Yolcular geçiyor sağımızdan solumuzdan,
akşam olmak üzere,
havanın alacasında bir iki erken yanmış fersiz lamba,
dükkânların camlarından yola yansıyor…
Gönlümde sığıntı birkaç korku silsilesi,
Gördüğüm manzaranın tesiri üzerimde
Perde aralık,
zamanı seyre dalıyorum,
uykumu alıyor birkaç hece,
birkaç kelime ordusu
aklıma düşüyor memleket türküleri
Görüyorum,
Üzeri pas niyetinde kurutulmuş çocukları
Avuçlarında demirden kurmacalar
Ve ben dağlanan yüreğimle izleyerek yıkılıyorum,
yıkılarak parçalara ayrılmakta dakikalar.
Kaybedilen çağ değil rüzgâr bu .
İçimde eriyen.
Elleri kara, yürekleri ayaz sokak çocukları…
Ne umutları vardır acaba
neyin hayalini kurarak bakacaklar yarınlara
Şu kaldırımın kenarındaki çocuk,
bir iki kağıt mendil koyduğu tezgâhının başında
kağıt mendilleri satmak için bağırmaktan
boğazındaki tüm damarlar
dışarı fırlayacak gibi kabarıyor.
Daha çok küçük,
lakin büyük yüklerin altında ezilen yılgın yüreğinin
aralıksız çarpıntısı ile
her gelene alacak gözüyle bakıp
kağıt mendilleri önüne uzatıyor.
*
Üzerinde kirli, kalın bir kazak,
simsiyah elleri, sanki insanları suçlar gibi…
Siz..
Siz..
Beni bu hale siz getirdiniz der gibi…
Yanında kendinden biraz küçük olanı da mendil satıyor.
Onun bağırmaya mecali kalmamış,
dalgın dalgın bakıyor.
Sanki bütün duyguları kaskatı kesilmiş,
ağır depresyon hastalarının
hayata küskün bakışları gibi fersiz, tepkisiz,
masum, mazlum, mahzun…
Yüzündeki acılı ifadeyi gördükçe dayanamıyorum,
elimi gayriihtiyari kalbime bastırıyorum,
ortadan ikiye yarılacak gibi zorluyor göğüs kafesimi.
Bu buz gibi betonda oturan o küçücük çocuk,
buzlaşmış vicdanlara ağıt yakıyor;
bencil bir toplumun ferdi olan,
önünden gelip geçen kalabalıklara
lisan-ı halleri ile
aslında ne büyük nutuk atıyorlar.
Üzerinde eski ve fazla lekeli olduğundan
rengi belli olmayan bir mont var.
Sanki tersini giymiş gibi
ama o bunu umursamıyor,
belki evde onu bekleyen büyüklerine götüreceği
birkaç kuruşun hesabı,
belki de yiyeceği dayağın korkusu ile
gözlerini sadece elindeki mendile dikmiş,
dalgın dalgın izliyor.
En acısı, yürekleri kırk parçaya bölen,
kalbin ritmini bozacak kadar insana acı veren,
yanlarındaki kız çocuğu
ve onun satmak için önüne koyduğu
eski bir iki okul kitabı ile
çok eski, küçücük bir bebek…
Bu bebek senin mi? diyorlar,
Evet diyor.
Oyuncağını bir çocuğa sattıracak kadar
bu hayatı ağırlaştıran, zorlaştıran nedir?
Açlık mı?
Yoksa evde bekleyen hasta bir ana mı?
Bir çocuğun oyuncağını pazar tezgâhına koyup
umutlarını, oyunlarını pazarlatan nedir acaba?
*
Hepimiz ana babayız,
çocuklarımızı sevindirmek için nelere katlanırız
bu çocuğa bu eski bebeğini sattıran nedir acaba?
Acaba oyuncağına para verip almak mı iyilik,
almamak mı?
Elimi o eski bebeğe götürüyorum,
benden önce davranıyor,
eline alıyor,
Bu benim bebeğim diye bağrına basıyor.
Sanki ayrılık vakti gelen ana ile evlat gibi
bağrına basıp vedalaştıktan sonra bana uzatıyor:
Al …
Kaç lira verirsen...
Çocuğunu sevindir emi…
Allah’ım, ona sen de çocuksun diyemiyorum.
Zift gibi içime yapışıyor kelimelerim,
zehir olup yakmaya başlıyor boğazımı…
Kalakalıyorum,
ne yapsam?
Evet, parayı verip bebeği almamak en vicdanlısı gibi gelebilir
ama onların ahlâkî gelişimi için karşılıksız kazancı değil,
bedel ödenen kazancı ellerine vermek gerek.
O eski bebeği bırakıyorum,
Bir eski kitabı alayım diye düşünerek
kitaba uzanıyorum.
O ucuz,
sen ayıcığı al,
o çok pahalı diye
almam konusunda ısrar ediyor.
Bebeği alıp,
Her kanaatsiz halimde karşıma koyayım,
her sabırsız halimde bunu hatırlayayım diyorum.
Bir çocuğun hayallerini çalarak
O eski bebeği alıyorum nefsimi terbiye adına.
*
Bebeğin bir gözü yok…
O eski bebeğin bir gözü,
biz insanlarınsa bazen iki gözü de yok.
Kör gibiyiz hadiselere
Etrafımızdakileri görmeden geçiyor,
başkalarının dertlerine iki gözümüzü kapatarak
hakikî körler oluyoruz.
Haydi diyorum,
Kalkın, şu karşıdaki pastaneye götüreyim sizi
Şaşkın şaşkın bakıyorlar
ve arkasından mahcup bir gülücük gelip konuyor
soğuktan moraran yüzlerine bir bahar kelebeği gibi.
Büyük olanı elinin tersi ile burnunu siliyor.
Bana, yere serdiği mendilleri göstererek
Bak benimde mendillerim var? diyor.
Onları toplayıp en yakındaki pastaneye giriyoruz.
Öğreniyorum ki ikisi kardeş,
diğeri amcasının çocuğu…
Babaları inşaatta çalışıyormuş bir zamanlar.
ama şimdi çalışmıyormuş,
böbrek taşı düşürüyormuş,
hasta imiş.
Yedi kardeşlermiş.
Pastanede herkes kafasını çevirip bize bakıyor.
Garson, Çocukların mı? diyor .
Hayır, alt sokakta bir şeyler satıyorlardı diyorum.
Anladım zaten…
Sakın bunlara fazla yüz verme
Toplum olarak kime yüz verip
kime yüz vermememiz gerektiği konusunda
ibresi bozuk terazi
veya çarkları bozuk saatin
yanlış gösteren akrep ve yelkovanı gibi
yanlışı gösterir olmuşuz.
*
Zengine yüz ver, el etek öp, çıkarını düşün
Fakir, hele açlık sınırındakine dikkat et,
hırsızlık yapabilir .
Asıl hırsız,
fakirin hakkını vermeyen zenginler değil mi?
İnanç değerlerimize göre
zaten cebimdeki parada onun hakkı yok mu?
Çocuklar bir şeyler yedikçe içime ılık bir huzur akıyor.
Şimdilik vicdanla muhasebe maçını kazandım
ama tek rauntluk değil bu maç,
bir ömürlük…
Ya diğer rauntlar?
Uçları kararmış parmak uçları, şiş elleri ile
sıkıca tuttukları pastaları ağızlarına götürürken
birbirlerine bakıp utanarak,
başlarını omuzlarına gömerek gülüşüyor,
ne çabuk mutlu oluyorlar.
Şu mutluluk nasıl bir şey?
Bazen bir eskici demir yığını bulunca mutluktan uçuyor,
bazen bir fabrikatör demir fabrikası açıyor ama mutlu olamıyor.
Şu samimi, içten gülücükler iki pasta için…
Muhayyelimde çöplere giden pastalar üzerinden ağlayan
mızmız, mutsuz çocuklar,
mutsuz anneler,
mutsuz babalar var önümdeki şu karenin fon kısmı için…
İçeride hafif bir müzik çalıyor
sıcacık pastanede çocuklar ısındıkça
benim içimde dev kütleli aysbergler ısınıyor,
garip bir huzur,
cennetten gelmiş sanki
yüreğimin ucuna konuveriyor.
*
Bir an küçük bir ırmakta yıkanmış,
temizlenmiş gibi banyo rehaveti ile gevşiyorum.
Buz tutan ruhuma kalp penceremden
kış güneşi gibi geçici bir ışık vuruyor,
zifiri karanlık odamın bir günlük güneş değen kısmı aydınlanıyor.
Ah çocuklar
Kimi yerde ağır işçi,
kimi yerde savaşta ölen güvercin
kimi yerde açlıktan ölmemek için kıvranan,
kimi yerde ailesini geçindiren dilenci...
Ah çocuklar
Büyüklerin hatalarının ceremesini ödeyen
Ak, saf, melekler.
redfer
Kayıt Tarihi : 12.1.2026 02:13:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!