Akaşa 1. Bölüm Şiiri - Seyit Ali Oruç

Seyit Ali Oruç
5

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Akaşa 1. Bölüm

• METEOR •
Tam teçhizatlı, çapraz duruşta nöbet tutan askerin bakışları beyaza bürünmüş olan Erciyes’teydi. Erciyes’in zirvesinin gökyüzündeki bulutları adeta yırtıp geçmiş gibi görünen eşsiz manzarasını izliyordu. Keşke şu manzarayı ölümsüzleştirebilseydim diye içinden geçirirken bulutların arasından bir kırmızılık belirdi. Asker önce gözlerini kısıp şaşkınlıkla gördüğü şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kırmızılık giderek büyüyordu fakat çıplak gözle ne olduğu anlaşılmıyordu. Koşarak kulübede duran dürbünü alıp iki eliyle kavrayarak gözlerine yapıştırdı. Yaklaşan cismin ateş topu olduğunu görünce gözleri büyümeye başlayan asker hassiktir diyerek hemen telsize sarılıp alarm diye bağırmaya başladı. Hızla yaklaşmakta olan meteor bir anda küçülmeye başlayarak yeryüzüyle buluştu. Çarpışmanın etkisiyle büyük bir patlama gerçekleşirken asker parçalanarak can verdi. Karakolun ön cephesi tamamen yıkılmış, bütün camları patlamış ve meteorun düştüğü yerde büyük bir çukur oluşmuştu.
| AKAŞA
Erciyes’ten aşağıya doğru felaket boyutunda çığ düşerken ortalık bir anda can pazarına dönüştü. Dünyayı yok edebilecek kütleye sahip olan meteorun bu denli küçülüp ufak denebilecek bir hasarla atlatılması mucizevi bir olay olarak tüm dünya basınında yer aldı. Bilinen tüm fizik kurallarının altüst edilmesi akıllarda bir soru işareti olarak kaldı. Böyle bir olayın yeniden yaşanmasını önlemek amacıyla tüm dünya liderleri bir araya gelip bir uzay araştırma komitesi kurdular. U.A.K.’ya hiçbir ülkeye bağlı olmadan tamamen kendi kural ve yasalarıyla hareket etme olanağı tanındı. Komiteye koyulan iki kuraldan biri bütün araştırma ve deneyleri canlı yayınla tüm dünya ile paylaşılması. Diğeri ise hiçbir ülkenin iç ve dış meselelerine karışılmamasıydı.
Komite ikinci kural konusunda sözüne hep sadık kaldı fakat ilk kurala uymayıp sürekli olarak bir şeyler gizleme gereksinimi duydu. Bu konuda hep şüphe ile bakılsa da ne sakladıkları kanıt olarak asla öne sürülemedi.


İki yıl sonra.
• KADERİN YANSIMASI•
Uçsuz bucaksız bir çöl gibiydi sanki her yer. Göz alabildiğine parlak cam tabakadan başka hiçbir şey yoktu görünürde. Kasvetli yerde kendisinden başka yaşam belirtisi yok gibiydi. Neredeyim ben diye söylenerek şaşkınlıkla etrafına bakınmaya başladı Muhsin. Aynı soruyu birkaç kez tekrarladı korku dolu bakışlarla etrafı süzerken. Baktığı her yer aynıydı sanki ve hiçbir hayat belirtisi yoktu. Neredeydi ve nasıl gelmişti? Bulunduğu duruma anlam vermeye çalışırken bir türlü cevap bulamadığı sorular ve daha da önemlisi meçhuldeki yalnızlık hissi. Tüm cesaretini toplayıp Beni duyan var mı diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Lakin kendi sesinin yankılanışından başka hiçbir ses gelmedi. Havaya bunaltıcı bir sıcak hâkimdi. Üzerindeki gömleği terden yapış yapış olmuştu. Yerden dalga dalga ısının yükselişi gözle görülebiliyordu. Alnından akan terler gözlerine geldiğinde muazzam bir acı veriyordu. Elini kaldırıp gözlerine siper ederek başını gökyüzüne kaldırdı. Gökyüzü
| AKAŞA
masmaviydi ve zerre kadar bile bulut olmamasına rağmen güneş görünmüyordu. Sanki gizemli bir durumda güneş kaybolmuş, bulunduğu yer ise enerji kaynağını güneşe ihtiyaç duymadan kendisi sağlıyordu. Bunaltıcı sıcaklığı bir an bile ferahlatacak en ufak esinti bile gelmiyordu.
Neredeyim ben diye delirmişçesine bağırmaya devam ediyordu.
Yoksa deyip bir an duraksadı. Kısa süren duraksamanın ardından tedirgin bir şekilde umarım bu gördüklerim ölümden sonrası değildir diye mırıldandı. Nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı. En kısa sürede içinde bulunduğu kavurucu sıcaktan gizlenecek bir yer bulmalıydı. Dudakları da kurumaya başlamıştı, boğazını ıslatacak bir damla bile tükürük kalmamıştı. Biran evvel su da bulmalıydı. Daha birkaç dakikadır yürüyordu ama şimdiden bitkin düşmeye başlamıştı.
Bir an için bir ses duyduğunu zannetti. Olduğu yerde durup duyduğunu zannettiği belli belirsiz sesin tekrar gelmesini beklemeye başladı. Birkaç saniye bekledikten sonra ikinci kez duyduğu ses bu sefer biraz belirgindi. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Gelen sesi kızının sesine benzettiğini sandı ama o olduğuna inanmak bile istemiyordu. Kendisinin ölmüş olduğuna öyle inandırmıştı ki kendini kızının bulunduğu yerde olmasına ihtimal bile vermemişti. Birkaç adım daha attıktan sonra tekrar aynı ses yankılandı kulaklarında. Kalbi daha hızlı atmaya başlarken bütün kasları da gerilmeye başladı. Ses epeyce uzaktan geliyordu ama bu sefer kendisini kandıramayacak kadar belirgindi. Sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Koştukça korku dolu olan ses yaklaşıyor ve adeta yanından geliyordu ama bir türlü sesin sahibi olan kızını göremiyordu.
Kan ter içinde fırladı kanepeden. Tüm vücudu sırılsıklam olmuştu. Soluk soluğa ışığı açtı. Gerçekten yaşadığını sandığı rüyanın etkisinden kurtulması birkaç dakikasını aldı. Kanepeye oturup komidinin üzerindeki sürahiye uzandı. Bir bardak su içindeki ateşi söndürmeye yetmeyince ikincisini doldurdu. Biraz ferahlamıştı ama nefes alışverişi ve kalp atışı hâlâ hızlıydı. Ellerini şakaklarında birleştirip düşünmeye başladı. Birkaç haftadır aynı rüyayı görüyordu ve bu sanrıların bir anlamı olmalıydı. Kızını tedavi edebilmek için aylardır denemediği yöntem kalmamıştı. Her defasında beynin tedaviyi reddetmesiyle çabalarının hep fiyaskoyla sonuçlanması kahrediyordu. Kollarındaki şırınga deliklerine baktı. Her delik bir umutla açılmıştı ama sanrılardan başka hiçbir işe yaramamıştı. Ayağa kalkıp pencerenin önüne geldi. Çaresizliğini daha da artıran gecenin zifiri karanlığı tüm heybetiyle örtmüştü her yeri. En karanlık gecenin bile aydınlığa çıkan bir sabahı vardır diye mırıldandı ama umudunu yitirmemiş olsa da yine de içinden gelen var mıdır sorusu karamsarlığa düşmesine yetiyordu. Her karamsarlığa düştüğünde olduğu gibi yine duvarlarının üzerine üzerine geldiği hissine kapıldı. Derin bir iç çekerek pencerenin önünden ayrıldı. Kızının yatmakta olduğu odanın kapısını sessizce açıp içeri girdi. Kiren öyle derin uyuyordu ki kapının açılışını duymadı bile. Kızını uyandırmamak için odadaki sessizliği bozmadan yaklaştı. Yatağın diğer yanında bulunan komidinin üzerindeki vazodan tüm odaya yayılan kiren çiçeğinin kokusunu derince içine çekti. İçine yayılan kokuyu tekrar dışarı

bırakırken avuçlarının arasına aldığı kızının küçücük elini dudaklarına götürdü ama kızına çare olamayışından dolayı suçluluk hissine kapılıp öpemeden bıraktı. Ayağa kalkıp geldiği gibi sessizce odadan çıktı. Laboratuvar olarak kullandığı bodrum kata inen merdivenlerden ağır adımlarla inmeye başladı. Yorgun zihnindeki karmaşalar eşliğinde laboratuvardan içeri girdi ve çıkmaz sokaklarla dolu çalışmalarına kaldığı yerden devam etmeye başladı.
Yorucu geçen gecenin ardından teorilerini destekler nitelikte bir bulguya rastlaması elini bir nebze güçlendirmişti ama yine de bu bulgular yeterli değildi. Kafasındaki uçuk fikirlerle laboratuvardan çıktı. Ağır adımlarla merdiven basamaklarını aşarken ezberlediği konuşma metninin tekrarını yapıyordu. Kahvaltıya oturmadan önce Kiren ’in odasının kapısını açtı. Kiren’in hâlâ uyumakta olduğunu görünce kapıyı kapattı. Mutfağa girdiğinde Selma çayları doldurmakla meşguldü. “Günaydın” diyerek masaya oturdu. Selma cevap bile vermedi. Evliliklerinin yolunda gitmediği ortamın buz kesmesinden anlaşılıyordu. Sessizliği masanın üzerinde duran telefon mesaj bildirimiyle titremesi bozdu. Muhsin yönü diğer tarafa bakan telefonu parmak hareketiyle kendine doğru çevirdi. Gelen mesaj arkadaşı Calps’tendi. Mesaja cevap verirken Selma’nın Yüz ifadesi adeta mutsuzluğu işaret ediyordu. Muhsin çayından bir yudum aldıktan sonra ayağa kalktı. Selma derin bir iç çekti ve arkasına yaslandı.
“Bugün işlerine ara verip birlikte…”
“Bugün olmaz.”
Selma ses tonunu yükselterek elini masaya vurdu.
“İş, iş, iş. Bir günde sorumluluklarının bilincine var da kızınla ilgilen. Bari bir gününü kızına ayır. Sana ne
kadar ihtiyaç duyduğunu göremeyecek kadar duyarsızsın.”
Muhsin sakinliğini koruyarak Selma’nın yanına gitti ve gözlerinin içine baktı.
“Ben her günümü hatta gecemi kızıma ayırıyorum. Ben mi duyarsızım? Ben mi sorumsuzum? Bütün çalışmalarımın onun ayağa kalkabilmesi için olduğunu göremiyor musun? Sen umudunu yitirmiş olabilirsin ama ben hâlâ yitirmedim.”
Ceketini kaptığı gibi kapıya doğru yürürken Selma elini burnuna götürüp ağlamaya başladı. Muhsin ayakkabılarını giyindi. Kapının üzerinde asılı olan arabanın anahtarlarını alıp dışarı çıktı. Arabanın tekerlerini ayağını vurarak kontrol etti ve arabaya bindi. Emniyet kemerini takarken sanki orada değilmiş gibi derin düşünceye daldı. Bu durum kemeri taktıktan birkaç saniye sonrasına kadar devam etti. Sonra kendine gelerek fısıltı halinde “bu günler geçecek ve eski mutlu günlerimize geri döneceğiz. Sana söz veriyorum.” dedi. Arabayı çalıştırıp yavaşça uzaklaştı.
U-A-K yazısı şehrin her yerinden görünen gökdelenin en tepe noktasında sanki şehir benim avuçlarımın içinde der gibi görünüyordu. Yazının etrafını çevreleyen yıldızlar ordusu evrenin hâkimi konumunda adeta kibirle dans edermişçesine sırayla yanıp sönmekteydiler. Arabasını karşı caddede kaldırım önüne park edip arabadan indi. Koşar adımla yolun karşısına geçerek binanın döner kapısından içeri girdi. X-ray cihazından geçerken yüzünü tam görünecek şekilde güvenlik görevlisinin yanındaki kameraya çevirdi. Standart uygulama olan yüz tanıma sistemine kim olursa olsun uy mak zorundaydı. Görevlinin buyurun Muhsin Bey sözünün ardından asansöre doğru yöneldi. Birkaç saniye içinde açılan asansöre binip yirmi yedinci kata çıktı.
Asansörden çıktığında koridordan kendisine doğru yürüyen Calps “gelip gelmeyeceğin konusunda endişeliydim, geldiğine sevindim” diyerek elini uzattı. Muhsin Calps’in elini sıktı ve koridorda ilerlerken “hâlâ tam gelmiş sayılmam. Biliyorsun ki burada olmamın ve patronun olan kibir abidesine katlanmamın iki sebebi var” deyip hafif bir tebessümle Calps’e döndü. “Biri Kiren, diğeri sen.” dedi. Calps teşekkür mahiyetinde gözlerini açıp kapattı. Laboratuvarın önüne geldiklerinde Calps’in parmak izi ve retina taramasından sonra açılan kapıdan içeri girdiler. Üzeri cam tüplerle dolu olan masalar. Boş ve dolu olan yataklar. Dolu olan yatakların üzerinde boş ve anlamsızca adeta gözlerini tavana dikmiş olan kadavralar. Kadavraların yanında makineler ve bilgisayarlar. Kadavralar üzerinde yoğun bir şekilde çalışmakta olan beyazlara bürünmüş çoğu stajyer olan kalabalık bir ekip. Muhsin etrafını inceleyerek hiç konuşmadan Calps’in arkasında yürüyordu ve gördüğü ölü bedenlerin ölmeden önceki hayatlarını düşünüyordu. En çok da ölüm anlarını düşünüyordu. Laboratuvarın diğer kapısından çıkıp beyaz koridordan büyük salona doğru ilerlerken kafasındaki düşünceler Calps’in “Kiren nasıl” sorusu ile son buldu.
Muhsin başını olumsuz anlamında salladı.
“Nasıl olsun, aynı...”
Calps teselli mahiyetinde arkadaşının omuzunu sıvazladı.

“En olumsuz durumlarda çözüm bulma konusun da senin üstüne kimseyi tanımam. Elbet buna da bir çare bulacağına tüm kalbimle inanıyorum.”
“Söz konusu Kiren olunca yetersiz kalıyorum. Yürümesine, hatta koşmasına engel hiçbir olumsuz durum olmamasına rağmen beyni yürümeyi hatta parmağını bile kımıldatmayı reddediyor. On beş yaşında olmasına rağmen yaşından kat ve kat daha zeki. Bütün duyu organları muhteşem üstü çalışıyor. Benim düşüncem beyin harekete vermesi gereken enerjiyi diğer organlara dağıtıyor.”
“Kendine haksızlık etme. Yetersiz kalmıyorsun. Çözümü zaten parmaklarının arasında. Mucizevi bir dokunuş yetecek ama korkun o dokunuşa kalkan oluyor.”
“Her gün bu ameliyatı düşünüyorum ama çok riskli be dostum. Bütün duyu organlarının işlevi kesilirse belki yürüyebilir ama kaybetme riski çok yüksek. Her şey yolunda gittiğini farz etsem bile işlevini kestiğim organların yeniden hayata dönmesi ayrı bir mucize
gerektiriyor. Her şekilde imkânsız. Başka bir yol bulmam gerek.”
“Hayat hep mucizelere gebe değil mi zaten. Dün Mark’tan zaman istemiştin karar verdin mi?”
Muhsin Caps’in sorusunu “şimdi bunun zamanı değil” diye geçiştirdikten sonra büyük salonun kapısında bekleyen görevliye ismini söyledi. Görevli söylenen ismin elindeki listede olup olmadığını incelerken Muhsin Calps’e dönüp “Bu sene katılım yoğun mu?” diye sordu.
“Hem de ne biçim. Aklına gelmeyecek isimler var. Tüm dünyanın gözü bu toplantıda. Aman gözünü seviyim bir çılgınlık yapıp beni uğraştırma.”
Muhsin sinsice gülümseyerek görevlinin açtığı ka pıdan içeri girdi. Calps kime söylüyorum dercesine başını sağa sola sallayarak Muhsin’in ardından içeri girdi. Kalabalığın içinde kendilerine ayrılan yere oturdular. Onlarca ülkeden gelen katılımcıların konuşmalarının herkes tarafından anlaşılması için dağıtılan çeviri cihazından aldılar ve beklemeye başladılar. Mark’ın açılış konuşmasının ardından sırası gelen herkes kürsüye çıkıp düşen meteoru araştırmaları ile alakalı brifing vermeye başladı. Muhsin dikkatle anlatılanları dinlerken biryandan da göz ucuyla katılımcıları inceliyordu. Kürsüyü her terk eden yerini bir başkasına bırakıyor, kimse elle tutulur bir şeyler koyamayıp hep varsayımlar üzerinden konuşuyordu. Hemen hemen hep aynı cümleler havada uçuşuyordu. Sıkıcı geçen bir saatin ardından kürsüde yerini alan kişi göktaşında bulduğu organizmaları epifiz bezi ile bağdaştırıp epifiz bezi ile alakalı araştırmalarından bahsetmeye başlaması Muhsin için buz kesen havanın ısınacağına işaret olmuştu. Kendi ilgi alanı olduğu için yayıştığı koltuktan doğrulup konuşmacıya dikkat kesildi. Adam konuşmasının herkes tarafından anlaşılması için öncelikle epifiz bezinin ne işe yaradığından bahsetmeye başladı.
“Uyku ve uyanıklık döngülerini uyaran melatonin hormonunu salgılar. Vücudun biyoritminden ve vücudun biyolojik saat ayarlamasından sorumludur. Hipotalamus ile uyumlu çalışarak duyguların ve algıların kontrolünü sağlamaya yardımcı olur…” diye devam eden konuşması elle tutulur bir şey olmaksızın varsayımlar üzerinde son buldu. Adam tam kürsüyü terk edecekken katılımcılardan birinin söz istemesiyle duraksadı. Buyurun anlamında bir el işaretinin ardından küsüde duran bardaktan bir yu dum su ile ağzını ıslattı.
“Descartes epifiz bezinin ruh ile bedenin birleştiği nokta olduğunu söylüyor. Sizin bu konuyla alakalı düşüncelerinizi merak ettim.” dedi.
Dalga geçercesine bir gülümsemenin ardından “Uçuk fikirler her devirde çıkmıştır. Çoğu sadece fikir olarak kalmıştır. Ben bu fikre uçuk bile demekten gocunurum, deli saçması işte. Bence hayal dünyasını bırakıp gerçeklere odaklanmalıyız.” demesi Muhsin için bardağı taşıran damla oldu. Muhsin’in harekete geçip koltuktan kalkıyor oluşuna Calps eyvah dercesine başını sallayarak kaşlarını çattı. Ayağa kalkan Muhsin Calps’e bunu o istedi der gibi başını yana eğip kaşlarını kaldırarak konuşmaya başladı.
“Bir deli olarak bu deli saçması teoriyi daha da uçuk hale getirmek istiyorum” diye seslendi.
Muhsin’in beklenmedik bu çıkışı tüm gözleri üzerine çekmişti. Calps Muhsin’i durdurmak üzere harekete geçerken göz göze geldiği Mark başıyla yaptığı bırak anlamında işaretin ardından tekrar yerine oturdu. Belli belirsiz gülümsemesinden Muhsin’i kışkırtacak zemini Mark’ın hazırladığını anlamıştı Calps. Belki soruyu soran kişiyi bile Mark ayarlamıştır dedi içinden.
Muhsin’in beklenmedik bu çıkışından dolayı salonda oluşan sessizlik kürsüye doğru ilerlerken yerini fısıltılara bırakmıştı. Kürsüdeki bilim adamı boş olduğunu düşündüğü bir tartışmanın muhatabı olmaktan kaçınırcasına kürsüyü terk etti.
Kürsüye gelen Muhsin bir taraftan diğer tarafa kalabalığı süzdükten sonra konuşmasının muhatabı olan adama bakışlarını sabitleyip konuşmaya başladı.

“Evet, dediğin gibi kimi fikir olarak kalmıştır ama kimi de dünyaya ışık olmuştur. O ışık olanlara da öncesinde illaki deli saçması denmiştir. Bu bizim fıtratımızda var olan bir şey. Beynimizin kabul etmediği şeylere karşı bu şekilde savunma kurduğunu düşünüyorum. Beni üzen bu sözlerin bir meslektaşım tarafından sarf edilmesidir. Çürütemiyorsan çamur at sözü bizim için lüks olmalı diyorum. Her neyse, şu ana kadar konuşmacıların hepsi varsayımlar üzerine ilerledi. Bende aynı şekilde devam etmek istiyorum.
Madde ile mana âlemi yani ruh ile beden arasındaki bağı ve o bağ aracılığıyla ikisi arasındaki kesintisiz iletişimi sağlayan bir enerji akımı vardır. Bedenden alınan tüm bilgilerin depolandığı zihnin bir diğer görevi de bu enerji akımını sağlamaktır. Zihnin beslenip görevini kesintisiz yapabilmesini sağlayan benim abı hayat diye nitelendirdiğim sıvı bir güç kaynağı bulunur. Bu sıvıyı abıhayat diye nitelendirmemin sebebi asıl yaşam kaynağının kendisi olmasıdır. Yok olması durumunda zihin görevini yapamaz ve ruh ile beden arasındaki iletişim sekteye uğradığı için kaçınılmaz son gerçekleşir.
Bu abıhayat diye adlandırdığımız güç kaynağı ruh molekülünün içinde yer almakta. Bulunduğu ortam dışından olabilecek bir müdahale halinde bilimin halen anlamlandıramadığı biçimde mikron boyutunda küçülmesine sebebiyet vermekte olup bu müdahaleyi tehdit olarak gördüğü için enerji akımına karışıp kendisini yok ettiği zannediliyor.
Burada zan kelimesini kullanmamın sebebi şimdiye kadar anlattığım ve devamında da anlatacağım her şey gibi şimdilik bir teoriden ibaret. Bu sıvıya ulaşmakta günümüz teknolojisiyle bilimin şu an çaresiz kalması gerçeğidir. Abıhayatın günlük görevini tamamladığı kadarı bir salgı olarak ruh molekülünden dışarıya atıldığı için bilim yalnızca bu salgıyı inceleyebiliyor. Bu durumda da o salgı ruh molekülünden çıktığı anda abı hayatlıktan da çıkmış oluyor.
Benim teorime göre beyinde ve bedende gerçekleşen çoğu hastalığın ana sebebi bu sıvının zihni besleyemeyecek kadar az olmasıdır. Gereğinden çok olması durumunda ise belki aynı sonucu doğuracak, belki de beynimizin kullanamadığımız bölümlerini kullanabilir duruma geleceğiz. Bunu kestirmek mümkün değil.
Bu sebeple kadavralardaki o sıvıya ulaşılması durumunda hem hastalıkların tedavisi hem de devrim niteliğinde bir teknolojiye kavuşulacağı kanısındayım. Çoğu meslektaşımın düşündüğü gibi ölümsüzlük iksiri olur mu bilemem” dedi ve dalga geçercesine gülümseyerek devam etti.
“Fiziki olarak zihin yolculuğu yapabildiğimiz gün bu soruların cevabına da ulaştığımız gün olacaktır. Çünkü sadece bu şekilde o sıvıya tehdit oluşturmadan erişebileceğimize inanıyorum”
Mark “Neye dayanarak mikron boyutunda küçüldüğü teorisinde bulunuyorsun?”
Muhsin “Adı üstünde, bu sadece bir teori, en ufak bir kanıtım olsa zaten adı teori değil buluş olurdu. Tüm bu teorilerinin dayanağı olarak düşen göktaşında bulduğum ölü organizmalar. Bu organizmaları incelemem sonucu tüm canlıların sadece melatonin hormonunda bulunan organizmalar olduğunu saptadım. Dünyamızı yok edecek kadar büyük bir göktaşının atmosferden geçiş esnasında parçalanıp anlamlandıramadığımız şekilde küçülerek yeryüzüyle buluşmuş olması bu teorileri güçlendirmekte olup abıhayat sıvısının da göktaşında olduğunun kanıtıdır. Bu demek oluyor ki düşen göktaşının geldiği gezegen ya bir abıhayat zengini ya da uçuk bir iddia olarak düşündüğüm uzay diye bildiğimiz sonsuz boşluk bir beyinden ibaret ve biz de o beynin içindeki yaşamakta olan organizmalarız. Burada şu soru karşımıza çıkıyor. Biz mi beynin içindeyiz, beyin mi bizim içimizde?
Kim bilir belki evren bir paradokstan ibarettir.
Muhsin konuşmalarıyla ortamdaki herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştı.
Toplantı bitmiş herkes dağılmaya başlamıştı. Muhsin’de gitmek üzere hazırlanırken Mark kalmasını istedi. Vaktinin olmadığını söylese de Calps’in ısrarı üzerine kalmaya karar verdi. Üçü birlikte salondan ayrılıp Mark’ın odasına geçtiler. Mark aralarındaki buzu bir nebze eritmek adına “ne içersin” diye sordu. Muhsin’in “hiçbir şey” cevabının ardından biraz ilerdeki masanın yanında duran dolaptan iki adet soda alıp birini Calps’e uzattı. Cebinden çıkardığı çakmağı ile sodasını açarken konuşmaya başladı.
“Seninle aynı teorilere sahibiz ve aramızdaki tek fark benim senin kadar güçlü ve gerçek bir kanıtımın olmaması”
“Toplantıda da dediğim gibi kanıtım olsaydı bu teori değil buluş olurdu”
Mark gülümseyerek elindeki şişeden bir yudum alarak “bir şey bulmamış olsan bu kadar rahat anlatmazdın. Tanıdığım Muhsin bu değil.” dedi. Elindeki şişeden bir yudum daha aldı. Şişeyi masaya bırakırken konuşmasına devam etti.
“Küçülme hormonunu geliştirmeyi başardığından adım gibi eminim.”
Muhsin Mark’a hiç güvenmiyordu. Hatta aynı ortamda bulunmak bile rahatsız olmasına yetiyordu. Mark ile geçmişten gelen husumetleri güven duygusuna bir kalkan oluyordu. Ama araştırmalarını devam ettirebilmesi için onunla birlikte hareket etme fırsatını da geri çevirmek istemiyordu.
Mark’ı ve Calps’i Muhsin den daha iyi tanıyan kimse olmadığı gibi aynı şekilde Muhsin’i de onlardan daha iyi tanıyan olamazdı. Bu sebeple saklamanın gereği yok diye düşündü.
“Tam sayılmaz ama aşılamayacak bir problem de değil. Sadece canlı bir organizma gerekli”
Mark “O organizma iki avucunun içinde ve hala geri çevirmeye devam edecek misin?”
Muhsin “Bilinmeze yolculuk” Deyip başını sağa sola sallayarak “hayır, dönülmez yolculuğa ben yokum”
Calps ayağa kalkıp dizüstü bilgisayarı aldı. Bilgisayardaki dosyalardan birine girip ekranda beliren resimleri işaret ederek konuşmaya başladı.
“Yıllardır bu yıldız kümesini gözlemliyoruz. Kimine göre bu göz alıcı güzellik tanrının evi kimine göre de sadece bir yıldız kümesi. Ben de tanrının evi olduğunu destekleyenlerdenim. Düşen göktaşı tam olarak bu istikametten geldi. Teorilerimiz kanıtlandığına göre abı hayatın kaynağı burası. Oraya ulaşabildiğimizi ve getirebildiğimizi bir düşünsene. Dünyada hastalık diye, ölüm diye bir şey kalmaz.”
Mark “oraya kısa sürede ulaşmanın bir yolunu bulmuşken, hem de aylarla ifade edilecek kadar kısa bir sürede. Bunu elinin tersiyle itecek misin?”
Muhsin “yolculuğun ayrıntılarını anlatmıyorsun. Söylediğiniz sadece Mars’ta oraya bir solucan deliği açabilmemiz için donanım olduğunu söylüyorsunuz. Aylarla ifade ediyorsunuz ama bizdeki teknoloji sadece Mars’a bile dört yıldan kısa bir sürede ulaşılamayacağını gösteriyor”
Mark “daha önce de söylediğim gibi istediğin bilgileri evet demeden öğrenemeyeceğin kadar gizli”
Muhsin “siz kafayı yemişsiniz. Benim saçmalıklara ayıracak vaktim yok” diyerek oturduğu yerden kalktı
Calps” hemen kestirip atmadan önce bir düşün. En azından kızın için”
Muhsin kendinde ortamı terk etme cesaretini bulamadı. Söylenenler imkânsız gibi gelmesine rağmen Kiren için zerre miktarı bile ihtimal olsa uğraşmaya değer diye içinden geçirdi.
Mark” aradığımızı bulamadığımızı farz edelim. En azından orada canlı organizmayı bulur oksijensiz ortamda geliştirir ve kızına bu şekilde tedaviye devam edebilirsin. Belki geliştirmene bile gerek kalmadan direkt olarak abıhayatı bulacaksın. Birkaç güne kadar Calps’in önderliğinde bir ekip yola çıkıyor. Evet de de bitsin bu iş”
Muhsin derin bir iç çekti. Birkaç dakika daha sessizliğini devam ettirdi. Odayı terk etmeden önceki son sözü biraz daha düşünmem gerek oldu. Aslında en doğrusunun gitmek olduğuna kendisi de inanmaya başlamıştı fakat Mark’ın asıl planını bir türlü kestiremiyordu. Mark da bazı bencil düşüncelere sahip olanlar gibi dünya nüfusunun azalması gerektiğine inananlardandı. Bu sebeple hayat kurtarma amacı taşıyan bir projede yer almazdı. Paraya değil güce tapıyor oluşu maddi bir gelir sağlamak amacını da saf dışı bırakıyordu. Arabasına binerken kendi duyabileceği bir sesle “Güç için olmalı ama nasıl bir güç için” diye mırıldandı. Küçülme hormonuyla bu kadar ilgileniyor oluşu da başka soru işaretlerini doğuruyordu. Fiziki olarak zihin yolculuğu yapılabilmesi küçülme hormonuyla mümkün hale gelecekti. Böyle bir buluşun Mark gibi birinin eline geçmesi felaket olabilirdi. Sezgileri ısrarla kalmasını söylerken aklından geçenler gitmekten yanaydı. Rüyalarını düşündü. Gördükleri gidilecek yerlerin yansıması olabilir miydi? Eğer öyleyse ne kadar çabalarsa çabalasın kaderden kaçış yoktu. Yaşanması gereken kuşkusuz yaşanacaktı. Kafasındaki derin düşünceler eşliğinde arabasını çalıştırıp hareket etti. Nereye gittiğini bilmeden sadece şehrin kalabalığının arasında ilerliyordu. Yol kenarında yürüyen insanlar, vızır vızır geçen arabalar, önünden geçtiği kafe türü mekanlarından yükselen müzik sesleri çıkmaz sokaklarla dolu olan zihnindeki baskıyı kat ve kat artırıyordu. Her şeyden, herkesten kaçarcasına ilerliyordu. Her geçtiği trafik ışıkları o anki amacına biraz daha yaklaştırıyordu. Aştığı kilometrelerin ardından amacına ulaşmış ve sadece zihni ile baş başa kalmıştı. Ama hala ilerlemeye devam ediyordu. İki yanında uzanan boyundan uzun ayçiçeklerinin sapsarı görüntüsü eşliğinde, dar bir yolda hız kesmeden ilerlemeye devam etti. Arabanın bir camından girip diğerinden terk eden rüzgârın zihnine tutunan kalabalığı da uçurması umuduyla arada bir derin bir nefes alıp tekrar rüzgâra bırakıyordu. Pek işe yaradığı söylenemezdi ama biraz da olsa rahatlatıyordu. Bir müddet sonra ay çiçekler yerini alıç ağaçları ve diken türlerine bırakmıştı. Dağın yamacına yanaştığında şehirden epeyce uzaklaşmıştı ama düşüncelerinden bir adım bile kaçamamıştı. Başı adeta çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Torpidodan aldığı hapı dudaklarına yerleştirip arabadan indi. Geceki gördüğü rüyayı düşünerek ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Etraftaki sessizliği ayakkabılarının bastığı kuru dikenler bölerken içinden sadece bir rüya diyerek kendini teselli etmeye çalışsa da bir türlü silemiyordu. Düşündükçe Zihindeki aktörler değişiyor, onlardan kurtuluyor derken yerine kızı için aylardır uğraştığı deneyler derken yeter diye nefesi yettiği kadar bağırdı. Sırtını toprağa yaslayıp gökyüzüne doğru bakan gözlerini kapadı. Zihninde bir boşluk yaratıp sessizce oraya gizlendi. Başka hiçbir şeyin giremediği derin bir boşluk.
Karnında hissettiği bir değneğin dürtmesiyle kendine geldi Muhsin.
Ne kadardır öylece durduğu hakkında hiçbir fikri yoktu ama o beynini patlatacak olan baş ağrısından kurtulmuştu. Değneğin ardındaki kişiyi görebilmek için başını çevirdi. Güneş gözünü alınca refleks olarak eli siper oldu. Ayağa kalkarken abi iyi misiniz sorusuna çan sesleri eşlik ediyordu. Etrafını sarmış olan koyun sürüsüne bakarken çoban elindeki su şişesini uzatarak aynı soruyu tekrarladı. Güneşin altında uyumaktan dili damağı kurumuştu. Kendisine uzatılan şişeyi alırken “iyiyim, endişelenecek bir şeyim yok” diye cevap verdi. Suyu içerken karşısındaki kavruk tenli çocuk denebilecek yaşta olan zayıf genç dağılmakta olan sürüyü toparlamak için garip sesler çıkarıyordu. Kendisinin anlamadığı dili koyunlar anlamış olacak etrafına toparlanmaya başladı.
“İleride terkedilmiş bir araba gördüm sanırım senin. Araban mı bozuldu? Yolunu mu kaybettin? Yardım edebileceğim bir şey var mı?”
“Sıkıntı edilecek bir durum yok. İlgilendiğin için teşekkür ederim. Sadece biraz kafa dinlemek istemiştim.”
“Abi ya kafa dinleyecek başka yer mi bulamadın? Hiç bu güneşin altında uyunur mu? Maazallah adamı öldürür bu güneş.”
Muhsin gülümsedi. Gencin biraz komik ama samimi konuşma tarzı hoşuna gitmişti.
“O zaman hayatımı sana borçluyum desene”
“Yok abi ya, o kadar da değil. Tepeden geçiyordum hiç debelenmediğini görünce valla öldün zannettim. Karnın aç mı?” diye sordu. Muhsin’in konuşmasına fırsat vermeden devam etti.
“Benimki de soru mu? Kaç saattir güneşin alnında yatıyorsun. Tabi ki açsındır.”
“Yok, iyiyim ben seni de işinden alıkoymayım”
“Öyle şey mi olur, duymamış olayım. Eşeğin dalında anamın koyduğu azık var. Bende acıkmıştım, Allah ne verdiyse birlikte yeriz.”
Muhsin bu samimi teklifi reddetmenin kabalık olduğu düşüncesiyle kabul etti. İleride gördüğü bir ağaca doğru ilerlerken genç yine o garip sesleri çıkartarak eşeğe doğru gidiyordu. Ağaca sırtını verip etrafına bakınırken genç elindeki heybeyle yanına oturdu. Birkaç domates, biber, salatalığın olduğu mütevazi bir sofra kurulmuştu. O çıkarsız samimiyet eşliğinde belki de hayatında yediği en lezzetli şeylerdi yedikleri.
“İsmin ne?”
“Muhsin.”
“Ooo, Adaşmışız. Benim de ismim Muhsin. Koyunlar sizin mi?”
“He valla bizimdir abi. Şu dağın arkasında yaylamız var. Buralarda otlatıyorum işte”
Adaş kaç yaşındasın? Okuyor musun?”
“on beş yaşındayım. Bende okuyacak kafa yok. Ortaokulu zar zor bitirdim yaylaya geldim”
“Öyle deme, akıllı birine benziyorsun. Okusan gayet başarılı olacağına inanıyorum.”
“Akıllı mıyım bilmem ama okumak bana göre değildi. Benim hayalim burasıydı ve oldu”
“İnsan hayat boyu mutlu olacağı işi yapmalı. Senin adına sevindim. Benim için gitme vakti geldi. Her şey için teşekkür ederim.”
“Ne demek abi. Benim soframa eşlik ettiğin için ben teşekkür ederim. Yolun buralara düşerse yine beklerim.”
Genç ile sohbet etmek iyi gelmişti. İçinde oluşan huzurla ayağa kalktı ve
“Emin ol tekrar geleceğim adaşım” diyerek uzaklaştı.
DEVAMI GELECEK

Seyit Ali Oruç
Kayıt Tarihi : 20.07.2026 12:52:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


ROMAN

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!