Ömer için dağlar yalnızca yükseltilerden ibaret değildir; her zirve sabrın, her patika umudun, her dere insanın kendisiyle yaptığı sessiz bir yolculuğun adıdır. O, doğayı seyreden değil; onunla aynı nefesi alan, rüzgârın dilini, taşın sabrını, suyun türküsünü dinlemeyi bilen bir dağ adamıdır.
Bu tutku, zamanla bir hayale dönüşür. Hayalini bir spor kulübü kurarak gerçeğe dönüştürür. Ancak onun kurduğu kulüp yalnızca yürüyüş yapan insanların buluştuğu bir topluluk değildir; dostluğun, dayanışmanın, disiplinin ve doğaya duyulan sonsuz saygının yeşerdiği büyük bir ailedir.
Her gezi başlamadan günler önce tek başına yollara düşer. Kimi zaman sislerin arasına gizlenmiş bir şelaleyi bulur, kimi zaman kartalların gölgesinin düştüğü yalçın kayalıkları keşfeder. Ayak basılmamış patikaları adımlarken yalnızca rota çizmez; insanların doğayla yeniden buluşacağı unutulmaz anların da haritasını çıkarır.
Sonra gün doğmadan yola koyulurlar.
Bir gün bulutlara komşu olmuş bir zirvede, ertesi gün çağlayan bir derenin kıyısında, bazen göğe uzanan kayalıkların arasında saklı bir kanyonda... Grubunun en önünde hep Ömer vardır. Adımlarını aceleyle değil, güvenle atar. Arkasına her döndüğünde yalnızca sporcularını değil, kendisine emanet edilmiş hayatları görür.
Onun liderliğinde doğa yürüyüşü yalnızca kilometrelerce yol katetmek değildir. Her mola küçük bir eğitimdir. Bir kayanın yaşı, bir çiçeğin hikâyesi, bir kuşun göç yolu, gökyüzünü okuyabilmenin incelikleri, pusulanın dili, yön bulmanın sırları... Çantasındaki her malzemenin bir amacı, anlattığı her bilginin bir değeri vardır. Sporcuları yalnızca yürümeyi değil, doğayı anlamayı öğrenir.
Ömer'in en büyük öğretisi ise şudur:
"Doğa bize ait değil; biz doğaya emanetiz."
Bu yüzden yürüdükleri her patikadan geriye yalnızca ayak izlerini bırakırlar. İnsanların umursamazca attığı plastikleri, cam şişeleri, tenekeleri tek tek toplarlar. Zirvelere yalnızca bayrak değil, çevre bilinci de taşırlar. Onun için temizlenen her dere, kurtarılan her ağaç, geleceğe bırakılmış sessiz bir teşekkürdür.
Zorlu anlarda ise gerçek karakteri ortaya çıkar.
Yüksek rakımın ince havasında fenalaşan bir sporcuyu hiç düşünmeden sırtına alır. Kilometrelerce yolu tek kelime şikâyet etmeden yürür. Kaybolan küçücük bir eşyayı bile "Boş ver." diyerek geçmez. Saatlerce arar. Çünkü bilir; bazen kaybolan bir eşya değil, bir insanın hatırasıdır.
Bir yaralanma olduğunda telaşın yerini bilgi alır. İlk yardım çantasını açarken elleri titremez. Ne yapacağını bilir. Çünkü doğada bilgi, bazen hayatla ölüm arasındaki en ince çizgidir.
Fakat Ömer'i yalnızca güçlü yapan bunlar değildir.
Akşam güneşi dağların ardından çekilirken ateşin etrafında başka bir Ömer belirir. Bir anda ince ve yanık sesi yükselir vadilere. Söylediği türkü, kayalara çarpıp yankılanırken herkes aynı sessizlikte buluşur. Kimi zaman anlattığı bir fıkra kahkahaları dağların ötesine taşır. Kimi zaman sacın üzerinde pişen mis kokulu kavurma, bazen közde kızaran sucuk ya da ekmek arasına konulan sıcacık köfte, uzun yürüyüşün yorgunluğunu unutturur. Onun sohbeti nasıl insanın içini ısıtıyorsa, pişirdiği yemekler de aynı samimiyetle doyurur.
Çantasında bir dağcının ihtiyaç duyabileceği her şey vardır; ipler, karabinalar, pusula, ilk yardım malzemeleri, fener, yedek giysiler... Ama aslında en değerli yükünü hiçbir çantaya sığdıramaz.
O yük; tecrübesidir.
Sabırdır.
Merhamettir.
Cesarettir.
Ve insan sevgisidir.
Bu yüzden insanlar yalnızca dağlara çıkmak için değil, Ömer'le aynı yolu yürüyebilmek için o kulübe katılırlar.
Çünkü bazı insanlar zirvelere ulaşır.
Bazıları ise yürüdükleri her yolu anlamlı kılar.
Ömer, işte o ikinci insanların en güzel örneklerinden biridir. Gittiği her dağda yalnızca ayak izlerini değil; dostluğu, güveni, bilgiyi ve doğaya duyulan saygıyı da ardında bırakan, herkesin gönlünde zirveye yerleşmiş gerçek bir doğa sevdalısıdır.
Zirve, başkaları için bir manzara, Ömer için ise göğe en yakın sığınaktı. Fakat bu kez ne ayaklarının altındaki vadilerin yeşili ne de yüzünü döven sert rüzgâr bir anlam taşıyordu. Kahramanmaraş depreminde enkazdan çıkardığı her canlı bedenle kendi ruhundan bir parçayı o beton yığınlarının altında bırakmış; Ağrı’dan Süphan’a kadar kaybolan nice hayatı bulan bu demir yürek, kendi içinde kaybolmuştu. Anne ve babasının peş peşe gidişi, evlatlarının gözlerindeki o gurbet bakışlar… Hayatın yükünü sırtlayan bu dev adam, sonunda kendi omuzları altında ezilmişti.
Dağların en sarp yamaçlarını korkusuzca aşan Ömer, meğer hayatın en dik uçurumunun insanın kendi yüreğinde saklı olduğunu anne ve babasını kaybedince anlayacaktı.
Yıllarca zirvelerden döndüğünde ilk işi, yaşlı anne ve babasının odasına girmek olurdu. Yorulan elleri onların ellerini tutar, yorgun omuzları onların yükünü taşırdı. Dağlarda nasıl bir liderse, evinde de aynı tevazuyla bir evlat olurdu. Bir bardak suyu uzatırken gösterdiği özen, bir battaniyeyi üzerlerine örterken hissettiği şefkat, onun gerçek büyüklüğünü gösterirdi.
Fakat insan bazen en çok sevdiklerine gösterdiği sevgiyi geri alamadığını düşünür.
Ömer'in içinde yıllardır büyüttüğü sessiz bir sızı vardı. Çocuklarını çok seviyor, onlar için çırpınıyor; ama kimi zaman beklediği yakınlığı göremediğine inanıyordu. Belki yanılıyordu, belki de yorgun ruhu sevgiyi seçemez hâle gelmişti. Ne olursa olsun, bu duygu göğsünün en kuytu köşesinde kapanmayan bir yara gibi duruyordu.
Sonra hayat, peş peşe en ağır imtihanlarını önüne koydu.
Önce annesi göçüp gitti.
Ev artık aynı ev değildi.
Annesinin sesi çekilince duvarlar konuşmayı bıraktı. Çayın buharı eski sıcaklığını yitirdi. Kapının her açılışında onu göreceğini sanan gözleri, her defasında biraz daha hüzünle yere eğildi.
Daha o acının toprağı kurumadan babasını da uğurladı.
İki mezar arasında, sanki çocukluğu da toprağa verilmişti.
Dağların rüzgârına meydan okuyan adamın omuzları ilk kez bu kadar çökmüştü. Yıllarca başkalarını ayağa kaldıran eller, kendi ruhunu yerden kaldıracak gücü bulamıyordu. İçindeki sessizlik, en derin vadilerden daha ürkütücüydü.
Artık türküler boğazında düğümleniyor, kahkahalar yarım kalıyor, dostlarının arasında bile kendini yalnız hissediyordu. O eski cıvıl cıvıl Ömer, sanki sisin içine karışmış bir siluete dönüşmüştü.
Bir gün yine dağların yolunu tuttu.
Bu kez zirveye ulaşmak için değil; kendi içindeki fırtınanın sesini dinlemek için.
Kayaların arasında otururken karşısındaki uçurumdan çok, yüreğinde açılan boşluğa bakıyordu. Rüzgâr yüzüne vuruyor, yıllarca sevdiği o dağlar bile ilk kez ona yabancı görünüyordu.
İçinden tek bir cümle geçiyordu:
"İnsan bazen en kalabalık hayatın içinde bile yapayalnız kalabiliyormuş..."
Saatler ilerledikçe, zihninde anılar birbirine karıştı. Annesinin "Oğlum, üşüme." diye seslenişi... Babasının omzuna bıraktığı güven veren eli... Çocuklarının küçücük parmakları... Ateş başında birlikte türkü söylediği dostları...
Bir yanda tarifsiz bir özlem, diğer yanda tükenmişlik...
İlk kez, yıllarca başkalarına umut olan adamın kendisinin de umuda ihtiyaç duyduğu bir andı bu.
Dağların sessizliği ona bir gerçeği fısıldıyordu:
En güçlü insanlar bile bazen yorulur.
En sağlam kayaların bile çatlakları vardır.
Ve bazen insanı hayata döndüren şey, kendi gücü değil; onu seven insanların sesidir.
Ömer henüz bunun farkında değildi. Ama kader, onun hikâyesini acının bittiği yerde değil, yeniden ayağa kalkmayı öğrendiği yerden yazmaya hazırlanıyordu. Çünkü bazı insanlar yalnızca zirveleri fethetmek için değil, en karanlık vadilerden bile yeniden çıkabilmenin mümkün olduğunu göstermek için yaşarlar.
Derin ducunceler ve tükenmişlik sendromu Ömerin ölüm orucuna başlamasına sebebiyet verdi. Ve o dağ gibi adam yorgun yüreğine yenik düşerek ölüm orucuna basladı. Artık ne bir şey yiyor ne de bir damla su içiyordu.
Ölüm orucunun üçüncü günüydü. Ne bir damla su ne de dudaklarında tek bir kelime. Telefonunun durum kısmına bıraktığı o veda mektubu, rüzgârın önünde savrulan son yapraktı: “Anne, baba siz gittiniz beni yalnız bıraktınız... Ben de geliyorum, yakında beni bekleyin...”
Aşağıda, kilometrelerce uzakta, ekranı başında donup kalan dostunun yüreğine ise kor düşmüştü. Dağcı arkadaşı, Ömer’in sessizliğini bozan o ard arda mesajları gönderdi:
“Ömer abi selam aleyküm. Neredeysen bir ses ver... Sen bu değilsin!”
Ve sonra o uzun, yürek dağlayan satırlar döküldü parmak uçlarından. Ömer’in başkalarına uzattığı o şefkatli elleri, bu kez kelimelerle ona uzatıyordu:
Ömer abi,
Sen dağlarda yolunu kaybeden onlarca insana yol oldun. Soğukta üşüyene ateş, umudunu kaybedene umut oldun. Başkaları yorulduğunda onların yükünü sırtlandın. Sofrada önce herkesi doyurup en son kendin oturdun. Birinin kaybolan eşyası için kilometrelerce yürüdün, "Bulmadan dönmem." dedin.
Şimdi ise senin içinde kaybolan bir umut var.
Babanı kaybetmenin acısı tarif edilemez. Günlerce onun çaresizliğini görmek, elinden bir şey gelmemesi insanın yüreğinde kapanması zor yaralar açar. Ama inan ki, senin ölümün bu acıyı bitirmez; sade, eşinin, dört evladının ve seni seven başta ben olmak üzere herkesin omzuna yeni ve daha ağır bir acı bırakır.
Düşünsene... Sen, başkalarının babasını, evladını, kardeşini kurtarmak için canını ortaya koymuş bir insansın. O 6 Şubat Maraş depremindeki göstermiş olduğun insanüstü gayrete ben şahit oldum. Şimdi kendi çocuklarının babasını onların elinden almaya hakkın var mı? (Her ne kadar onlar sana gerekli saygı ve sevgiyi gösterememiş olsalar bile...)
Baban bugün konuşabilseydi sana ne derdi?
"Gel yanıma." mı derdi, yoksa...
"Ömer, çocuklarına sahip çık. Eşini yalnız bırakma. Benim eksik bıraktığım hayatı sen tamamla." mı derdi?
Bence ikinciyi söylerdi.
Çünkü bir baba, evladının ölümünü değil; yaşamaya devam edip arkasında bıraktığı emanete sahip çıkmasını ister.
Dostum...
Bugüne kadar dağlarda ve enkaz altından onlarca insanı kurtardın. Şimdi kurtarman gereken en önemli insan sensin.
Hayatın boyunca başkalarına umut oldun. Bugün sen umudu göremiyorsun diye umut bitmiş değil. Bulutlar güneşi örtebilir ama güneşi yok edemez.
Bizlerin gözünde sen sadece bir dağcı değil bizim için o dağsın. O dağ yıkılırsa bizlerin dünyası da yıkılır.
Babanın hatırasına yapılacak en büyük iyilik, onun ardından ölmek değil; onun yetiştirdiği evlat gibi dimdik yaşayabilmektir.
Allah aşkına...
Bugün ölümü değil, sabrı seç.
Çünkü bazı acılar geçmez; ama insan o acıyla yaşamayı öğrenir. Ve bazen yaşamaya devam etmek, gösterilebilecek en büyük cesarettir.
Seni seven insanlar var. Çocukların var. Eşin var. Dostların var.
Ve inan, sen bu dünyadan eksilirsen yalnızca bir insan eksilmeyecek; nice insanın sığınacağı bir omuz, güveneceği bir yürek de eksilecek.
Evet dediğin gibi ölüm haktır. Ama o hakkı tayin etmek senin elinde ve yetkinde değil. Zamanı ve yeri geldiği zaman hepimiz öleceğiz. Ama bile isteye kendimizi öldürmeye hakkımız yoktur. Bunu en iyi bilenlerden biri sensin. Sen dünyanın yandığını düşünüyorsan hiç olmazsa ahiretini de yakma...
Biz seni kaybetmek istemiyoruz.
Selam sevgi ve muhabbetlerimle...
Ancak bu kelimeler o sırada ıssız kayaların arasında yankılanırken, Ömer çoktan bilincin ve karanlığın sınır çizgisine varmıştı. Susuzluk ve açlık, bedenindeki son ateşi de tüketmişti. Olduğu yere yığıldı; dünya sustu, gökyüzü karardı. Dağların sevdalısı şimdi ıssız bir dağın yamacında hareketsiz yatıyordu.
Zaman, sevdiklerinin endişeli soluklarıyla akarken, emniyetin ve dostlarının ortak çabasıyla Ömer’in telefon sinyalinden konumu saptandı. Dağın ıssız bir yamacında, rüzgârın korumasız bıraktığı o tenhada baygın halde bulundu. Hızla çağrılan ambulans, onu hastanenin soğuk ama hayat veren ellerine taşıdı. Günler süren tıbbi müdahaleler, o dev adamın sönen kandilini yeniden tutuşturdu.
Hastaneden taburcu olup evine adım attığında, onu ne soğuk kayalar ne de kimsesizlik karşıladı. Eşi, çocukları ve vefalı dostları evin her köşesini sıcak bir nefesle doldurmuştu. Kimse büyük laflar etmedi; kimse hesap soramadı. Sadece sarıldılar. Çocuklarının elleri ilk kez bu kadar sıkı tutuyordu babalarını.
Ömer pencereden dışarıya, akşamın alaca karanlığına bürünen dağ silüetine baktı. İçindeki buzlar, sevdiklerinin o sessiz ve kararlı şefkatiyle yavaş yavaş eriyordu. Anladı ki; en sarp dağlar bile yalnız tırmanılırdı belki ama hayat, ancak omuz omuza verildikçe yaşanırdı. Güneş bulutların arasından yeniden doğuyordu.
Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 7.08.2026 21:47:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!