölgesinde
sonsuzluğu değil,
hayatı seçiyoruz.
Aşk

SONSUZLUĞA YAZILMIŞ İKİ İSİM
Başlangıçta dünya vardı,
ama henüz kimse kimseyi çağırmıyordu.
Zaman akıyordu,
fakat yönü yoktu.
Yıldızlar yanıyordu,
ama kimse onları anlamıyordu.
Sonra bir yerde
yıldız tozu
kalp oldu.
Ve kalp,
ilk kez eksildi.
İşte o eksilmenin zarafetiyle
aşk doğdu.
Seni sevdiğimde
evrenin dili değişiyor.
Kelimeler ağırlaşıyor,
sessizlik anlam kazanıyor,
zaman çizgi olmaktan çıkıp
derin bir kuyunun iç sesi oluyor.
Ordu’da
çınarlar rüzgârla konuşurken
ben seninle
varlığın en eski meselesini tartışıyorum:
Sevmek mi,
yoksa anlamak mı önce gelir?
Cevabım şu:
Sevmek,
anlamanın en yüksek biçimidir.
Çünkü aşk,
aklın vazgeçtiği yerde değil,
kendini dönüştürdüğü yerde başlar.
Tutkum sana doğru
bir ateş gibi değil,
bir düşünce gibi ilerliyor,
derin, ısrarlı, kaçınılmaz.
Özlem,
bizim aramızda bir mesafe değil;
iki bilinç arasında açılan
görünmez bir köprü.
Seni düşündüğümde
içimde bir şehir kuruluyor:
Sokaklarında sessizlik gezen,
pencerelerinde ışık yanan,
ve her köşesinde
senin adının yankılandığı bir şehir.
O şehirde zaman
acele etmez.
Bir an,
kendi içine kapanır
ve sonsuzluğu taşır.
Çınarın gölgesinde
yan yana durduğumuzda
evren genişlemez,
incelir.
Anlam,
yoğunlaşır.
Ve o anda anlıyorum:
Aşk,
iki insanın birbirine yaklaşması değil;
iki bilincin
aynı hakikate
farklı yollardan ulaşmasıdır.
Belki bir gün
yıldızlar sönecek,
zaman yorulacak,
sonsuzluk bile kendini unutacak.
Ama bir şey kalacak:
İki ismin
birbirine doğru yazılması.
Çünkü aşk,
ne sadece bir duygu,
ne yalnızca bir düşünce,
aşk,
varlığın kendini ifade etme biçimidir.
Ve ben seni severken
yalnızca seni değil,
evrenin içimde uyanan
en derin cümlesini seviyorum.
Aşk

ZAMANIN SAHNESİNDE AŞK
Perde açılıyor:
Zaman, ağır bir monolog gibi akıyor.
Yıldızlar, göğün karanlık sahnesinde
suskun bir seyirci.
Ve ben,
bir ölümlü,
sonsuzluğa karşı konuşuyorum:
Seni seviyorum.
Bu bir itiraf değil yalnızca,
bir meydan okuma.
Çünkü sevmek,
faniliğin sonsuzluğa yazdığı
en cesur cümledir.
Ordu’da
bir çınarın gölgesinde
duruyoruz seninle
ve dünya,
ilk kez
bir sahneye dönüşüyor.
Rüzgâr repliklerini fısıldıyor,
deniz alkış tutuyor kıyıya,
ve çınar,
zamana karşı dikilmiş
bir tragedya gibi yükseliyor.
Sana bakıyorum
ve anlıyorum:
Aşk, bir duygu değil,
bir rol değildir yalnızca,
oynanan değil,
yaşanan bir hakikattir.
Tutkum,
bir yangın gibi değil,
uzun bir tirat gibi:
derin, kesintisiz, kaçınılmaz.
Özlem,
iki perde arasındaki karanlık;
seyircinin nefesini tuttuğu o an.
Sen yoksan
dünya eksik değil—
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.
Söyle şimdi:
Sevmek mi trajedidir,
yoksa hiç sevmemek mi?
Ben cevabımı seçtim:
Sevmek.
Çünkü düşmekten korkan
asla yükselemez.
Ve aşk,
yüksekten konuşur.
Çınarın dalları gibi
göğe uzanır,
kökleri gibi
acıya iner.
Belki bir gün
perde kapanacak,
yıldızlar sönecek,
zaman susacak.
Ama bir sahne kalacak:
Bir şehirde,
bir çınarın altında,
iki insanın
birbirine söylediği tek cümle:
“Seni seviyorum.”
Ve o cümle,
bütün tragedyalardan daha güçlü,
bütün sonlardan daha kalıcı olacak.
Çünkü aşk,
ölümlü bir varlığın
sonsuzlukla kurduğu
en güzel oyundur.
Aşk

ÇINARIN ALTINDAKİ KOZMİK TUHAFLIK
Evren büyük bir ciddiyetle başladı,
yıldızlar, galaksiler, zaman…
her şey yerli yerinde, düzenli, ağırbaşlı.
Ama sonra
bir yerde bir şey oldu:
yıldız tozu
aşka dönüştü.
İşte o an,
evrenin bütün planı biraz bozuldu.
Çünkü aşk,
düzgün işleyen hiçbir sisteme uymaz.
Ben seni seviyorum.
Bunu söylerken
ne kadar ciddi olmam gerektiğini bilmiyorum,
çünkü kalbim konuşuyor
ama aklım hâlâ bu işin mantığını arıyor.
Ordu’da
bir çınarın altında dururken
kendimi bir anda
kozmik bir meselenin içinde buluyorum.
Rüzgâr esiyor
ama sanki biraz fazla anlamlı.
Deniz dalgalanıyor,
ama gereğinden fazla şiirsel.
Ve ben düşünüyorum:
Gerçekten evren bu kadar büyükken
ben neden tam burada,
tam bu anda,
tam seni seviyorum?
Bu biraz tuhaf değil mi?
Çınar, bütün bu soruları
hiç ciddiye almadan
gölgesini üzerimize bırakıyor.
Sanki diyor ki:
“Bırak düşünmeyi,
kök sal.”
Ama insan
düşünmeden de edemiyor.
Tutkum sana doğru
ne tamamen mantıklı
ne de tamamen irrasyonel.
Bir arada duruyorlar,
tıpkı bir hikâyede
gülümseme ile hüzün gibi.
Özlem…
Ah, özlem!
Bu işin en tuhaf tarafı.
Çünkü insan
yanındayken bile
özleyebiliyor.
Seni izlerken
bir yandan da
bir gün seni özleyeceğimi düşünüyorum.
İşte bu,
aşkın küçük ama derin ironisi.
Evrenin amacı neydi bilmiyorum.
Belki yıldızlar yaratmak,
belki zamanın akmasını sağlamak…
Ama şundan şüpheleniyorum:
Bütün bu düzen,
bir çınarın altında
iki insanın birbirine bakması için kurulmuş olabilir.
Ve bu düşünce
hem çok saçma
hem de fazlasıyla doğru geliyor.
Belki de aşk,
ciddiyetle kurulan bir evrende
hafif bir sapmadır.
Ama o sapma olmasaydı
her şey eksik kalırdı.
Seni seviyorum.
Bu cümle,
evrenin düzenine aykırı olabilir,
ama tam da bu yüzden
anlamlıdır.
Ve biz,
yıldız tozundan yapılmış
biraz şaşkın,
biraz derin,
biraz komik
iki varlık olarak
bir çınarın gölgesinde
sonsuzluğu
fazla ciddiye almadan
ama yine de içtenlikle
yaşıyoruz.
Aşk

ÇINARIN ALTINDA YANAN HAYAT
Evren uzaklarda başladı,
yıldızlar yandı, zaman aktı,
sonsuzluk kendi içine genişledi.
Ama bütün bu büyüklük,
insanın kalbindeki boşluğu
dolduramadı.
Çünkü insan,
sadece var olmak için değil,
anlam bulmak için doğdu.
Ve anlam,
çoğu zaman zor olanda saklıdır.
Seni seviyorum.
Bu cümle
ne bir şiir süsü
ne de kolay bir itiraf.
Bu,
hayata karşı alınmış bir tavır.
Ordu’da
bir çınarın altında dururken
rüzgâr yüzümüze çarpıyor,
yumuşak değil, gerçek.
Deniz dalgalanıyor,
sakin değil, diri.
Çınar yükseliyor:
güzelliğiyle değil sadece,
direnciyle.
Ve ben anlıyorum:
Aşk,
nazik bir duygu değil yalnızca;
insanın içindeki en güçlü duruştur.
Tutkum sana doğru
bir kaçış değil,
bir yürüyüş.
Zor olanın içinden geçen,
yorulan ama vazgeçmeyen
bir yürüyüş.
Özlem…
Evet, özlem var.
Ama bu özlem
zayıflık değil.
Bu,
bir şeyi kaybetmemek için
ona daha sıkı sarılma isteği.
Seni severken
kendimi kaybetmiyorum,
kendimi kuruyorum.
Çünkü gerçek aşk,
insanı küçültmez.
Onu büyütür.
Belki evrenin bir amacı yok.
Belki yıldızlar sadece yanıyor,
zaman sadece akıyor.
Ama insan,
bu boşlukta
bir anlam kurabilir.
Ve o anlamın adı
aşk olabilir.
Bir çınarın altında
iki insan durur,
yorgun,
gerçek,
ama hâlâ ayakta.
Ve birbirine bakar.
İşte o an,
evrenin bütün sessizliği
bozulur.
Çünkü iki insan
vazgeçmemeyi seçmiştir.
Seni seviyorum.
Bu,
bir duygu değil yalnızca;
bir direniş.
Bir umut.
Bir hayat biçimi.
Ve biz,
yıldız tozundan yapılmış
ama yere basmayı bilen
iki insan olarak
bir çınarın gölgesinde
sonsuzluğu değil,
hayatı seçiyoruz.
Aşk

Aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve biz severken,
varlığın istediği
şiir oluyoruz.

Aşk,
zamanın içinden geçen
ama zamana ait olmayan
tek şeydir.
Ve biz severken,
varlığın istediği
şiir oluyoruz.
Aşk

Aşk,
yüksekten konuşur.
Çınarların dalları gibi
göğe uzanır,
kökleri gibi
acıya iner.
Aşk

Sen yoksan
dünya eksik değil,
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.
Aşk

Evrenin amacı neydi bilmiyorum.
Belki yıldızlar yaratmak,
belki zamanın akmasını sağlamak…
Ama şundan şüpheleniyorum:
Bütün bu düzen,
bir çınarın altında
iki insanın birbirine bakması için kurulmuş olabilir.
Aşk

Belki de aşk,
ciddiyetle kurulan bir evrende
hafif bir sapmadır.
Ama o sapma olmasaydı
her şey eksik kalırdı.
Seni seviyorum.
Aşk

Evren uzaklarda başladı,
yıldızlar yandı, zaman aktı,
sonsuzluk kendi içine genişledi.
Ama bütün bu büyüklük,
insanın kalbindeki boşluğu
dolduramadı.
Çünkü insan,
sadece var olmak için değil,
anlam bulmak için doğdu.
Ve anlam,
çoğu zaman zor olanda saklıdır.
Seni seviyorum.
Aşk

Özlem…
Evet, özlem var.
Ama bu özlem
zayıflık değil.
Bu,
bir şeyi kaybetmemek için
ona daha sıkı sarılma isteği.
Aşk

Tutkum sana doğru
bir kaçış değil,
bir yürüyüş.
Zor olanın içinden geçen,
yorulan ama vazgeçmeyen
bir yürüyüş.
Aşk

Aşk,
nazik bir duygu değil yalnızca;
insanın içindeki en güçlü duruştur.
Aşk

Seviyorum
Seni seviyorum.
Bu cümle ne bir şiir süsü
ne de kolay bir itiraf.
Bu, hayata karşı alınmış bir tavır.
Ordu’da bir çınarın altında dururken
rüzgâr yüzüme çarpıyor,
yumuşak değil, gerçek.
Deniz dalgalanıyor,
sakin değil, diri.
Çınarlar yükseliyor:
güzelliğiyle değil sadece,
direnciyle.
Ve anlıyorum: Aşk,
nazik bir duygu değil yalnızca;
insanın içindeki en güçlü duruştur.

Sen yoksan
dünya eksik değil,
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.

Sen yoksan
dünya eksik değil,
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.

Seni seviyorum.
Bu,
bir duygu değil yalnızca;
bir direniş.
Bir umut.
Bir hayat biçimi.
Ve biz,
yıldız tozundan yapılmış
ama yere basmayı bilen
iki insan olarak
bir çınarın gölgesinde
sonsuzluğu değil,
hayatı seçiyoruz.

Sen yoksan
dünya eksik değil,
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.

Sen yoksan
dünya eksik değil,
yarım bir cümledir.
Sen varsın
ve anlam tamamlanır.
Aşk

İnsan neden sever?
Bu soru,
yıldızların neden yandığından
daha ağır geliyor bana.
Çünkü yıldızlar yanar ve susar,
ama insan sever
ve susamaz.
Seni seviyorum.
Aşk

Çınarlar,
kökleriyle toprağa sadık,
dallarıyla göğe açık.
İnsan da böyle olmalı:
Severken hem derin,
hem dürüst.
Aşk

Tutkum sana doğru
bir taşkınlık değil;
olgunlaşmış bir kararlılık.
Aşk

Seni severken
kendimden vazgeçmiyorum,
kendimi daha doğru bir hâle getiriyorum.
Aşk

Aşk,
sadece kalpte değil,
insanın bütün hayatında
yer bulduğunda
gerçek olur.
Aşk

Aşk,
yeryüzü ile gökyüzü arasında
kurulmuş bir köprüdür.
Tutkum sana doğru
bir yangın gibi değil yalnızca,
bir ışık gibi.
Yakan değil,
yol gösteren.
Aşk

Özlem…
Ah, özlem!
O, aşkın en sessiz duasıdır.
Uzaklıkta bile
yakınlığı koruyan
görünmez bir bağ.
Aşk

Aşk,
oynanan bir rol değil,
oyunu anlamlı kılan tek gerçektir.
Aşk

Bir gün perde kapanacak,
Yıldızlar sönecek,
Zaman susacak.
Ama bir sahne kalacak:
Bir şehirde,
bir çınarın altında,
iki insanın
birbirine söylediği tek hakikat.
“Seni seviyorum.”
Aşk

Seni seviyorum.
Bu söz,
bir fısıltı değildir yalnızca;
kaderin yüzüne söylenmiş
açık bir meydan okumadır.
Aşk

Gerçek sevgi,
iki varlığın
birbirinin sınırına saygı duyarak
yakınlaşmasıdır.
Aşk

Perde açılır.
Zaman, ağır adımlarla sahneye girer.
Yıldızlar yukarıda,
sessiz bir seyirci gibi dizilir.
Dünya,
oynanmak üzere kurulmuş bir sahnedir artık.
Ve ben,
geçici bir oyuncu,
sonsuzluğa karşı tek bir cümleyle çıkarım:
Seni seviyorum.
Aşk

Uzaklık,
sevgiyi azaltmaz;
onu daha görünür kılar.
Seni düşündüğümde
kalbim karışmaz
netleşir.
Aşk

Seni düşündüğümde
kalbim karışmaz,
netleşir.
Aşk

Aşk,
insanı dağıtmaz;
toplar.
Aşk

Bir çınarın altında
yan yana durduğumuzda
evren genişlemez,
dengelenir.
Sonsuzluk korku olmaktan çıkar,
anlam hâline gelir.
Aşk

Aşk,
özgürlüğün yokluğu değil;
iki özgürlüğün
uyum içinde var olmasıdır.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu,
bir duygu değil yalnızca,
bir ilke.
Bir denge.
Bir hakikat.
Aşk

Ben,
yıldız tozundan yapılmış
geçici bir varlık olarak
seninle birlikte
kalplerimizin yasasına
sadık kalıyorum.
Aşk

Evren, doğrusal başlamadı.
Zaman, düz bir çizgi değildi hiçbir zaman.
Işık bile
kendi yolunda eğilirken
insan neden düz yaşasın?
Aşk

Ordu’da
bir çınarın gölgesinde dururken
zamanın yavaşladığını hissediyorum.
Belki bu bir yanılsama değil.
Belki de gerçekten
seninle aynı anda bulunmak
zamanı değiştiriyor.
Çünkü yakınlık,
yalnızca mesafe değildir.
Yakınlık,
iki bilincin
aynı koordinatta buluşmasıdır.
Aşk

Belki de
her şeyin teorisi şudur:
İki bilinç,
birbirine çekildiğinde
sonsuzluk bile
anlam kazanır.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu,
bir kalbin atışı değil yalnızca,
evrenin içinde
yeniden yazılan bir formül.
Aşk

Belki bir gün
yıldızlar sönecek,
ışık yolunu kaybedecek,
zaman bile çözülecek.
Ama bir an kalacak:
İki insanın
aynı anda,
aynı yerde,
aynı duyguda
buluştuğu o an.
Aşk

Aşk,
fiziğin açıklayamadığı
ama varlığın hissettiği
en gerçek kuvvettir.
Aşk

Evren kesin değildir.
Hiçbir şey tek bir ihtimale bağlı değildir.
Her şey,
görülene kadar
birden fazladır.
Ve insan,
bu belirsizliğin içinde
kesinlik arayan tek varlıktır.
Aşk

Belki de aşk,
evrenin en derin sırrıdır:
Belirsizliğin içinden
anlam üretmek.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu,
tek bir cevap değil;
sonsuz ihtimalin içinde
ısrarla seçilen
bir sonuç.
Aşk

Özlem…
Bu,
mesafenin adı değil yalnızca.
Bu,
olası bütün “sen”lerin
içimde aynı anda yaşaması.
Sen buradasın
ve aynı anda değilsin.
Aşk

Seni seviyorum,
bir duygu değil yalnızca,
bir dolanıklık.
Sen neredeysen,
benim bir parçam orada.
Ben sustuğumda,
senin içinde bir cümle eksiliyor.
Ve biz,
uzayın iki ayrı noktasında bile olsak
aynı anda değişiyoruz.
Aşk

Ordu’da
bir çınarın gölgesinde
ilk kez temas ettiğimiz o an,
evrenin bütün ihtimalleri
tek bir gerçeğe çöktü:
Biz.
O ana kadar
sen bir ihtimaldin,
ben bir ihtimaldim.
Ama gözlerin gözlerime değdiğinde
bütün olasılıklar sustu.
Ve kader,
ilk kez somutlaştı.
Aşk

Tutkum sana doğru
bir yönelim değil,
bir zorunluluk gibi.
Sanki evren
başından beri
bizi aynı denklemin içine yazmış.
Aşk

Özlem, artık bir mesafe değil,
birbirinden kopmuş gibi görünen
ama aslında hâlâ bağlı olan
iki parçacığın gerilimi,
uzaktasın ama içimde hâlâ hareket ediyorsun.
Ben buradayım ama kalbine
titreşimler bırakıyorum.
Aşk

ORDU
Ordu’da
bir çınarın gölgesinde
ilk kez temas ettiğimiz o an,
evrenin bütün ihtimalleri
tek bir gerçeğe çöktü:
Biz.
O ana kadar
sen bir ihtimaldin,
ben bir ihtimaldim.
Ama gözlerin gözlerime değdiğinde
bütün olasılıklar sustu.
Ve kader,
ilk kez somutlaştı.

Özlem…
mesafenin adı değil yalnızca.
Bu,
olası bütün “sen”lerin
içimde aynı anda yaşaması.
Sen buradasın
ve aynı anda değilsin.

Özlem…
mesafenin adı değil yalnızca.
Bu,
olası bütün “sen”lerin
içimde aynı anda yaşaması.
Sen buradasın
ve aynı anda değilsin.

Tutkum sana doğru
bir yönelim değil,
bir zorunluluk gibi.
Sanki evren
başından beri
bizi aynı denklemin içine yazmış.

Özlem…
mesafenin adı değil yalnızca.
Bu,
olası bütün “sen”lerin
içimde aynı anda yaşaması.
Sen buradasın
ve aynı anda değilsin.

Özlem…
mesafenin adı değil yalnızca.
Bu,
olası bütün “sen”lerin
içimde aynı anda yaşaması.
Sen buradasın
ve aynı anda değilsin.
Aşk

Evren ölçülebilir sandık.
Zamanı böldük,
mesafeyi hesapladık,
ışığı yakaladığımızı düşündük.
Ama sonra anladık:
Bakmak, değiştirir.
Dokunmak, bozar.
Ve hiçbir şey
tam olarak bilinemeden
tam olarak kalmaz.
Aşk

Belki bir gün
her şey çözülecek,
denklemler tamamlanacak,
evren anlaşılacak.
Ama sen…
Sen hep
bir miktar belirsiz kalacaksın.
Ve ben
o belirsizliği seçeceğim.
Aşk

Evren, kesinlikten değil
olasılıktan kuruldu.
Her şey,
görülmeden önce
bir ihtimaldi.
Ve insan
o büyük ihtimaller denizinde
kendi anlamını arayan
bir titreşim.
Aşk

Sen benim için
tek bir kişi değilsin yalnızca.
Sen,
bütün mümkün hâllerin toplamısın.
Gülüşün bir ihtimal,
suskunluğun başka bir ihtimal,
bakışın
bambaşka bir evren.
Aşk

Ordu’da
bir çınarın gölgesinde dururken
zaman bile kararsızdır.
Rüzgâr esiyor
ama belki de sadece
dokunduğu için gerçek.
Deniz dalgalanıyor
ama belki de
biz baktığımız için var.
Ve sen…
Sen benim için
tek bir kişi değilsin yalnızca.
Sen,
bütün mümkün hâllerin toplamısın.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu,
tek bir cevap değil;
sonsuz ihtimallerin içinde
ısrarla tekrarlanan
bir seçim.
Ve belki de aşk,
evrenin en gizli yasasıdır:
Kesin olmayan bir dünyada
birini
her seferinde yeniden
seçmek.
Aşk

İnsan,
tek bir varlık değildir.
İçinde susanlar vardır,
bağıranlar,
korkanlar,
özleyenler.
Bir kalp,
aslında kalabalıktır.
Ve aşk,
o kalabalığın aynı anda
tek bir ismi söylemesidir.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu söz,
yalnızca benim değil,
içimdeki bütün seslerin
bir anda sana yönelmesidir.
Aşk

Ordu’da
bir çınarın gölgesinde dururken
rüzgâr yalnızca yaprakları değil,
içimdeki düşünceleri de hareket ettiriyor.
Bir yanım sana koşmak ister,
bir yanım durur.
Bir yanım seni kutsar,
bir yanım seni anlamaya çalışır.
Ve bütün bu çelişki
tek bir noktada birleşir:
Sende.
Aşk

Tutkum sana doğru
bireysel bir arzu değil;
içimdeki kalabalığın
ortak kararı gibi.
Çünkü insan,
tek başına sevmez.
Onu geçmişi sever,
korkuları sever,
umutları sever.
Aşk

Doğa bile
nazik değildir.
Rüzgâr kırar.
Deniz aşındırır.
Zaman siler.
Ve aşk,
bunların en incelikli olanı gibi görünse de
en derin yarayı açar.
Aşk

Seni özlemek,
sana sahip olmadığım için değil;
seni değerli bulduğum içindir.
Ve değer,
sahiplikle ölçülmez.
Aşk

Özlem,
artık bir acı değil.
Bu,
yokluğunla kavga etmeyi bırakıp
onu anlamaya başlamaktır.
Aşk

Ordu’da
bir çınarın gölgesinde
otururken anlıyorum:
Hayat,
kontrol edebildiklerimizle değil,
kabul ettiklerimizle şekillenir.
Rüzgârı durduramam,
zamanı geri çeviremem,
seni sonsuza kadar tutamam.
Ama şunu yapabilirim:
Seni doğru sevebilirim.
Aşk

Seni seviyorum.
Eskiden bu söz
bir taşkınlıktı.
Şimdi ise
içimde yerleşmiş bir düzen.
Aşk

Evren acele etmez.
Güneş doğarken bağırmaz,
yıldızlar sönerken iz bırakmaz.
Her şey,
kendi ölçüsünde
sessizce gerçekleşir.
İnsan ise
acele eder,
özellikle severken.
Aşk

ÖZLEM
Ordu’da
bir çınarın gölgesinde
otururken anlıyorum:
Hayat,
kontrol edebildiklerimizle değil,
kabul ettiklerimizle şekillenir.
Rüzgârı durduramam,
zamanı geri çeviremem,
seni sonsuza kadar tutamam.
Ama şunu yapabilirim:
Seni doğru sevebilirim.

Özlem,
artık bir acı değil.
Bu,
yokluğunla kavga etmeyi bırakıp
onu anlamaya başlamak.

Özlem,
artık bir acı değil.
Bu,
yokluğunla kavga etmeyi bırakıp
onu anlamaya başlamak.

Evren acele etmez.
Güneş doğarken bağırmaz,
yıldızlar sönerken iz bırakmaz.
Her şey,
kendi ölçüsünde
sessizce gerçekleşir.
İnsan ise
acele eder,
özellikle severken.

Özlem,
artık bir acı değil.
Bu,
yokluğunla kavga etmeyi bırakıp
onu anlamaya başlamak.

Özlem,
artık bir acı değil.
Bu,
yokluğunla kavga etmeyi bırakıp
onu anlamaya başlamak.
Aşk

seni sevmek,
kendimi açmak demek,
kırılabilir olmak,
kaybedebilir olmak,
eksik kalmayı göze almak demek.
Aşk

Belki bir gün
her şey bitecek.
Bu şehir,
bu ağaç,
bu an…
Ama seçtiğim şey
anlamsız olmayacak.
Çünkü aşk,
sonuçtan bağımsızdır.
Aşk

Aşk,
geçip giden bir şey değildir.
Aşk,
geçtikten sonra başlayan şeydir.
Belki bir gün
her şey silinecek,
isimler unutulacak,
şehirler değişecek.
Ama bir an,
bir bakış,
bir sessizlik
kalacak.
Aşk

Garip olan şu:
Seni hatırladığımda
seni yeniden yaratıyorum.
Belki sen o anda öyle değildin,
belki bakışın biraz daha kısaydı,
belki sözlerin daha eksikti.
Ama hafıza,
aşkın en ince sanatçısı,
eksikleri tamamlar,
fazlalıkları siler
ve seni
daha derin, daha gerçek kılar.
Aşk

Başlangıçta boşluk vardı:
Derin, sınırsız, adsız bir boşluk.
Sonra toprak doğdu,
sonra gök yükseldi
ve aralarında
gizli bir gerilim kuruldu.
Ama henüz hiçbir şey
birbirine ait değildi.
Ta ki o ilk kuvvet doğana kadar:
Aşk.

Her şey,
görülmeden önce
bir ihtimaldi.
Ve insan,
o büyük ihtimaller denizinde
kendi anlamını arayan
bir titreşimdi.
Aşk

İnsan,
tek bir kalp değildir.
İçinde yankılanan
sayısız oda,
sayısız ses,
sayısız geçmiş vardır.
Bazen bir an gelir,
o sesler birbirine karışır,
anlam dağılır.
Sonra sen girersin.
Ve bütün o dağınıklık
bir yön bulur.
Aşk

Seni seviyorum.
Bu,
içimdeki bütün ihtimallerin
sana doğru yürüyüşü.
Aşk

Seni severim
ama bunun beni parçalayacağını da bilirim.
Ve yine de vazgeçmem.
Çünkü vazgeçmek,
yaşamaktan vazgeçmek olur.
Aşk

Ve aşk,
sonunu bilerek
en başından
bütün kalbinle
oynamak.
Ve sahne boşaldığında bile
bir yankı bırakmak,
“Seni seviyorum.”
Aşk

Seni seviyorum.
Bu cümleyi
ilk ne zaman söylediğimi hatırlamıyorum.
Belki söylemedim bile,
belki sadece bir bakışın içinde kaldı.
Ama şimdi biliyorum:
O an,
geçmedi.
Sadece yer değiştirdi.
Aşk

Bazı duygular
yaşandığı hâliyle sessiz bir ressam gibi
o günü yeniden çiziyor.
Aşk

Rüzgâr biraz daha anlamlı,
sessizlik biraz daha dolu,
sen biraz daha yakın.
Aşk

Şimdi
o sessizlik
en uzun cümlemiz gibi.
Aşk

Tutkum sana doğru
bir yönelim değil;
bir çekim alanı.
Sanki varlığım
senin etrafında tanımlanıyor.
Sanki “ben” dediğim şey
ancak “sen” ile anlam kazanıyor.
Aşk

Her şey görünür sandım.
Bir yüz,
bir bakış,
bir dokunuş.
Ama sonra fark ettim,
görünen,
sadece yüzeydi.
Aşk

Her bakışta
seni yeniden keşfeden,
her dokunuşta
seni yeniden hisseden
bir sanatçının sabrıyla
seni seviyorum.
Çünkü bazı şeyler,
tamamlanmak için değil,
sonsuz kalmak için vardır.
Aşk

Aşk,
kusursuzluk değildir.
Aşk,
kusurun içindeki uyumdur.
Seni seviyorum.
Aşk

Seviyorum
Seni seviyorum.
Bu cümleyi
ilk ne zaman söylediğimi hatırlamıyorum.
Belki söylemedim bile,
belki sadece bir bakışın içinde kaldı.
Ama şimdi biliyorum:
O an,
geçmedi.
Sadece yer değiştirdi.

Ve aşk,
sonunu bilerek
en başından
bütün kalbinle
oynamak.
Ve sahne boşaldığında bile
bir yankı bırakmak,
“Seni seviyorum.”

Ve aşk,
sonunu bilerek
en başından
bütün kalbinle
oynamak.
Ve sahne boşaldığında bile
bir yankı bırakmak,
“Seni seviyorum.”

Bazı duygular
yaşandığı hâliyle,
sessiz bir ressam gibi
o günü yeniden çiziyor.
Şimdi
o sessizlik biraz daha dolu,
en uzun cümlemiz gibi.
Rüzgâr biraz daha anlamlı,
sen biraz daha yakın.

Ve aşk,
sonunu bilerek
en başından
bütün kalbinle
oynamak.
Ve sahne boşaldığında bile
bir yankı bırakmak,
“Seni seviyorum.”

Ve aşk,
sonunu bilerek
en başından
bütün kalbinle
oynamak.
Ve sahne boşaldığında bile
bir yankı bırakmak,
“Seni seviyorum.”
Aşk

Sanki sen uzakta değilsin,
ben geçmişteyim.
Ve seni
oradan çağırıyorum.
Aşk

Hiç beklemedi

Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 9.05.2026 09:29:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!