1972 trabzon / Araklı İlçesi Ayvadere köyü doğumlu ilk okulu kıbrısta okuyan yazar orta okul ve liseyi, Trabzon İmam Hatip lisesinde okudu bu yıllarda okumalarına başlayan yazar Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu, İlahiyat yıllarında okula ara veren yazar, bir süre G.Antepte İslami ilimlerle ilgili medrese eğitimi aldı.
İlahiyat yıllarında İslam düşüncesiyle ilgili okumalarına devam eden yazar, hürafelerden ve bid'atlardan uzak bir din anlayışının İslam dünyasını yeniden ayağa kaldıracağını düşünerek okumalarını bu yöne kaydırdı. Ceşitl ...
DÜNYA AHİRET DENGESİ VE VERASET
Müslümanların Kuranı yanlış anlamaları, Kuranı bırakıp bir takım felsefeleri ve mistik inanışları takva zannetmeleri ve özelliklede felsefi tasavvufun İslam dünyasında hakim kültür haline gelmesiyle Kuranın bu eksende yorumlanmaya ve tefsir edilmeye başlanması Müslümanların dünya olgusunu algılama noktasında içinden çıkılamayacak bir çıkmaza düşmelerine ve Allah’ın kendilerine yüklediği yer yüzünün hilafeti ve verasetini(Bk.:Bakara:29 Enam:165,Araf:69-74,Yunus:14,73,Neml:62,Fatır:39,Sad:26) kaybetmelerine yol açan bir uçuruma yuvarlanmalarına sebebiyet vermiştir.Tabi ki bahsettiğimiz bu süreç uzun bir zaman almış Asrı Saadetten sonra ortaya çıkan saltanat serüveniyle başlamış ve en son Osmanlı devletinin zayıflayıp yok olması ve yerine İslam dünyasında seküler hukukun yerleşmesiyle emperyalizmin hakimiyetine kendisini teslim etmiştir bu sürecin algılanması ve yeniden bir dirilişin yaşanması dünyanın yeniden tanımlanması ve Kuran bağlamında dünya ahiret birlikteliğinin ve dengesinin sağlanması ile mümkündür.Sorunu tanımlayabilmek ve giderebilmek elbetteki kaynağına gitmekle mümkün olduğundan bizde bu sorunun kaynağını tespit etmeye ve olumsuzluğu gidermeye hiç olmasa bu bağlamda atılacak adımlara bir katkı sunmaya çalıştık.Asrı Saadetten sonra Muaviye ile başlayan ve dünyevileşmenin başlangıcı olarak nitelendirebileceğimiz süreç zevk ve sefaya düşkün olan Yezidin ehli beytin bireylerine zulmetmesi ve hilafet merkezini Medine’den Şama taşıması, Emevi sülalesinin israf ve debdebeli bir hayatı benimsemesi,saraylar yaptırması ve yeni Müslüman olmuş halka iyi davranmaması v.s dünyevileşmenin yaygınlaşmasına sebebiyet vermiş bu zihniyet Abbasilerle de devam etmiş bu süreçte insanlar ya saltanat taraftarı olmuş ya saltanatla mücadele etmiş yada bu iki tavrın dışında bir tavır geliştirerek münzevi hayatı seçmiştir daha sonra saltanata karşı çıkanların acı kayıplar vermeleri ve başarısız olmaları ile birlikte toplumda saltanat taraftarı ve onlardan uzak duran zahitler olarak iki tip insan prototipinin kalmasıyla seçenek(Sosyal tavır) ikiye inmiştir daha sonra kendi felsefelerini de üreten bu düşünce kemikleşmiş ve bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır.birisi dünyevileşmeyi diğeri ise mitleşmeyi (Ruhbaniyet) temsil eden bu iki aşırı uç neredeyse hakikati kendilerine uydurma adına bir düşünce sistemi geliştirmiş ve bu sistemlerini İslam adına sunar duruma gelmiştir. Kuran’a parçacı yaklaşan ve esasen Antik felsefe,Hint mistizmi, doğu felsefesini ve Hıristiyanlığın ruhbaniyet(Bk:Hadid:27) anlayışını İslam’a taşıyan bu düşünce sistematiğinin öncüsü olan mutasavvıflar dünyayı çok kötü bir şekilde tavsif etmişlerdir. Mesela kendinden önceki sûfîlerin Kuran yorumlarını derleyen Ebû Abdurrahmân es-Sülemî(ö.412/1021) ,şu sözleri nakletmiştir: Zünnûn el-Mısrî: Dünya mezmûm(zemmedilmiş, kınanmış) olarak yaratılmıştır. Ebû Bekr el-Verrâk: Dünya bela, meşakkat ve hevâ yurdudur. Her kim bu dünyadan yana muradını ifnâ ederse her şeyden/belâdan salim olur. Sehl et-Tüsterî: Dünya tıpkı bir ağaç gibidir. Kökü cehalet, dalı yiyip içme, giyinip kuşanma, uyuyup istirahat etme, kadın, güzel koku ve malı sevmektir. Semeresi ise ilâhî azabı mucip olan günahlardır.(Tefsirüssülemi Hakaikuttefsir:C.2S.233) sûfî müfessir Kuşeyrî (ö. 465/1072) de şöyle bir izah getirmiştir: “Dünya hayatı yok olmaya mahkumdur. O ne [bir saniye] rötar yapar ve ne de bir yerde karar kılar. O filhal Allah’tan alıkoymaktadır. Gerçi ekmek aş verir ve fakat karın doyurmaz. Tıpkı çocukların oyunları gibi hiçbir kural (istikamet) tanımaz. İnsanı haktan ve hakkı hakkıyla kavramaktan alıkoyar.”(Kuşeyri Lataif’ul İşarat C.3 S.290)
Ebû Hâmid el-Gazâlî’nin (ö. 505/1111) İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı tasavvuf klasiğinin Zemmü’d-Dünyâ bölümünde de dünyayı tahkir ve tezyif eden birçok manidar söze rastlamak mümkündür. Gazâlî’nin bu bölümde aktardığı bilgilere göre dünya mutasavvıfların gözünde maddeye yönelen nefsin arzularından (hevâ ve şehvet) ibaret olup bütün kötülüklerin kaynağıdır. Çünkü dünya özü itibariyle insanı alçaltan ve aslî maksadını ona unutturan bir niteliğe sahiptir. Hakk’a giden yoldaki en büyük mâniadır(engel) . Bu yüzden kimi sûfîlerce “domuz” diye adlandırılmıştır. Dünya yalan, âhiret gerçektir. Dünya ile âhiret iki kuma gibidir. Biri memnun edildiği ölçüde diğerinin rahatsız olması kaçınılmazdır. Dünya Allah’ın düşmanıdır. Dışı çekici bir kadın, içi çirkin bir kocakarı gibidir. Allah dostu olan bir insanın dünya ile ilgi kurması muhaldir.(Gazali İhya:C:3S:214-225)
Gazâlî, hayra vasıta olan nesnelerde kısmen de olsa hayır bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak dünyanın mutlak surette bir düşman olarak algılanmaması gerektiğini söyler ve böylece tasavvufî gelenekte daha mutedil bir anlayışı benimser. Bununla birlikte, dünya sevgisinin mutlak surette
ciddi bir tehlike ve risk içerdiğini belirtmeyi de ihmal etmez.
ALLAH KÂFİRLERİ SAVAŞ ÖNCESİ MÜ’MİNLERE VE RESULÜLLAH’A AZ GÖSTERDİ®
“ O vakit ki Allah sana onları rüyada az gösteriyordu eger sana onları çok gösterseydi korkacaktınız ve kumandada tartışmaya düşecektiniz fakat Allah(sizi bundan) kurtardı Şüphesiz o kalplerin özünü bilir” Enfal 43
“ Allah olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında) karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor side onların gözlerinde azaltıyorduBütün işler Allaha döner” Enfal 44
Allah kâfirleri müslümanlara müslümanlarıda kâfirlere az göstererek cesaretlendirdi ki Müminlerin vasıtasıyla onların belini kırsın ve müslümanlar onları çok görerek cesaretleri kırılmasın Müminleride anlara savaşın başlangıcında az göstererdi ki müminlere saldırsınlarda Allah bu vesileyle onları müminler vasıtasıyla cezalandırsın
Her şey gibi aşkı da tükettik artık.
Dünyevileşmenin kahredici kasveti ölü toprağı gibi çöktü aşkın üstüne.
Şiirlerde kaldı her şey.
Geçmiş günlerden anlattığımız tatlı bir hatıradır artık aşk
Ah! Ne aşklar varmış diyoruz artık.
Sanki kalp aynı et parçası ama içi boşalmış sadece bir organ.
İslam Modernizmi
İslam Modernizmi denince; İslam’ı batının değerlerini ve mantığını esas alarak yorumlayan yaklaşım,bezende batının meydan okumalarına cevap arayan,batıya İslam’ı hoş göstermeye çalışan uzlaşmacı yorum anlaşılır.Arapça Teceddüt yani yenilenme kelimesinin karşılığıdır ve bu manada Tecdit ile karıştırılmamalıdır.Zira dini değerlere yeniden itibar kazandırarak bunlar etrafında oluşan şüpheleri gidermek İslam’ın mesajını o günün Müslümanlarının algılarına sunmak ve Kuran’ın hayatı inşasını ve ihyasını temin etmek için yapılan çalışmaların ortak adına Tecdit (Yenileme) ,İslam’ın yabancı düşünce,felsefe ve ideoloji biçimlerine göre yapılanmasına ise Teceddüt (Reformizim,Modernizim) diyebiliriz.
19. yüzyıldan beri batının sürekli artan siyaset, bilim ve teknik alanlardaki gücünün İslam dünyasında sebep olduğu entelektüel bunalımların ve politik çarpıklıkların neticesi olan bir zihni gerginlik karşısında Müslümanların şahsiyetlerini kaybetmesi özellikle aydınları! bu geri kalışın faturasını bir yerlere çıkarma saplantısına düşürmüştür.Geçmiş birikimin ayırt edilmeksizin külliyen karalanması ve reddedilmesi bu aşağılık kompleksini bastırmada çare gibi görülmeye başlanmıştır.
Modernistlerin bir kısmına göre geri kalmamızın tek gerekçesi dindir.Bir kısmına göre ise bu güne kadarki dini algılama biçiminin yanlış olması ve dinin hurafelerle dolmasıdır.İlerlemenin yolu ise; radikal modernistlere göre dini tamamen reddetmek ılımlı modernistlere göre ise; toplumun kontrolü ve beraberliğinin de korunması açısından devamının sağlanması ve fakat dini bilimci (Pozitivst) ,akılcı (Rasyonalist) ,sekülarist,(Laik) şüpheci(septik) ve eleştirel bir mantıkla yeniden değerlendirmek ve batının kavramlarını esas alarak yeniden yorumlamaktır.Allah’ı kamusal alanın dışına çıkaran bu algılama biçimi dini kul ile Allah arsındaki yüksek ahlak ve moral değerler olarak tanımlamaktadır.Bu yorumlamanın içine başta mezhepler olmak üzere bütün İslam’ı kaynaklarla beraber dinin kaynağı olan Kuran ve onun yorumu olan Sünnette dahil edilmektedir.Süreç olarak bu akım İslam i eğilimlerin arttığı ve İslam’ın yeryüzünde yükselen değer olarak yeniden gündeme geldiği, beşeri sistem ve ideolojilerin ve emperyalist dünya düzeninin sarsıldığı şu son çeyrek asırda yeniden gündemi teşkil etmeye başlamıştır.Bazı vakıalardan yola çıkarak inşa edilmeye çalışılan bu olgunun İslam’ın özüyle tezat düştüğü bir gerçektir.
Modernizim en temel karakter olarak İslam’ı ideolojik ve entelektüel planda sekülarize etmek suretiyle özellikle batıdan ithal sistem ve kavramlarla İslam’ı özleştirmek neticede İslam’ı bir inanç ve hayat nizamı olmaktan çıkarıp onu salt ahlaki bir nazariye haline getirerek mevcut sistemlere entegre etme amacını gütmektedir. ‘Kuranın temel isteği eşitlikçi,içtimai ve iktisadi değerlerin gerçekleştirilmesini amaçlayan,ahlak temeline oturmuş bir sosyal nizam kurmaktır.Bu değerler üzerine kurulan bir ülkenin kaynaklarının sınırını dikkate alan her sistem İslam-i olacaktır.(Bkz:Fazlurrahman:330) Ne Allah meclise hangi kanunu çıkaracağını söyler,nede ulama ona bir şeyi doğrudan dikte ettirebilir.(Bkz:FazlurRahman:364) ifadeleri bu algı biçiminin tipik özeti niteliğinde görülebilir. demek oluyor ki modernist düşünceye göre İslam’ın bir nizam ve devlet modeli yoktur oysa bu düşüncede temel ilkelerden ve evrensel hakikatlerden bahsedilse de Allah merkezli bir din algısı kabul görmemektedir.Oysa Kuran ilah olarak tek otorite Allah tır ilkesini yaşamın temeli kılmıştır.Kullar ancak Allah’ın hüküm koymadığı yada hükmün kapalı olduğu noktalarda hayrı murat ederek içtihatta bulunurlar,İslam’ın temeli besmeledir besmele ise her yaptığını Allah için onun muradına uygun yapma bilincidir dolayısı ile bir iş doğru yapılsa bile Allah için yapılmadığında ondan İslam-i diye bahsetmek mümkün olmaz kaldı ki yerlerin ve göklerin ilahını kamudan kovmak anlamına gelebilecek bu yaklaşımın İslam-i olduğunu söyleyebilmek mümkün olmasa gerektir.İslam modernistleri İslam’ı dünyevileştirmek ve onun yönetsel bir yönünün olmadığını,onun insanların iktisadi,içtimai ve hukuki hayatlarını yönlendiren bir yönünün bulunmadığını iddia ederek İslam’a rağmen beşeri ideolojilerin varlığını onaylamaya ve onaylatmaya çalışmaktadırlar.Bakınız bu düşüncenin sahiplerinden biri olan Prf.Dr. Ethem Ruhi Fığlalının aşağıda alıntı yaptığımız sözleri bunun en bariz ifadesidir. ‘Kuranda 6666 ayetten sadece 30 civarında ayet muamelata (günlük uygulamalar ve kamu yaşamını düzenleyecek kanunlar) aittir. Dolaysıyla konjektüreldir.Peygamberin ölümü ile artık kul ile Allah arasına artık kimse giremez.Benim için İslam toplumu Allah’ın tebliğ ile peygamberi kabul eden ve savunan toplumdur.Bu yüzden muamelata ait hükümleri yeni şartlara göre yorumlamak şarttır.Mirastan kadının kıyafetine kadar her şey buna girer.Mesela bir örnek vermek gerekirse hırsızın elinin kesilmesi Kuranın indiği toplum ticaret ve tarım toplumu idi,bu bakımdan ticaret ve tarımla uğraşan bir toplum için en ağır hüküm idi.ama benim gibi hizmet sektöründe çalışan birisi için bu en ağır ceza değildir.Beni tutuklar ve kitap okumaktan mahrum ederseniz daha ağır bir ceza vermiş olursunuz.İslam’da Hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhban sınıfı yoktur.Dolaysıyla İslam-i devlet diye Laiklik dışı bir devlet düzeni önermek İslam-i olmaz beşeri bir yoruma işaret eder.Bkz(İslami Araştırmalar Dergisi sayı:1 C:7 s.:102,ayrıca Prf.Dr. Salih Akdemir ders notları tarihsellikle ilgili başlık) İslam’ın teşri yönünü tamamen tarihsel sayan bu yaklaşımın Allah’ı kamusal alandan dışladığı Allah’ın hükmü dışındaki her türlü tağuti sistemle İslam’ı bir tuttuğu,beşer hevası ile Allah’ın irde ve hükmünü eşdeğer gördüğü ortadadır Hatta bu zevattanPrf.Dr. Süleyman Ateş daha da ileri giderek Bakara:62. ayetinden de hareketle Yahudi,Hıristiyan ve diğer inanç sahiplerinden Allah’a ve ahirete inanların İslam’ı kabul etmeden cennete gidebileceklerini savunmaktadır.Bkz:İslam-i Araştırmalar Dergisi C:7 Sayı:1 s:29-37 yazar bu yazısında cennet kimsenin tekelinde değildir başlığını kullanmıştır.son zamanlarda Prf.Dr. Hayrettin Karamanın da aynı iddiaları destekler tuttum ve yazılar yazması manidardır.) Esasen bu fikri daha önce Reşit Rıza (Menar Tefsiri) ,Mustafa Meraği (Meraği Tefsiri) ,M.Ferid(Dairet al Marifin) savunmuştur.Bu yorumla beraber İslam ile beşer ideolojileri iman ile küfür yada İslam,Yahudilik,Hıristiyanlık arasında bir farklılığın olmadığı gibi bir felsefe ortaya konmaktadır.
Modernistlerin gündeme taşıdığı noktalardan biriside dinlerin yaklaştırılması(Takribu Edyan) dır.Bu meseleyi ilk olarak bu manada gündeme getirenin Cemalettin Afgani olduğunu düşünmekteyiz.Afgani Birlik Teorisi adını verdiği bu fikrini şu cümlelerle açıklıyor: ‘hemen hemen her araştırma,inceleme ve tetkikten sonra şunu gördüm:Üç Tevhit dini(Müslümanlık,Yahudilik,Hıristiyanlık) prensipte ve amaçta tamamen birleşmektedir.Bunlardan birisinde şayet bir eksiklik varsa hemen diğeri onu tamamlıyor.Bu iş mutlak hayır manasındaki emirler noktasında birbirini tamamlar durumdadır….İşte buna,bende çok önemli bir fikir belirdi kafamda büyük bir şimşek çaktı.Dinler nasıl ki özde bir iseler bu üç din erbabı da dinlerin birleştiği gibi birleşebilirler.İşte böyle bir ittihadın ve birleşmenin insanlar barışa doğru bir adım atmış olurlar.İşte ben bu teorim için planlar hazırladım.Bazı satırlar çizdim.Davet için risaleler yazdım.Ancak bütün bunları yaparken çok kısa zamanda bütün din sahiplerini birbiriyle barıştıracağım demiyorum.Çünkü ben bir tek dinin ehli olan kimselerin niçin parça parça gruplara ayrıldıklarını,ihtilaf sebeplerini derinliğine araştırmadım.Bkz(Cemalettin Afgani hatıraları(Abdul Aziz Seyyidül Ehl s:14,158ayrıca İslama göre Dost ve Düşman s:126-127) diyor bu anlayış bu gün dinler arası diyalogun temelini teşkil eden projedir.Gariptir ki global emperyalizmin de desteklediği bu proje önceden modernizmin(Hümanizm adı altında) sacayaklarından biri iken ve emperyalist emeller için kullanılırken bu gün katılımcıları ve kapsamı genişletilerek Türkiye de Diyanet,İlahiyat,İslam-i hassasiyete sahip sivil toplum örgütlerinin büyük bir kısmı v e yine aynı yönelişteki siyaset bu anlayışı temel dünya algısı haline getirmiş drumdadır. Bizce bu yaklaşım İslam’ın anti emperyalist duruşunu zaafa uğratmıştır.
İSLAM SİYASET FELSEFESİNDE KIRILMA NOKTASI OLARAK KUREYŞİLİK VE EHLİ BEYT KAVRAMI
İslam siyaset felsefesi,kavramsal yönetim bilinci oluşmadan Emeviler tarafından saltanata dönüştürüldüğünden bu alanda Kuranın öngördüğü sistematik ve kurumsal bir siyaset anlayışı ve felsefesi oluşamamıştır.Cahiliye döneminde Mekke’nin yönetimi Kureyş’in iki kabilesi olan Haşimilerle Emeviler arasında bir rekabet konusu idi,bu iki kabile arasındaki rekabet Kabe’nin hakimiyeti ve söz sahipliği noktasında idi ve dönem dönem aralarında bu hakimiyet uğruna savaşlar dahi çıkmakta idi.Hz.Peygamberin Rısaletle görevlendirildiği sırada bu hakimiyet Emevi Sülalesinin (Ümeyye oğulları) elinde olup reisleri ise Ebu.Süfyan idi.Ümeyye oğullarının Hz.Peygambere İmanlarını olumsuz etkileyen önemli faktörlerin başında da yine bu kabilecilik zihniyeti etkin bir rol oynamakta idi çünkü Peygamberi kabul etmeleri halinde bu hakimiyet Haşim oğullarına –Haşim oğullarının reisi bu sırada Ebu Taliptir.- geçecekti. Cahiliye döneminde bu Kabe hakimiyeti Ehli Beyt kavramı ile ifade edilmekte ve Allah’ın evinin hakimi ve putların ve onlara ziyaret için gelenlerin hizmetlerini icra eden otorite ve şerefli kabile anlamına gelmekte idi.Hz.Peygamber döneminde hiçbir siyasi ve dini anlamı bulunmayan bu kavram cahiliye döneminden kaynaklanan Emevi,Haşimi hesaplaşmasına alet edilerek Şiiler tarafından dini bir anlam zeminine kaydırılarak günümüze değin devam edecek olan bir bölünmenin ve ayrışmanın aracı haline getirildi.Hz.Peygamberin vefatından hemen sonra ilk olarak Müslümanların emirinin kim olacağı ve bu kişinin karizması konusunda kısa bir tartışma yaşandıysa da –Ki Medineli Ensar devlet merkezi Medine olacağından ve kendilerini Hz. Peygambere yardım etmelerinden dolayı bu işin hak edeni olarak görmekte idiler- sonradan formilize edilecek olan ve asla Kurandan referans bulması mümkün olamayan Kureyşilik(Halife Kureyştendir rivayeti) kavramıyla bu iş kısa bir süre için halledilmiş gibi gözükse de Hz.Ebu Bekir ve Ömer’in dirayetli ve kabiliyetli İmamlığından(Emir) sonra Hz. Osman’ın Müslümanların emiri olası kendisinin yumuşak huyluluğundan, yönetim kabiliyetinin eksikliğinden ve Ümeyye oğullarından olması hasebiyle akrabalarının devlet kademelerinde kadrolaşması,Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in sahabenin ileri gelenlerini yakınında meşveret için tutarken Hz.Osman’ın bunu sağlayamayışı bu dönemde bir çok sahabenin Medineyi değişik sebeplerle terk edişi Ebu Zer,Ammar b.Yasir,Selman-i Farisi gibi saygın sahabelerin Hz. Osman’ın icraatlarını eleştirmesi halkta hem Hz.Osman’a hem de yönetime karşı bir güvensizlik ve içten içe muhalefet kanadı oluşturdu ve nihayet bu muhalefet Hz.Osman’ın öldürülmesine varan ve yeniden Ümeyye, Haşim oğulları mücadelesine sahne olacak fitne olaylarının ortaya çıkmasına sebep oldu.Hz. Alinin Müslümanların emiri olması ile birlikte bu aşıret kavgası daha da büyütüldü artık ümeyye oğullarının bu kavga için bir mazeretleri de vardı bu mazeret Hz. Peygamberin kaldırdığı ve cahiliyye adeti dediği kan davası idi.Çünkü Hz. Osman Ümeyye sülalesinden idi ve Şam valisi Muaviye kendini onun kanının varisi ilan etmişti,sonunda Hz. Alinin suikast sonucu öldürülmesi ile Müslümanların emirliğini ele geçirdi ve artık Kuranın ekseninden tamamen uzaklaşan bir devlet yönetim yapısı(Siyasi sistem) şekillendi.Bu gayri meşru yapının karşısında olay meşru iktidarı suikastla bitirilen Hz.Alinin şahsında Haşim oğullarının hem intikam ve hem de aşiret mücedelesine döndürüldü burada meşruiyet gerekçesi olarak ta Ehli Beyt kavramı öne çıkarıldı.yukarıda da ifade ettiğimiz gibi aslında siyasi ve itikadi bir içeriği olmayan ve İslam öncesi Ebu Süfyan ki bu şahıs Muaviye’nin babasıdır ile Hz. Alinin Babası olan Ebu Talip arasında olan iktidar çatışması bu kavramla yeni bir hüviyet kazanarak İslam literatürüne taşınmış oldu. Bu kavram tevil ve uydurma rivayetlerle(Mübahale olayı ile ilgili rivayetler Mübahale ayeti için Bk:Aliİmran:61,Zil Kurba kavramı Bk:Şura:23) de daha sonraki süreçte beslendi ve Hz. Hüseyin ve Hasanın evlilik sebebiyle akrabası olan İranlı Müslümanların geçmiş kültürlerinden kaynaklanan(Zerdüşlük) yönetici İlah kral anlayışının da etkisiyle bu kavrama Allah tarafından üstün özellikler yüklenmiş seçkin sülale anlamında Velayet-i Evladü Resül anlamı kazandırıldı bu yeni anlamla beraber artık Ehli Beyt hem siyasi hem de dini bir anlam içeriği kazanmış oldu.Bu anlayışa göre aslında yönetme hakkı Peygamberin Hz.Fatma’dan olan evlatlarının ve neslinindir ve bu hak Ehli Beyt kavramı çerçevesinde Nasla (Ayet ve Hadis) belirlenmiştir.(Ashab-u Aba ve Ashab-u Kisa ve Sakaleyn hadisleri) Artık ümmet yönetim erki konusunda biri bu işi Kureyşe tahsis edip Ümmet ve İnsan cinsinin ortak vazifesi ve hakkı olan Hilafeti kavramını bir sülaleye tahsis ederken Ki Sünni kelam kitapları Kureyş’li olmayan bir Müslüman’ın Kureyş’li bir Müslüman’a denk(Küfüv) olmadığı gibi İslam’a aykırı ifadeler içerir.Sünniler bu olayı nas olarak algıladıkları için Abbasilerden ve Şii Büveyhilerden sonra Hilafet(İmamet) sembolik bir kurum haline gelmiş ve kurumsal yapısını kaybetmiştir çünkü artık güçlü bir Ehli Beyt devleti yoktur ve güçlü olan devlet reisleri(Selçuklu,Memlük,Osmanlı) bu sülaleden gelmediği için bu ünvanı temsil edememiştir.diğeri(Şia) bu hakkı dini ve siyasi bir içerik kazandırarak bir aileye hasretmiştir. tartışma bu çerçevede kalınca da maalesef Kuranın öngördüğü siyaset felsefesi daha doğmadan tartışma dışı bırakılmıştır gerçi Hariciler bu hakka vurgu yapmışlarsa da diğer rijit fikirlerinden dolayı bu fikirleri de kale alınmamıştır.Ehli Beyt kavramının Kurandaki müradifleri (Eşanlamlı) ile birlikte kullanımları dikkate alındığında kelimenin siyasi erk anlamında bir içeriğinin olmadığı açıkça görülecektir.Bu kavram Ehli Beyt ifadesi ile Kuranda kullanımı şu ayetlerde geçmekte Bk: Hüd:73, Kasas:12, Ahzab: 33, birinci ayette İbrahim(a.s) ‘in ev halkı kastedilmekte, İkinci ayette Musa(a.s) süt anneliği yapacak aile(anne) ,üçüncü verdiğimiz ayete Hz.Peygamberin kendisi ve eşleri kastedilmektedir.Bu kelimeye Kuranda eş anlamlı olarak kullanılan (Al) kavramı ise kimi zaman aile kimi zaman ise mensubiyet anlamında kullanılmakta,Kamer:41,Mümin:28 ve 46 ayetlerinde kavim anlamına,Kamer:34,Hicr:58-60 ve 61 de ev halkı,Aliİmran:33 ve 34. ayetlerinde ise soy ve zürriyet anlamında kullanılmaktadır.Ta-Ha:29-32 de kardeş(Hz.Harun) ,Kasas:12 de Anne (Hz.Musanın annesi) ,Kasas:8 de aile (Fravn ve eşi) ,Şura:214te yakın akraba,Hud:46 da ise Nuh (a.s) iman etmeyen oğlundan bahsedilirken O senin Al-inden değildir denilerek mensubiyetin inançla alakalı olduğuna işaret edilmiştir.Ankebut:33. Ayetinde de Hz.Lut’un hanımından aynı kapsamda bahsedilmektedir. Al-i Davut:Sebe:13, Al-i Musa,Al-i Harun Bakara:248,Al-i İbrahim Nisa:54,Al-i Fravn:Bakara:49 ayetlerinde ise aileden çok kavim, halk ve tabiler kastedilmekte. Bu kavramlardan(Ehli Beyt kavramıyla alakalı) biride (Ehl) olup Kuranda on yerde farklı anlamlarda kullanılmaktadır.
Araf:97: Bir ülkenin sahipleri
Ali İmran:64,65,70:İncil ve Tevrat okuyanlar.
Nisa:58: Mal sahibi ve mülkü elinde bulunduranlar.
İCTİHAT PENCERESİ KAPALIMI?
İslam’ın evrensel misyonunu çağlara taşıyan yegane menbağ içtihattır. Allah insanın yaşamının genel çerçevesini çizmiş bunun dışındaki zamana ve zemine müteallik spesifik konuları ise bu temel hükümlere bağlı kalmak koşuluyla insan aklına bırakmıştır.Bu Allah’ın insana merhameti ve tanıdığı fikri özgürlüğünün bir göstergesidir. Bkz. Maide101-102 İslam’ın temel prensibi olan ‘Eşyada asıl olan mubahlıktır.’düsturu Allah’ın insan cinsi için sağladığı yaşam kolaylığını ve şartlara,zamana ve zemine göre hareket edebilme kabiliyetini sağlamışken bu akışın durması ise İslam’ın canlılığını ve dinamizmini yok etmiştir.Aklın yerini taklidin ve dogmanın alması,asıl ile füru olanın birbirine karışması skolastik bir Ortodoks İslam’ının doğmasını sağlamıştır bu zamanla İslam’ın bir yönetim biçimi olarak yerini seküler hukuka bırakmasına da zemin hazırlamış İslam-i bir hayat nizamı olmaktan çıkarmış bireysel bir mistik inanış haline getirmiştir. Bahsetmiş olduğumuz bu süreci hazırlayan sebepler siyasi,tarihi ve sosyal olup bu süreç uzun bir zaman serüveninde ortaya çıkmıştır. Başta şuraya dayalı yönetim biçiminin saltanatla birlikte ortadan kaldırılması,dini hassasiyetin yerini soy sop ve asabiyet anlayışının alması bu olumsuz durumun başlangıç sebebidir,akabinde uzun süren iç çekişmeler ve çatışmalarda sahabe ve tabinin ileri gelenlerinin ölmesi,uzun süren fikri ayrılık ve hizipleşmenin oluşturduğu mezhepleşme kavgaları ve oluşan tarafgirlik ve taassup atmosferi, Ehli Beyte ve onlardan tarafa duranlara uygulanan baskı tecrit ve dışlamaya karşın bir kısım tarafgir ilim ehlinin iktidardan yana oluşturduğu fikri atmosfer ve resmi din anlayışının dayatılması,sünnet fikri yerine daraltılmış hadis anlayışının ve resmi fıkıh anlayışının siyasi otorite tarafından dayatılması,farklı fikirlerin resmi din kurumlarınca sapıklıkla itham edilmesi ve bir çok ilim adamının sürgün ve idam edilişi temel siyasi etmenlerdir.Tercüme faaliyetleriyle birlikte farklı kültürlerin İslam’a girmesi, baskı ortamından bıkan halkın ilmi faaliyet yerine zahitliği ve münzevi hayatı tercih etmesi,zamanla felsefi tasavvufla birlikte doğru din algılama biçiminin bulanması ve bu kültürle birlikte İslam’a giren münzevi yaşam biçiminin din zannedilmesi ve İlmin ihmali bu ortamı hazırlayan sosyal sebeplerden sayılabilir.Batınilik ve diğer sapık fikir akımlarının cahil bırakılmış halk üzerinde etkili oluşu ve buna karşı resmi mezhep oluşturma tavrı ve İçtihadın bu resmi mezhep çerçevesinde oluşturulmaya çalışılması,halk için taklidin özendirilmesi ve bunun formüle edilmesi bu arada resmi görüşe uymayan bütün görüşlerin reddedilmesi ve kısıtlanması bu olumsuzluğun ilmi sebeplerinden sayılabilir.Bu ifade ettiğimiz sözleri ne kadarda kötü niyetli kimseler gelenek düşmanlığı olarak lanse etmeye çabalasa da biz esasen bu dönemlerde müctehit ve müceddit ulamanın gayretlerini ve ortaya koydukları güzel eserleri hayırla yad ediyoruz,bizim problemimiz kitabi kültürle değil piyasa kültürüyledir.’ Kara Kablı Kitap’ olarak fıkralara dahi konu olan bu kitap sırf taklidi ve cehaleti öğütleyen ve El cevap caizdir el cevap caiz değildir ifadeleriyle dolu ümmeti aptal ve koyun yerine koyan kültürle alakalıdır bizim isyanımız.Tarihte hiçbir selef alimi ben mutlak hakikat sahibiyim beni taklit edin beni ve benim gibileri taklit etmeyenler yoldan çıkar dememiştir.Bilakis onlar bunun tersini söylemişler bir çok alim taklidi imanı en azından caiz görmemiştir,bu alimler içinde taklidi geçersiz sayanlarda vardır,Kuranda atalar dini olarak zemmedilen ve alim ve ruhbanları ilahlaştırmakla eş görülen taassup maalesef bu gün dahi bir kısım insanlar tarafından sağlam Müslümanlık ve alimlere vefa olarak lanse ediliyor.Bkz.Tevbe31 oysa bakın İmam Gazzali İhya’sında ‘Taklit yolu ile mezhebe bağlanarak inceleme yapmadan yalnız duyduğuna inanmak sureti ile körü körüne orada donup kalmak,böyle bir kişinin müşahedesi hissine bağlanmış olur şayet kendisine bir ışık deliği açılırda inancının aksine bir gerçeğe ulaşırsa hemen taklit şeytanı ona saldırarak ’ecdadının inancına uymayan bu gibi şeyleri nasıl hatırına getiriyorsun der.’ Diyerek geçmiş ulemanın da taklide hoş bakmadığına bir numune teşkil eder.Bkz.İhya Ulumu-d Din s. 804 -807
19.yüzyılla birlikte seküler hukuk sisteminin İslam ülkelerinde hakim duruma gelmesiyle İçtihat müessesesi tamamen unutuldu,artık Müslümanlık tamamen bireysel bir duyarlılık ve vicdan meselesi olarak algılandı zaten içtihat edilse de uygulanacağı ortam kalmamıştı kaldı ki zaten kapı kapalıydı.İhvan-ı Müslümin hareketi,İran İslam devrimi,Hindistan ve Pakistan’daki Cemaat-i İslamiye hareketi ve diğer Selefi hareketlerle yeniden Kurana ve Sünnete dönme ideali İslam dünyasında canlandı.Radikal ve siyasal İslam temelli bu hareket alternatif sistem modelini tamamen içtihada müstenit olarak ortaya koydu aksi taktirde geleneksel kültür içerisinde böyle bir örnek söz konusu değildi onun içindir ki bu hareketler en başta gelenekçi dindarlardan tepki aldı,onlara göre tarihte her şey halledilmişti bize düşen onları taklit etmekti biz Kuranı anlayamazdık bu yeni İslamcılık sapıklık ve tahrifçilikti,bu akımı İngiliz misyoneri Lavrens’in talebesi Muhammet b.Abdul Vehhab kurmuştu ve her Kuranı anlayalım diyenin adı artık Vahabi idi.Peki şimdi kapı kapalıdır diyenlere soralım(içtihat kapısı)
1-Müslümanlar bu piyasa koşullarında,faiz, kredi,vade farkı,taksit v.s gibi klasik İslam hukukunda cevaz verilmeyen konularda ne yapacak.Faiz ile Riba aynı şey midir.
BEŞ KUTSAL VE İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜ
İslam’ın hükümleri kulun Allah’a karşı sorumluluğu olarak Ubudiyet ve Uluhiyet ilişkisi kapsamında değerlendirilse de temelde Allah’ın insanın kulluğuna ihtiyacı yoktur.Allah bundan beri ve müstağnidir.Kul Allah’a olan bağlılığı ve saygısı (takvası) dolayısı ile emirleri yerine getirir ve haramlardan kaçınır olsa da temelde Allah’ın kendisine –yine insanın kendi rızası ile- yüklediği Hilafet görevini icra ve de dünya ve ahret mutluluğunu temin için bu emir ve yasaklara riayet eder.Bu emir ve yasaklara kul uyma veya uymama noktasında Allah tarafından özgür bırakılmışsa da insanın mutluluğu için bunlara riayet etmesi kendi menfaatinedir.Dolayısı ile kulluk Allah için değil kulun kendisi içindir.Bütün kainat Allah’a isyan etse bu onun yüceliğine ve kudretine zarar getirmeyeceği gibi bütün kainat ona kesintisiz secde etse –ki etmektedir- bu onun İlahlığına bir katkı sağlamaz.
Allah insanlığın dünya ve ahret mutluluğu ve düzeni için insanın var oluşundan bu yana bir takım emir ve yasaklarını peygamberi vasıtasıyla vaaz etmiş ve peygamberler insanları bu emir ve yasaklara uymaya çağırmıştır.Bu emir ve yasaklar temelde şu beş emniyeti sağlama ve dolayısı ile insanı koruma temeline dayanır bu emniyetler,akıl emniyeti, can emniyeti, mal emniyeti,nesil emniyeti ve din emniyetidir.Vahiy eksenli düşünce bu emniyeti sağlamayı hedeflerken heva ve beşer men şeyli her tür fikir,felsefe ve ideoloji bu kutsallardan bir kısmını veya bütününü tahrip etme esasına dayanır.Bu gün Püremeteus(özgürlük tanrısı) mitolojisine dayalı beşer ideolojisi ve çağdaş düzenlerin insanı tanrının iradesinden özgürlüğü temsil eden ateşi çalmak suretiyle özgürleştirme iddiası ile ortaya çıkmış. İyi ile kötüyü,doğru ile yanlışı, emir ile yasağı,helal ile haramı soyut aklın ve hevanın belirleyiciliğine vermek sureti ile güya mutlak özgürlük alanı oluşturmakla övünmektedir.Bu felsefe sahipleri mutlak özgürlük iddiası ile Allah’a bayrak açmış fakat bu insanı özgürleştirme yerine onu kainattaki varlık adedince İlaha kul ve mahkum etmiştir.Esasen insan için yaratılan ve onun faydasına sunulan kainat bu felsefe ile beraber insana hem ilah hem de düşman olmuştur.Artık insan kainatı emrindeki istifade edilecek bir emanet değil bir rakip, yarışılacak ve intikam alınacak bir düşman olarak görmekte ve bu fikir onu kainatı tahrip etmeye bundan daha ötesi kendi kendine zarar vermeye itmektedir.İnsanı hayvanlardan bir hayvan ve sıradan canlılardan bir varlık gören kainatı da bir çelişki ve mücadele alanı olarak telakki eden dahası güçlülerin hayatta kalabilmesini inançları olan evrimin ana ilkesi sayan bu ideolojilerin hakimiyeti ile dünyanın geldiği son durum insanlık adına ortadadır.Kendi hem cinslerini dahi en vahşi hayvandan daha akılsızca ve acımasızca yok eden ve kainatı tahrip eden bu zihniyet kendi sonunu da hazırlamaktadır.Oysa Allah’a kulluk ve onu birleme anlamına gelen Tevhit düşüncesi insanı bu çelişki ve vahşilikten dahası kullara ve eşyaya boyun eğmekten kurtarıp mutlak özgürlüğe taşıyan yegane çıkış yoludur. Özgülük adına insanlığın değerlerini tarumar eden ve insanı-Allah’a kulluktan- özgürleştireceğim diye onu eşyaya ve heva’ya kul eden bu sapma insan neslinin canını,malını, neslini,aklını ve dinini heba edip ayak altına almak suretiyle onu bedbaht ve zelil bir varlık haline getirmiştir.Bu maksatla beşeri ideolojiler ve felsefeler Allah’ın haram kıldıklarını helal emrettiklerini ise yasakladılar bazen eğitimle bazen iletişim araçları ile,moda ile,sanat ile bazen da zorba yöntemlerle bunu insanlara dayatma yolu ile bu yaşam ve felsefeyi toplumun inancı haline getirdiler sonuçta bahsettiğimiz kutsal değerler ve insanın İslam’la emniyete alınan değerleri çiğnenmiş oldu. Aslında şeytanla başlayan bu insana ve onun kutsallarına karşı olan tecavüz şeytanın insanlardan ve cinlerden olan işbirlikçileri tarafından aralıksız bir biçimde devam ettirilmektedir.her tür alkolü ve uyuşturucuyu çeşitlendiren ve yaygınlaştıran ve serbest kılan dahası her tür teşviki yapan bu yolla aklı karartan,çıplaklığı ahlaksızlığı ve cinselliği her tür imkanı sağlayarak teşvik eden ve özendiren ve de kendi eliyle sektör haline getirip vergilendiren, aileyi ve nesli dejenere eden,kumarın yüzlerce çeşidini hayatın adeta parçası haline getiren,emeğin ve malın dokunulmazlığını ortadan kaldıran, faizi ve haksız kazancı ekonominin temeli yaparak güçsüzleri iyice fakirleştirip toplumda tekeli ve gelir adaletsizliğini pompalayan her türlü fal ve büyücülüğü meşrulaştıran, inkarı eğitiminin ve bilim anlayışının ön şartı yapan seküler dünya anlayışıyla dini dışlayan ve dindar insanlara her türlü baskıyı reva gören inanca saldırıyı temel felsefe haline getiren eğitiminden sanatına müziğinden modasına sosyal hayatından eğlencesine yani dünya ve ahret anlayışına şerri temel yapan bun felsefe ilk insandan son insana kadar bu şerrini icraya devam edecektir.Bu insan neslinin şeytanın adımlarını takip ederek kendi öz bahtını kendi eliyle mahvetmesidir,kendi şerefini ve haysiyetini yine kendi ayağıyla çiğnemesidir.
Son alarak şunu diyebiliriz ki özgürlük gibi süslü bir sözle ortaya çıkan şeytan ve dostları insanın aklını, neslini, dinini,malını ve canını İslam’ın koruması ve sigortasından çıkarıp nefse ve heva’ya kurban etmişlerdir.
NASIL BİR PEYGAMBER?
Peygamberlik, insanlık tarihiyle yaşıt, H.z. Adem’in yaradılışı ile başlayan özde hilafet göreviyle ilgili bir kurumdur.Allah insana olan merhametinden,tevhidin tesisi ve kula kulluğun ortadan kalkması iradesinden dolayı peygamberleri tebliğ,tebyin,talim ve numune-i timsal olmaları için bazen bir kitapla bazen da daha önceki peygamberin hukukunu uygulamaya devam etmek üzere göndermiştir.(Bkz:Nahl:2,36,43-44,Enbiya:7,25) Allah kendisine uyarıcı göndermediği toplumları asla sorumlu tutmayacağını(Bkz:Şuara:208-209) çünkü soyut insan aklının vahyin katkısı olmadan hakikate ulaşamayacağını belirtmektedir.(Bkz:Enam:131) Çok büyük filozzoflaların bile basit bir müminin inancına ulaşamadığı düşünülürse risalatin gerekliliği daha rahat anlaşılabilir.Peygamberler vahye muhatap olma bakımından diğer kullardan farksızdır,yani onlar vahye muhatap olma anlamında nesne,vahyi yayma ve yaşatma anlamında ise öznedir,peygamberler sadece vahyi ileten postacı olmayıp onun anlaşılması,açıklanması, yaşanması, uygulanması ve pratiği anlamında evvele kendi nefislerinde tatbik eden edilgen bir role sahipken,vahyin diğer insanlara bir hidayet,yol gösterici,hak ile batılı ayırt edici bir yaşam ve hayat nizamı olarak anlatmak ve kendisine uyanlarla beraber onu hakim kılmak noktasında ise etken bir role hayızdır.(Bkz:Bakara:151,Aliİmran:164) Yani peygamberler sadece mesajı iletmek üzere gönderilmiş ve kurgulanmış olağan üstü robot vari varlıklar değildir, onlar biyolojik ve fiziki yapısı itibariyle tamamen bir insandır,tarih boyu onların olağan bir beşer olması insanların dikkatini çekmiş gerek inananlar gerekse de inanmayanlar onlarda olağan dışı özellikler aramıştır.(Bkz:İsra:94) Kuran ise onların kendilerine vahy edilmesi dışında birer beşer olduğunu(Bkz:İbrahim:11) ve zaten insanların onları taklit ve örnek edinebilmesi için bunun şart olduğunu belirtmekte ve onlarda olağan dışı özellikler arayanların davranışlarının yanlışlığına dikkat çekmektedir.(Bkz:İsra95) Çünkü Allah insana gücünün üstünde bir teklif sunmamakta(Bkz:Bakara:286) ve bu teklife aracı(elçi) ve numune kıldığı peygamberleri de onun kendi cinsinden göndermektedir.Bu husus imanın ikinci rüknü olan Peygamberlere iman ilkesinin tarih boyunca insanlar tarafından sağlıklı anlaşılması hususunda kırılma noktası olmuştur.İnanmayanlar, ‘bize yanında hazineler bulunan, kendisine olağan dışı özellikler verilen mucizelerle desteklenen bir melek gönderilmeliydi,bu gönderilen kişiler de bizim gibi yiyen, içen, çarşıda dolaşan, acıkan hatta bazıları fakir ve kendilerince toplumun alt katmanlarından kişiler bu özelliklere sahip birisi nasıl Allah la iletişim kurabilir.’Bu vazife ille de verilecekse bizden birisine verilseydi.’(Bkz:Zuhruf:31) dediler.(Bkz:Muminün:33-38,Furkan:7-8,21) İnanmayanlar benzer isteklerle ve gerekçelerle peygamberlere ve peygamberlik müessesesine karşı çıkmışlardır.Sünnetullah(Allah’ın sosyal yasaları) gereği peygamberlerden mucize isteyenlere Allah inanmamaları durumunda helak la cezalandırmak neticesini doğuran bir takım Kevni(genel tabiat kanunları) kanunlara aykırı olaylar göstermiştir ki bunlar asla peygamberden kaynaklanmaz.(Bkz:İsra:90-96) İnanmayanlar genelde bu gösterilen harikuladelikleri inkar ve alayla karşılamış ve peygamberin şahsından zannederek sihir ve büyü diyerek reddetmişlerdir.(İsra:59,101Araf:146,132) Kavramsal olarak Mucize; aciz bırakan anlamında olup meydan okuma ifade eder. Kafirlere karşı aciz bırakıcı delil niteliğindeki olaylara mucize denilirken(Mucizenin oluşumunda talep eden ve meydan okuyan iki taraf vardır ve bir iddialaşma söz konusudur) daha sonra meydan okuma söz konusu olmadan görülen İnayete(İlahi yardım ve destek) de mucize tanımı çerçevesinde bakılmıştır.oysa İnayet Kevni(Tabiat yasaları) kanunlara aykırı olmasına rağmen meydan okuma gerekçesiyle gerçekleşmediğinden mucize değildir..bu İnayetlere İkram ve yardım anlamında Keramet denilir.Keramette; Mucize gibi Allah tarafından meydana getirilir ve Peygamberin bu olayda bir dahli ve gücü söz konusu değildir.(Bkz:Mümin:78,Rad.:38) (Allah peygamberler dışında bir takım kullarına da çeşitli ikramlarda bulunur) Daha sonraki dönemlerde kavramsal zemininden kaydırılan bir çok kavram gibi İnayet(Keramet) ve Mucize kavramı bir birine karıştırılmış ve belli çabalarla elde edilen ve sahip olmak için iman dahi gerekmeyen marifetlerle bu kavramlar aynı zannedilmeye başlanmıştır. Şiş saplama,para psikoloji, ateş üzerinde yürüme,uzun süre aç ve uykusuz durabilme v.s gibi aslında insanın belli eğitimlerle elde edebilmesi mümkün olan imanla ve dinle hiçbir ilgisi olmayan Budist rahiplerin ve Hint fakirlerinin ve illizjonistlerin değişik versiyonlarını yapabildikleri hususları Kurandaki Keramet ve Mucizeyle aynı sayma ve cebinden çıkarır gibi Keramet serdetme ve bunların Evliyaya(Allah dostu:Kuranda bu kavram müminlerle ilgili kullanılırken Mutasavvıflar bunu özel bir sınıf hakkında kullanır) mahsus ayrıcalıklar ve faziletler olduğunu zannetme yanılgısı devam edip gitmektedir. Özellikle felsefi Tasavvufla başlayan bu süreç daha sonra asli kaynaklarla da desteklenerek içinden çıkılmaz bir hal almış ve mitolojik şahsiyetlerin uçma kaçma hikayelerine çevrilmiştir.Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz Peygamberimizle ilgili onun tek mucizesi Kurandır sözü bu çerçevede anlaşılmalıdır. Bunu söylediğimizde insanlar bize şu soruları yöneltti peki peygamberin yaşadığı Kuranda da örnekleri bulunan olağan dışı olaylara cevabınız nedir.? Bu kişilerin sorduğu sorular, meydan okuma ve aciz bırakma anlamındaki Mucizenin ıstılahı(kavramsal tanımı) ile yardım ve inayet anlamındaki Kerameti bir birine karıştırmaları sebebiyle aynı zannetmelerinden kaynaklanmaktadır.Örneğin Bedirde Allah’ın meleklerle inananlara yardım etmesi(Bkz:123-124) ,Uhut’ta yenilgiden kaynaklanan ümitsizlik ve hüzünden sonra onlara bir sükunet bahşetmesi(Bkz:Aliİmran:154) tanım olarak Mucize değil İnayet(Keramet) kapsamında düşünülmelidir. çünkü bu olaylarda bir meydan okuma değil müminlere kendi güçleri dışında yardım vardır.Kuranın kendisi ise bir belağat ve fesahat abidesi olarak edebiyat ve şiirle uğraşan Arap toplumuna meydan okumakta ve bu kelamın bir benzerini meydana getirmeyi kendilerine teklif etmektedir.(Bkz:Bakara:23-24) İşte bu Kuranın onları aciz bırakması ve meydan okuması Mucize tanımına girer,bunun dışındaki kıyamete kadar devam eden mucize İslam’ın kendisini kabul edenlere sunduğu dünya ve ahiret huzurudur bu mecazi manada bir Mucizedir.Yukarıda bahsettiğimiz İnayet kapsamındaki benzer olaylar değerlendirildiğinde hep bahsettiğimiz çerçevede gerçekleştikleri görülecektir.Ama Keramet menkıbelerini iman ve inanç biçimi haline getirmiş kimselerin bu söylediklerimizi anlaması oldukça zordur.Maalesef seleften sonra özellikle Felsefi Tasavvufla(bununla züht ve takva hayatını ilke edinenleri kastetmiyoruz) ümmetin peygamber ve alim telakkisi de değişmiştir. Bu düşünce sahiplerinin mantığı peygamber ve ümmet yarıştırma mantığıdır onlar şöyle demektedir ‘ Musa(a.s) asa ile denizi yarıyor, yılanı ejderha yapıyor,İsa(a.s) ölüyü diriltiyor, dilsizi konuşturuyor, körün gözünü açıyor, Süleyman(a.s) cinlere hükmediyor v.s ve onların etrafındaki müminlerde olağan üstü haller varda alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimizde niçin olmasın bizim peygamberimiz ve alimlerimiz onlardan daha mı? düşük.’(Kurandan başka mucize arayanlara Kuranın cevabı.Bkz:Ankebut:50-51) İşte bu kıskançlıkla ve bu tip Allah’ın yardım ve inayetlerini ve de o ümmetlerin inkarcılarının önce ısrarla istediği fakat Allah onların meydan okumalarına cevap verdiği halde inanmamalarıyla sonuçlanan(Bakz:Aliİmran:183) ve helaklerine yol açan mucizeleri sanki bir üstünlük vesilesiymiş zannetmelerinden dolayı peygamberimize de yakıştırmaya kalktılar neticede ümmetin dünyasında bir sürü hurafe ve çelişki oluşturdular.Sonunda Üsvey-i Hasene (Taklit ve Takip edilecek en iyi model) olan peygamber(Bkz:Ahzap:21) gitti onun yerine taklit edilmesi mümkün olmayan her işini Allah’ın verdiği olağan üstü güçle yapan ve bir kulun uyması mümkün olmayan meleksi ve mitolojik bir varlık peygamber olarak telakki edildi. peygamber bu haliyle yalnız kalmasın diye üretilen İnsani Kamil(Felsefi tasavvufla giren bir kavram olup mükemmel, günahsız insan manası içeriyor) kavramı ve kerametleriyle peygamberlerinin arkasından giden ümmet bireyleri türetildi.Bu İnsan kavramına Allah’ın yüklediği değer ve anlamın anlaşılamayışı ve yanlış anlaşılmasıyla alakalıdır.Kuranda belirtildiği üzere varlıkların en üstünü(Ehsen-i Takvim) ve mükemmeli olan insan Allah’ın Halifeliği gibi bir makama laik görülmüşken(Bkz:Enam:165) ve Allah insana kendi ruhundan üflemişken(Bkz:Hicr:9) bu düşünce sahipleri onu Hint,İran,Yunan felsefesi ve muharref kitapların oluşturduğu olumsuz ve hurafe kültürle eksik, günahkar addetmişler ve bu Allah tarafından kendisine değer verilen varlığın değerini yok etmeye çalışmışlardır. Felsefi Tasavvufun İslam dünyasında hakim kültür haline gelmesiyle bunu başardıkları da söylenebilir.Yani şunu demek istiyoruz ki insan olmak ve insani özelliklere sahip olmak öyle zannedildiği gibi hafife alınacak bir husus olamadığı gibi bilakis çok şerefli bir meziyettir,melek olmak ise bundan daha aşağı(derece bakımından) bir durumdur.Çünkü Allah bütün mahlukata olduğu gibi meleklere de insana secde etmesini emretmiştir.(Bkz:Bakara:34) bu Allah’ın insana biçtiği değeri ortaya koymaktadır. onun için Allah peygamberlerini bu yüce vasıfla yaratmıştır ona tabi olanlardan da melek olmalarını değil insan olmalarını beklemektedir.Tarihi süreç içerisinde insanların peygamberlere karşı oluşan yaklaşımlarını şu üç mantık çerçevesinde ifade etmek mümkün olacaktır.Peygamberleri Allah’ın elçileri olarak telakki edip onlara uyanlar,bu kimselere Kuran ortak bir isim olarak Müslüman diyor.(Bkz:Hac:78) Bu kimseler tarih boyunca peygamberleri uyulacak ve itaat edilecek Allah’ın örnek ve seçilmiş kulları olarak telakki etmişler ve yaşantı olarak onların yolundan gitmeye gayret etmişlerdir hiçbir Müslüman onları aracı ve Allah’ın bir parçası yahut yer yüzündeki yansıması olarak telakki etmemiş ve beşer üstü varlıklar olarak algılamamıştır. bu telakki sahiplerinin peygamberlere karşı misyonu onlara(peygamberlere) Ensar(yardımcı) olanlardır.(Bkz:Saf:14) İkinci sınıf ise değişik gerekçelerle peygamberleri inkar eden, onları insan olmaları,seçkin bir sınıftan(Mele ve Mütref) olmamaları, kendi milletlerinden yahut kabilelerinden olmamaları, kendi geleneksel dinlerini(Bkz:Sad:4-5) (Kuran buna atalar dini demektedir) reddetmeleri(Bkz:Bakara:170) ,çoğunluklada toplumun ileri gelenlerinin(Mel’e ve Mütref,Tağut) (Bkz:Araf:75-76,Hüd:27) iktidarıyla peygamberlerin getirdiği öğretinin(Tevhit) çatışması ve kulları kul ve köle edinenlerin sömürdüklerinin ellerinden çıkıp sadece Allah’a kul olmasını kabul edememelerinden kaynaklanmaktadır.(Bkz:Fatır:42-43) Üçüncü ve yaygın olan sınıf ise peygamberleri kabul etmekle birlikte onlara dinin öğretilerine ve Tevhidin gereğine göre değil de kendi yanlış(zan) ve hurafe (Türedi) bilgi ve kültürlerine uygun bir tanım ve misyon yüklemelerinden kaynaklanan inanç biçimidir.(Bkz:Furkan:43) Bunlar yukarıda da ifade ettiğimiz üzere peygamberleri mitleştirip ve soyut efsaneler haline getirip hayatın dışına çıkaran ve dini felsefeleştiren kimselerdir,peygamberlerin öğretilerini tahrif edenlerde bunlardır kendi kültür ve anlayışları doğrultusunda kutsal kitapları yorumlayan bu kimseler dindeki sapmalara sebebiyet vermişler ve dini toplumdan buharlaştırmışlardır.İnsani vasıflara sahip bir peygamberi akıllarına yediremeyen bu kimseler peygamberleri melek ve yarı ilah varlıklar haline getirmekte buna da referans olarak dini metinlerdeki Müteşabih(Benzeşik) ayetleri dayanak yapmaktadırlar(Bkz:Aliİmran:7) güya peygamberleri ululamayı niyet edinen bu kimseler aynı sapkınlığı Salih ve alim kimseler noktasında da yapmaktadırlar. Hıristiyanların İsa’ya Yahudilerin ise Uzeyr’e Allah’ın oğlu deme sapkınlığı bu yanlış(Şirk) mantıktan kaynaklanmaktadır.(Bkz:Tevbe:30-31) Aynı anlayış Nuh’un kavminin daha önce yaşamış ve aslında Salih kimseler olan şahısları aracı (Şefaatçi) putlar haline getirmelerine sebebiyet verdiği gibi(Bkz:Nuh:21-24) benzer mantık Arap toplumunda daha önce yaşamış dört Salih şahsiyetin Allah’ın ortakları(Şefaatçi) şeklinde kendini göstermesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.(Bkz:Necm:15-23) insan tabiatı tarih içerisinde gerek inanç ve gerek inançsızlık gerekse de salim ve batıl inanç olarak benzeşmekte ve kendini tekrarlayıp durmaktadır.(Bkz:Bakara:118) Yani müşriklerin ve tevhit ehlinin devir değişse de mantık biçimleri değişmemektedir. herkes kendi aslına benzemektedir. Hz.Peygamberin ümmeti de ona tabi olmak bakımından şu üç karakteri taşımaktadır(kıyamete değin gelecek bütün insanlar inanan ve inanmayan olarak onun ümmetidir yani tebliğine muhataptır): Birincisi onu,Üsvey-i Hasene görenlerdir.Bunlar onun sahabeleri(ona yakın olan ve doğru inanan yakın arkadaşları) ki bu sahabeler onun bir beşer ve kendisine vahiy edilen bir insan olduğunu biliyor, ona getirdiği vahiy çerçevesinde tabi oluyor peygamberin insan olmasından kaynaklanan durumlarda ise onunla istişare ediyor bazen ona itiraz dahi edebiliyorlardı.örneğin Uhut savaşının yapılacağı yeri peygambere rağmen sahabenin gençleri çoğunlukla istendiği için burası seçilmiştir yoksa peygamberimiz savaşı Medine de savunma savaşı olarak düşünmekte idi. Hiçbir Sahabe peygamberi Allah’ın yer yüzündeki gölgesi yahut aracısı olarak görmüyor idi.Sahabe onu en güzel örnek ve en yetkin öğretmen olarak telakki etmiş peygamber mantığını bu çerçeve üzerine oturtmuştur nas(vahiy) olan konularda ona uyuyorlar olamayan konularda ise onunla istişare ediyorlar,bu istişarelerde her zaman peygamberin fikri kabul görmüyor olabiliyor ve kimse bunu peygambere itaatsizlik ve imansızlık olarak görmüyor idi.peygamber ve ashabı Kuranı beraber öğreniyor ve hükümlerinin hakim olması için beraber mücadele ediyor idi.onları yaşantısı oldukça sade ve gerçekçi idi hiç biri mitolojik, uçan, kaçan,garip ve doğa üstü varlıklar olmadıkları gibi yaşantıları da oldukça rasyoneldir.(sebep sonuç ve doğallık içerisinde devam etmektedir) Samimi olduklarında savaşı ve mücadeleyi kazanıyor(Bedir savaşı) ,zafiyet gösterdiklerinde ise yenilgiye uğruyorlardı (Uhut ve Huneyn savaşı) ,hata edebiliyor(Bkz:Tevbe:25) günah işleyebiliyor. ama gaflete düştüklerinde çokça tövbe edip hemen toparlanıyorlardı.Yani birilerinin zannettiği gibi onların ismet sıfatı yoktu. bir biriyle yardımlaşıyor,adalet,kardeşlik, paylaşım,sadakat, doğruluk,güzel ahlak,doğru muamele, istişare onların görünen ve gerçek yaşantı düsturları idi.bu duygular toplumlarında azalınca da bir biriyle savaşabiliyorlardı.bütün bunlar insani ve doğal şeylerdi ve zaten onlar doğa üstü varlıklar değildi.Allah’ta onlardan insan ve kul olmalarını istiyordu melek yahut mitolojik kahramanlar değil.Bu nesli Tabiin,Tebe-i Tabiun ve müçtehit alimler dönemi yani Selefi Salihin (Kuran ve Sünneti ilke edinenler) takip etti bir takım olumsuzluklara rağmen peygamber telakkisi bu dönemde de değişmedi,fakat uydurma hadisler ve İslam’a yeni giren toplumların kültürlerini İslam’ a taşımaları bozulmanın da işaretlerini verdi. İkinci gurup ve dönem ise Seleften sonra başlayan saltanatında beslediği felsefe ve mitolojinin İslam dünyasına girmesi ve özellikle Hint,İran,Yunan ve Türk kültürü ile giren bazı unsurların İşraki felsefe ile sistematik hal aldığı ve mistik yapılanma ile doruğa ulaştığı Felsefi Tasavvuf telakkisi sürecidir..(Sühreverdi,İbni Arabi ve Mevlana bunun en önemli öncüleridir bu şahıslar çok renkli ve karma(değişik felsefe ve inançlardan devşirme) bir batini İslam anlayışına sahiptir) bu anlayış şekilcilik ve taklitçilik üzerine bina edilmiştir.Peygamber örnek insan olmaktan ve tevhidi hakim kılma çabasından sıyrılmış münzevi(felsefi ve ruhani) bir hayatın yarı melek temsilcisi haline getirilmiştir,artık ona itaat onun davasını yer yüzünde hakim kılmaktan çıkarılmış siyasetten uzak münzevi hayat ve güzel ahlak ilkelerine indirgenmiştir,Saltanat artık hak ve adalet savaşçıları değil kendisine sorun çıkarmayacak uysal vatandaşlar üretmeyi istemektedir.onun için peygamber ve örnek şahsiyetler yeniden tanımlanmıştır. Sünnet sarık, sakal, cübbe, bol namaz, nafile oruç,tespih, yemeğe tuzla başlama v.s gibi basit ve şekilcilik düzeyine indirgenmiş ve Allah’ın kainattaki muradı(Bkz:Araf:29,Enbiya:105) (müminleri yer yüzüne varis kılmak) unutturulmuştur.Maalesef bu şekilde bizim peygamber telakkimiz de daha öncekilerinkine benzemiş ve peygamber buharlaştırılmıştır.Üçüncü sınıf kültür ise tamamen bilgiden yoksun kulaktan duyma söylenti ve zanlarıyla Peygamberi ve peygamberliği algılayan sınıftır ki,bu inanca ikinci sınıfın olumsuzluklarının yanında bidat,hurafe ve şirk bulaşmıştır.Bunların içinde peygamberi postacı mesafesinde görenlerden tutun da ona her türlü mitolojik yakıştırmayı anlayış edinenler mevcuttur.Bu saydıklarımız kendini İslam’a mensup sayanların telakkisidir.bunun dışında gerek Müslümanların yanlış temsilinden gerek,bilgisizlikten gerekse de tarih boyu peygambere düşmanlığı alışkanlık haline getiren çağdaş emperyalistlerden dolayı şu an dünyada var olan peygamber karşıtlığı ve anti propagandasıdır.İslam’ın yeniden yükselen değer haline gelmesi ve özünde var olan emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı aksiyoner misyonunun fark edilmesi şeytan ve dostlarına peygambere saldırma onu insanların gözünde kötü ve farklı gösterme dürtüsünü yeniden uyandırmıştır.Bu bağlamda hem görsel hem de yazılı basın kullanılmakta her türlü çirkinlik ve şirretlik sergilenmektedir.Peygamberimizin risaletle görevlendirildiği yıllarda da aynı olaylar sergilenmiş(Bkz:Furkan:4) fakat ters tepmiştir. Fakat şu anda küfredenler açısından şartlar aynı değildir çünkü o gün hem peygamber kendini doğru bir şekilde ifade edebiliyor hem de o günkü müminler peygamberlerinin misyonunu doğru taşıyabiliyorlar idi. Bu gün ise Müslümanlar bu şuurdan ve bilgiden yoksundur. Peygambere sahip çıkmayı kuru gürültü ve protesto mitingi ve birkaç hamasi nutuktan ibaret görerek ona sahip çıkılamayacağı gibi oturup binlerce defa salavat getirip mevlit ve naat okutarak ta bu gerçekleşmez.bunun yolu peygamberin getirdiği mesajı ilk dönem nesli gibi hayat rehberi telakki ederek evvela onu evrensel düzeyde bilgi düzeyine taşımak ve yaşanmasını kendi nefsinden başlayarak misyon haline getirmektir.yoksa bilgisiz ve düzeysiz sevgi hamasetten öteye gitmez.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki,peygamberlik misyonu doğru bir şekilde yeniden Kuran ve Sünnet bağlamında kavramsal zemininde doğru algılanmalıdır.çünkü bu misyon sahih imanın da ana gereğidir.
YUSUF AYGÜN/ İLAHİYATÇI
imatadil@hotmail.com
DİNLER ARASI DİYALOG MU DİYALOGLAR ARASI DİN Mİ
Birbirini muhatap kabul edenler arasındaki iletişim olarak tanımlayabileceğimiz diyalogun üzerine oturduğu kavramlar hoşgörü,çoğulculuk,farklılıklara tahammül,İbrahim’i dinlerin birliği şeklinde sıralanabilir.
1962-1965 Vatikan Konsili dinler arası diyalogun başlangıcı olarak görülse de bu tarihi kendi tanımları çerçevesinde H.z Peygambere kadar götüren düşünce sahipleri vardır.Diyalogda taraflar söz konusu olduğundan değerler ve niyetler ister istemez olayı yönlendiren ana etkenler olacaktır,bazen diyaloga taraf olanların söylemleri ortak olsa da niyetleri farklı olabilir,bazen da niyetlerin aynı olması değerlerle çatışabilir.Biz burada olayı niyetler ve değerler çerçevesinde incelemeye çalışacağız pek tabi ki bunu yaparken gerçeklikten ve konjöktürden de bağımsız olamayız çünkü gerçekle ve pratikle bağdaşmayan niyet ve değerler nazariyattan öteye bir kıymet ifade etmez.şimdi olayı taraflar açısından değerlendirirsek; bir kere arada eşitlerin olmadığını görürüz bu başlangıçta diyalogun realitede imkanını zayıflatan bir etkendir.Bir tarafta arkasında resmi bir devlet yapısı olan bir yapı(Vatikan) ki bu yapı bir çok batı ülkesinde siyasi simge olarak güç sahibidir. Diğer tarafta ise kendi ülkesinde dahi değerleri rejim açısından risk ve tehlike addedilen mensuplarına şüpheyle bakılan hiçbir siyasi desteği ve dayanağı olmayan Müslümanlar ve onlar adına bağlayıcı bir temsiliyet hüviyeti bulunmayan kişi ve ya gruplar dolayısı ile bu yapıda konjöktür açısından bir denklik bulunmadığından diyalogun sağlıklı olarak gerçekleşmesi daha işin başında mümkün gözükmemektedir.Diğer bir faktör ise diyalogun hakim tarafı olan Ehli Kitabın (Hiristiyan ve Yahudi) ittifak halinde diyalogun zayıf tarafı olan Müslümanların yaşadığı ülkelerde işgalci konumunda bulunması,Ekümenlik arzusuyla yeni bir din merkezi oluşturma talepleri, İslam ülkelerindeki ayrılıkçı ve azınlık düzeyindeki gruplara yaptıkları siyasi ve lojistik destekler, İslam ülkelerinden hak iddia eden değişik unsurlara verdikleri destekler,İslamın ve Müslümanların hatta Hz peygamberin bizzat Papa ve diğer Ehli Kitap kanaat önderleri tarafından Terörist olarak nitelendirilmesi, Hıristiyan ülkelerin ülkelerinde yaşayan Müslümanlara karşı takındıkları ayrımcı tavırlar,İslam peygamberine karşı yapılan hakaretlerin ve iftiraların bu ülkelerde himaye ve destek bulması, İslam ülkelerini İşkal girişimlerini Haçlı seferleri olarak nitelendiren Amerika ve onun müttefiki olan ülkelerin ortak hareket etmeleri yine bu ülkelerin İsrail ve onun Zulümlerine Çanak tutup destek olmaları ve bu zulme karşı hiçbir tavır sergilemeyen diyalogun güçlü tarafı v.s gibi daha bir çok siyasi ve stratejik sebep en iyi ihtimalle diyalogun nazariyeden ibaret kalacağının göstergesi olmaya yetecektir.Aslında olay siyaseten Hıristiyanlık Yahudilik ittifakıyla İslam’ın değil bu ittifakla bir takım Müslüman din adamlarının ara bulma çabasıdır burada bir tarafta bu dinler(Hıristiyanlık ve Yahudilik) destekleyen devlet yapısı diğer tarafta bu güçten yoksun olan bireysel teşebbüsle muhataptır. Müslüman din adamları burada diyalog kuran değil merhamet dilenen ve dinlerini temize çıkarmaya çalışan, geçmişin hesabını veren ve özrünü sunan konumundadır.Bu tavra en azından yukarıdaki tanım çerçevesinde diyalog demek mümkün gözükmemektedir.Niyetler ve değerler açısından her iki tarafın ortaya koyduğu argümanları irdelememiz olayı ortaya koymamıza yardımcı olacaktır.Ayrıca her iki inanç gurubundan diyaloga karşı çıkanlarda bir vakıadır.
Vatikan için diyalog ve Misyonerlik bir birinden ayrılamayacak iki kavramdır.Vatikan için diyalog ortamı uygun zemin haline getirme operasyonudur.2.Vatikan Konsilinde misyonerlik için Diyalogun şart olduğu bilgisi verilmektedir.Bu iki olgu aynı bağlamın birbirini bütünleyen cüzleridir.Vatikan’a göre diyalog tan kasıt dünyada imajını kaybeden Hıristiyanlılığın önünü açmaktır. Papa 13. John Konsil açılışında kiliseyi günümüze taşıyacak ve onun çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale getirmek ifadesini kullanmıştır. Yine Papa 2. Paul’Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı ikinci bin Yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı üçüncü bin yılda ise Asya Hıristiyanlaştırılacaktır’ diyerek evrensel diyalogun hedefini ortaya koymaktadır.2. Konsilde alınan kararlar dini bağlayıcılığa sahip olup kıyamete kadar bütün Papaları bağlayıcı niteliktedir.Burada dikkat çekici bir husus şudur ki bu Konsile kadar diğer din mensupları kötü iken bu Konsilden sonra Hıristiyan olmaya aday olarak tavsif edilmiştir.Nostra Aetate isimli deklarasyonda diğer dinlerle ilgili şu şekilde ifade edilir:’diğer din mensupları hakkında kilise bu dinlerdeki gerçek ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez.Kendi öğretisinden bir çok yönden farklı olmakla birlikte bütün insanlığı aydınlatan ilahi gerçeğe ait bir parça ışık yansıtan doktrin,ahlaki kural hareket ve hayat tarzlarına büyük saygı duyar.Fakat yinede kilise gerçek yol ilahi hakikat ve doğru hayat olan Mesih’i ilan etmeye mecburdur.’ Görüldüğü gibi diyalogun güçlü tarafı taviz vermeyeceği noktayı çok net olarak belirlemiş ve doğruluğun ölçüsünü de Mesih öğretisine bağlamıştır. Yine Ad Gentes isimli deklarasyon da: ‘İyi unsurlar diğer inançlara Kutsal Ruh tarafından sunulmuştur.’denilerek bu felsefe açıkça ortaya konmaktadır.yine aynı deklarasyon inançları yakınlık bakımından sınıflandırırken:’ Hıristiyanlara özel bir bağı olan Yahudiler Katolik kilisesine en yakın olan kimselerdir.İkinci sırada Monoteist bir inanca sahip olan ve İbrahim’i örnek alan Müslümanlar vardır.Daha sonra münzevi yaşantı derin meditasyon ve Tanrıya güven ve sevgiyle yönelme esasına dayanan Hindu ve Budistler gelmektedir.’ Denmektedir başlangıçta bu metinde sadece Yahudiler varken derin tartışmalar neticesinde Müslümanlar ve diğer din mensupları metne eklenmiştir burada dikkate değer iki nokta vardır bu ve diğer metinlerde dikkat çeken önemli iki husus vardır birisi Yahudileri kendilerine yakın görmeleri ki bu pratikte de böyledir, ikincisi ise metinde İslam değil de Müslümanlar ifadesinin geçmesidir.dolayısı ile muhatap alınan İslam değil Müslümanlardır çünkü İslam batıl addedilmekte müntesipleri ise misyonerlik kapsamında değerlendirilmektedir.bunu daha açık 6.Paul(Müteveffa papa) ’ün yayınladığı Eclesiam Suams adlı genelgede kullandığı şu ifadelerden anlamaktayız:’Biz ne kadar diğer dinlere ve ahlaki değerlere saygı duysak ta bizim için gerçek yegane din Hıristiyanlıktır.’ Bir önceki papanın söylediği bu sözler Büyük ortağın niyetini açıkça ortaya koymaktadır.Burada şunun ifade etmek gerekir ki bütün bu deklarasyon ve genelgelerde şu açıkça ilan ediliyor; ‘Kilise İsa Mesihin temsilcisidir,diyalog misyonerlik gereğidir.1974 te Roma da yapılan diyalog toplantısında bu iki husus ifade edilmiş PapaPaul:’Diyalog Tanrının krallığına doğru bir yoldur,bunun süresini ve mevsimini sadece baba bilse de mutlaka sonuç verecektir.’diyerek diyalogun kendileri açısından nihai hedefinin ne olduğunu ve küresel emperyalizmle diyalogun ilintisini ortaya koymuştur.16.Benedict diğer seleflerine göre bu niyetini ve İslama bakışını daha açık ve düşmanca ortaya koymuş ve Hz peygambere Terörün kaynağı diyebilmiştir.bu Müslüman diyalogcuları halklarına karşı zor duruma düşürünce siyaseten bir yumuşama görünümü vermişse de bu fikri kilisenin resmi inancının gereğidir ve hiçbir papa şahsi görüşünü yansıtmaz bu bir doğmadır ve Papalar bu doğmalara göre düşünmek zorundadır.birde deklarasyonlarda kullanılan Enkülasyon kavramı vardır ki bu Hıristiyan kültürünün diğer kültürlerin bünyesine sokularak benimsetilmesidir.Bu konuda bütün basın yayın sanat v.s seferber edilmiş ve nispeten başarılı olunmuştur.Noel kutlamaları bunun en bariz örneğidir, bir çok Müslüman kadının çocuklarına Allah baba bizi görüyor dediği duyulur olmuştur. Bu farkında olmadan kültürel alt yapının oluşmasıdır.
İSLAM DÜŞÜNCESİNDE İFRAT VE
TEFRİTİN İKİ YANSIMASI TEKFİR VE İRCA
İslam düşünce tarihi derin ayrılıkların, itikad-i,siyasi ve ameli hizipleşmelerin ümmeti bölük pörçük ettiği ve gücünü kırdığı ifrat ve tefrit yaklaşımlarına sahne olmuştur.Bu hizipleşmelerin değişik isimler adı altında sergilenmeye devam ettiği de bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.Belki başlangıçtaki derecede bir disiplin ve mezhep olarak devam etmese de bu ayrılıkçı (ümmet bilinci açısından) telakkiler zihinsel olarak devam etmektedir. Bu zihinsel sapkınlıklar çoğu zaman derin bir İslam ve Kuran bilgisinin yokluğundan kaynaklansa da tarihi, kültürel, sosyolojik bazen da psikolojik sebepleri ihmal edilemeyecek kadar etkindir. Hz. Peygamberin vefatıyla bir çok siyasi ve sosyal kurum oluşmadan Mihne(Fitne ve kargaşa) hadiselerinin ortaya çıkışı, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz..Ali’nin suikast yoluyla şehit edilmeleri Cemel,Sıffın vakalarında bir çok Müslüman’ın ölmesi ve Ümmete rağmen Emevi sülalesinin Şurayı rafa kaldırarak kanlı bir baskınla iktidarı saltanata çevirmesi Hz..Hüseyin’in Kerbela da şehit edilmesi bu olaylar karşısında çoğu zaman hissi tavırların ve fikirlerin ortaya konması ve akabinde saltanata ve baskıya dayalı bir rejimin Emeviler ve ardından gelen Abbasiler tarafından model olarak ümmete dayatılması bu dönemde sağlıksız bir İslamlaşmanın ve kültürel kozmopolitleşmenin doğal neticesi olarak İslam’ın sadeliği ve duruluğunun bozulması tehlikesi baş göstermiştir.Bu dönemde tartışmaya ve hizipleşmeye neden olan sorular; Cemel ve Sıffın da birbirini öldüren Müslümanların işledikleri fiilin niteliği,bu işlenen fiil acaba Haram mı? yoksa Küfür mü? idi,büyük günah işleyen Kafir mi? olur yoksa bu fiil İmana asla zarar vermez mi? , Müslümanların yöneticiliği İmana ve verasete(Ehli Beyt) dayalı bir Nas mıdır? ,bu hakkı hakeme devreden Hz Ali Allah’ın hükmünden vazgeçerek Kafir mi olmuştur? yoksa bu bir maslahat(Şartlara dayalı seçim) mıdır? ,Hilafeti devre dışı bırakan ve kendi saltanatını yerleştirmek için bir çok entrikaya baş vuran Emevilere karşı ayaklanmanın hükmü nedir? , bu iktidardan yana olanlar Müslüman mı? Kafir midir? ,Büyük günah işleyenler hakkında kararı kim verecektir? , bunlar Kafir ise bunların küfründen şüphe edenlerin hükmü nedir? ,yani Kafire kafir demeyen kafir olur mu? ,Allah’ın her hangi bir hükmünü uygulamayan yahut askıya alanın hükmü nedir? , Allah’ın hükmüyle kamilen hükmetmeyen bu devletlerde vazife alanların hükmü nedir.? Bu soruları zincirleme olarak artıran ve tavrını İslam tarihi boyunca bir ifrat(Aşırılık) ve bağnazlık düzeyinde ortaya koyan Hariciye(Tekfir hareketi) bütün bu sorulara hükmü Küfür olarak belirlemiş güçlendiği zaman bu düşünce sahiplerine ve rejimlere karşı güç kullanmış(İsyan, Kıyam) ,suikastlarda bulunmuştur. güçsüz zamanlarında ise bir kenara çekilerek kapalı bir yapı olarak yaşamını devam ettirmiştir bu tavrın doğal yansıması en azından İslam dünyasında yapıcı bir tavır ortaya koyamaması şeklinde tezahür etmektedir.Aslında bu düşüncenin İmamet konusundaki fikri en tutarlı düşüncedir ki; Haricilere göre İmametin mümin ve liyakatli olmak dışında herhangi bir şartı yoktur hatta İmamın Sünnilerin aksine güçsüz bir kabileden olması eftaldir ki bunun gerekçesi de İmamın şeriata uymayan bir fiilinde azledilmesinin kolay olmasının sağlanması açısından daha uygun olacağı temeline dayanır fakat sırf bu fikirleri tutarlı ve faydalı bir İslam düşüncesi oluşturmaları açısından yeterli olamamıştır.Cemel ve Siffında savaşan Müslümanların durumu Kuran bağlamında Hücürat süreside müminlerin çarpışması olası bir durum olarak nitelendirilirken niçin iman küfür meselesi yapılmıştır doğrusu anlamak çok güç gözüküyor(Bk:Hücürat:9-10) Allah burada birbirini öldürenlere mümin derken bu fırka her iki gruba kafir diyor.Yukarıda Haricilerin gündeme taşıdığı ve hükmünü küfür olarak belirledikleri hususlara dikkatle bakılırsa şu açıkça görülür ki Hariciler topluma kim Müslüman dır sorusunun cevabını bulmak için değil kim Kafirdir? perspektifinden bakmakta ve Hz..Peygamberin yakın arkadaşlarının gündeme getirmediği ve sormadığı soruları türeterek kıyas ve zorlama yoluyla insanları Tekfir etmekte ve içinden çıkılamayacak bir kargaşanın da önünü açmaktadırlar.Tekfir felsefesine sahip olanların idrak edemedikleri önemli bir konu şudur İslam’a müntesip olmakla İslam’ı temsil etmek aynı şey değildir Hz peygamber insanlara akıllarına ve düzeylerine göre yükümlülük yüklüyor bir kısım taşradan gelenlere(Bedevi Arabi) İslamın emir ve yasaklarını basitçe anlatıyor ve bu emirleri yerine getirmeleri ve yasaklardan kaçmaları haline cennete gideceklerini müjdeleyip onları memleketlerine geri gönderiyor ve beklide bu kimseler peygamberi bir daha hiç görmüyor idi.Bunlar müntesip olan Müslümanlardı. Diğer bir takım insanları ise iman etmeleri halinde yanında alıkoyuyor ve onları Ashabu Süffede yetiştirerek davanı eri haline getiriyor ve kendisine arkadaş ve yoldaş ediniyor idi işte Sahabe bunlardır ve bu özel insanlar İslam’ın temsilcileridir öncüleridir Peygamberin ilk bahsettiğimiz insanlarla bu bahsettiğimiz özel sınıftan beklentisi aynı değildir,Tekfir düşüncesine sahip olanlar ise bu ayrımı yapamamaktadır.Onlar bir köylü ümmi ile bir şehirli aydını aynı kefeye koymak istiyorlar bu mümkün olamayacak bir durumdur.(Bk:Hücürat:14) . En çok yanıldıkları konu ise Haram ve günah ile Küfür ve Şirki aynı zannetmeleridir.Oysa bu iki kavram farklı olup Allah günahları dilediğini bağışlarken Küfrü ve Şirki asla bağışlamaz.(Bk:Nisa:116) Çağdaş Tekfir hareketinin türettiği sorular ise daha düzeysiz ve komiktir İslam’ı kuraların işlemediği bir ülkenin nüfus cüzdanını taşımaktan tutunda o ülkenin parasını taşımaya kadar bir çok akideyle ilgili olmayan konular kıyasla tekfir sebebi haline getirilmektedir.Dikkat çeken bir hususta bu düşünce sahiplerinin kendilerini merhum Seyit Kutup ve Mevdudi’ye (Allah ikisinden de Razı olsun) nispet etmeleridir ki bunun hakikatle alakası yoktur. Seyit Kutup, Mevdudi ve diğer yeni Selefi (Kuran ve Sünnete dönüş) hareketi önderlerinin mücadelesini ve hayatını takip edenlerin onların bu tür ifrattan uzak olduklarını ve hayatlarını insanlığı uyandırmaya adadıklarını görür. Bu siyasi fırkanın zıddı bir düşünce hizbi olan ve bütün bu tavırlarda(Yukarıda bahsi geçen) İmana zarar verecek bir husus söz konusu değildir, inandım demek yeterlidir, kişinin hiçbir fiili bu ikrarını bozmaz inandım diyen kişi yahut iktidar(Rejim) İslam’ı ve Kuranın hükmünü uygulamasa da bu onun imanına ve meşruiyetine zarar getirmez diyen ve tefritin(Sulandırma ve Dünyevileşme) tarih boyu temsilcisi olan bu düşünce doğal sonuç olarak İslam’ı söze ve vicdana hapsetmiş ve Kültür Müslümanlığının devamını sağlarken İslam’ın hükmünü askıya alanlara da çanak tutmuş ve tutmaya devam etmektedir.Bu düşünce ekolüne göre kişinin Kuran bağlamında küfür sayılan fiilleri varsa da bunun hükmünü vermek Müslüman’a düşmez kişi açıkça inkar etmediği müddetçe onun gerçek hükmü ahrette Allah’a kalmıştır.(İrca, Mürciye) .Bu gün bu düşünce üzülerek ifade etmek gerekir ki Ehli Sünnet olarak lanse edilmektedir,akidenin Kelamlaştırılmasıyla başlayan bu süreç saltanat rejimleri tarafından resmileştirilmiş ve kilit bir kavramla(Ehli Sünnet) formilize edilmiştir.Esasen her Müslüman Ehli Sünnettir.Fakat bir Kelam ekolünün bu kavramı kendine resmi isim olarak zimmetlemesi diğer Müslümanları bu tanımın çerçevesinin dışında bırakmıştır.Hatta ilk klasik Kelam kitaplarında Ehli Sünnet sayılan Selefiyye daha sonra ideolojik sebeplerle bu tanımın dışına çıkarılmış ve artık Vahabilik adıyla anılır olmuştur.Şunu da ifade etmek gerekir ki Selefiyye diğer Sünni Kelam mezheplerinden İrca konusunda ayrılmaktadır ve Ehli Sünneti temsil etme anlamında diğer Sünni kelam ekollerine göre daha tutarlı ve saf bir felsefeye sahiptir.Sünni mezhebin diğer iki kolu olan Maturidiyye ve Eşariyye ise daha çok felsefik ve Tasavvufi bir içerik kazanmıştır.Bunda Türklerin İslamlaşmasının ve bu iki mezhebe mensup olmasının etkisi büyüktür. Şunu ifade etmek lazımdır ki Allah kitabını ve dinini korumayı garanti altına almıştır fakat Asrı Saadetten sonra bahsettiğimiz bu olumsuz faktörlerden dolayı Kitabi (Sahih) İslam la kültürel İslam(Nazari) arasında mücadele devam edip durmuştur.Bazı toplumlarda kültürel İslam tamamıyla Kitabi İslam’ın. yerini almış ve topluma hakim olmuştur.Seküler hukukun hakim olduğu adı İslam ülkesi olan coğrafyada ise mücadele kültürel İslam ile Laik, totaliter dayatma arasında cereyan etmektedir.1.Dünya savaşı ile birlikte En azından bazı kurumlarıyla Kitabı İslam’ı temsil ve himaye eden Osmanlı imparatorluğunun ortadan kaldırılması ve yerli emperyalist işbirlikçilerle(İttihat ve Terakki grubu ve onların çağdaş halefleri) İslam coğrafyasının dayatma ve despot rejimlere mahkum edilmesi ve aynı kültüre ve milliyete sahip İslam topraklarının emperyalist güçlerce doğal olmayan sınırlarla bir takım manda derebeyliklerine ve totaliter rejimlere teslim edilmesiyle bu rejimler tarafından bu bahsettiğimiz kültürel İslam’ın da kültür erozyonu ve emperyalizmi ile yok edilmeye çalışılması söz konusudur. Öyle ki bu bağlamda İslam ülkelerinde dayatma devrimler ve yenilikler halka savaş açma ve toplu imha safhasına vardırılacak sınırlara kadar taşınmıştır.Hama ve Halepçe katliamları ve Mısırda Müslüman Kardeşler hareketine uygulanan işkence ve katliam yine yakın zamanda Cezayir’de Fıransız güdümlü cuntanın seçim kazanmış FİS hareketine uyguladığı muamele bunun en bariz misalleri olarak tarih sayfasına geçmiştir. Tam bu noktada Kuran ve Sünnete dayalı bir İslam siyaset ve hareket düşüncesi belirlemesi gereken Müslümanların önüne yeniden çağdaş Hariciye(Tekfir) ve Mürciye (Küfür hükmünü Allah’a bırakan) iki uç (ifrat ve tefrit) felsefesi çıkmıştır,bu iki felsefe de hem Müslümanların enerjisini ve gücünü bölmekte hem de totaliter Küfür rejimlerinin ayakta kalmasını sağlamaktadır, tekfir daha çok Müslümanlara karşı işletilen ve gücünü bölen bir silah konumunda icra edilirken İrca ise batıl rejimleri ve mensuplarını halkın ve kültürel Müslümanların nefretinden korumaktadır, adı Müslüman ismi olmasına karşın İslam düşmanlığı yapıp aynı zamanda bende müslümanım diyen Tağuti güç ve rejimleri ayakta tutan İrca (Mürciye) felsefesine sahip olan anlayıştır.Oysa İslam ne Tekfircilerin ellerindeki küfür damgası ile insanları mühürledikleri bir yafta ne de Mürciyenin dediği gibi itikadi bir belirsizlik hali değildir. İslam Allah’ın gönderdiği iki cihan saadeti sağlayacak ve doğrulukla eğriliği, hakla batılı, iman ile küfrü(İlhat,Şirk ve Nifak) insanların anlayacağı açıklıkta ortaya koyan(Bk:Bakara:256-257) ve insanları kurtarmaya çalışan bir tebliğ hareketidir uçurumun kenarında duran beşeriyeti oradan çekip salim ve sağlam zemine taşıyan bir insanlık ve merhamet hareketidir.(Bk:Ali İmran:103) Allah merhameti gereği tebliğ ulaşmayan ve hakkında afaki ve enfüsi deliller belirmeyen insanlara azap etmemeyi taahhüt etmişken(Bk:isra:15,Maide:19,Kasas:47,Taha:134,,Nisa:165,Şura:208-209) ve peygamber en azılı inkarcılara yüzlerce defa tebliği ve hakikati götürmüşken Harici bir felsefeyle inadi küfür sahiplerinin bırakılıp bir takım zaruretlerden(Maslahat) ,özel durumlarından(stratejik konum) yada güçsüzlükten(İkrah) dolayı dinlerini kamilen ortaya koyamayan Müslümanların(Bk:Nahl:106-107,Ali İmran:28,Mümin:28) harcanması(küfürle itam edilmesi) , İslam’ın kendi özgün siyasetinden saptırılarak siyasetin imanileştirilmesi değildir.En azından bu insanların durumlarının Allah’a havale edilmesi İrca kapsamında değerlendirilemez.Fakat şunu ayırt etmek lazımdır ki; İslam adları Müslüman olanların hem İslam’a düşman olup hem de halkı Müslüman olan halkları kandırmak için iki yüzlülük yaptığı camiye karşı kahrolsun şeriat diye bağıranların kendilerini hala Müslüman zannederek umreye gittiği bir inanç kargaşası ve lakaytlığı asla değildir,hele Masonik emperyalist güçlerin işbirlikçiliği ve beşer ideolojilerinin gönüllü kulluğu asla değildir(Bk:Maide:50) .Kişi hem Müslüman hem de başka bir İzimden olamaz bu iki İlaha kulluktan başka bir manada ifade etmez oysa İslam bütün insanlığı tek Allah’a kulluğa çağırmaktadır. Şunu ifade etmek gerekir ki; Kuranın mesajını Hz.Peygamberden sonra bütün insanlara eksiksiz bir biçimde açıklamak Müslümanların yegane vazifesidir.Bu yapılmadan Kuranın davetini hiç duymamış duysa bile kasıtlı olarak saptırılmış bir mesajı duyan toplumların helak olmalarını beklemek ve bu gibi toplumları Tekfir ederek rahatlamak hem Kuranın mesajını hem de Sünnetullahı anlamamak demektir.Zira toplumların helaki ve Tekfiri ile ilgili hüküm çerçevesine davetle karşılaşan ve uyarılan toplumlar girer.(Bk: Enam:131)
Sonuç olarak şunu demek lazım gelir ki; İman ile Küfür apaçık bellidir.İslam ne içtihatla Müslüman’ı tekfir etmeye ne de Küfrü belli olanın hükmünü Allah’a havale ederek İmanı bir muammaya ve belirsizliğe çevirmeye müsaade etmez.Müslüman Kuranın hakikatini ve nurunu insanlığa her türlü vasıtayla duyurmak zorundadır.Müslüman’ın vazifesi cennete insan kazanmaktır ve insanlığa merhamet etmektir bu merhamet ise tebliğle tecelli eder,yoksa Müslüman’ın kimseye hidayet etme yetkisi yoktur.
YUSUF AYGÜN
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!