İsmin dahi Abdus Selam
Bir selamı esirgersin
Dilden düşmez fitne kelam
Birbirine düşürürsün
Dinden anladığın tek şey
Ön saf ile bitmez her şey
..
Ertan, Metin ile tanıştıktan iki yıl sonra beraber bir iş kurmaya karar vermişlerdi. Etraflıca bir araştırmadan sonra küçük bir lokanta açmakta anlaştılar. Laleli caddesinde kiraladıkları dükkanın tamir ve tadilatından sonra Enfes adındaki lokantayı açtılar. Görev taksimi yapmışlardı; lokantaya gerekli olan alış verişleri beraber yapacaklardı. Ertan ahcı,Metin ise garson olacaktı. Para yetersiz olduğundan temizlikçi alamamışlardı. Ahcı yemeklerin yanı sıra mutfağın temizliğini de yapacaktı. Buna karşılık garson ise dükkanın temizliğinden sorumluydu. Hayal çok büyüktü; bir yıl içerisinde Laleli caddesindeki bütün esnaf ve misafirleri Enfes’e yemeğe geleceklerdi. Ikinci aşamada Sarılar mahallesi sakinleri de Enfes’e alışmış olacaklardı. Üçüncü aşamada ise Enfes çarşıya taşınıp sadece eşrafın ve büyük esnafın ağırlandıkları saygın bir lokanta olacaktı. Enfes açılmış ve iki ortak canla başla çalışmaya başlamışlardı.
- Metin, oğlum neden bütün işleri sen yapıyorsun? Ertan senin ortağın değil sanki patronun! Kendini ezdirme evladım!
- Baba, görev taksimi yaptık: ben müşterilerle ilgineleceğim. Ertan ise ahcılık yapacak.
-Tabi! Tabi! Ne güzel görev taksimi yapmışsınız! Adam kolaydan bir kaç çeşit yemek yapıp kalan zamanda gel keyfim gel yapıyor! Sen ise harıl gürül çalışıyorsun!
..
Bu şehir duvarlar arasında sıkışmış bir çığlık gibidir. Ve bu şehrin duvarlarına yağlı boya resimler yapmak isterim. Ey sevgili sen treni bilirsin, uçağa binersin. Bu şehir yumrukların gül olduğu, kelebeklerin dövüldüğü bir şehirdir. Aynı ülkenin farklı coğrafyasında yaşamaktayız. Sen oturduğun sitenin çevresini duvarlarla çevirirsin. Bense bulduğum bir duvar dibinden kaçacak delik ararım. Bu ülke kimine mezar, kimine zindan, kimine uçsuz bucaksız meydan olur at koşturur. Öyleyse önemli olan kimlik değil kişiliktir. Aynı kimliği taşırız; ama farklı kişilikteyiz. Sen hiç sönmeyen alev gibisin ben ise kar altında bir dal gibiyim. Ben üşürüm sen yanarsın. Ne kadar ilginç değil mi bana odun derler sana ateşli derler. Söyle bu ülkeyi kim cehenneme çevirir? Beni ateşlere kim atar, sana bir ormanı kim bağışlar?
Sen kimliğinde Türklük taşırsın ben de. Ama ben karnı aç, yüreği perişan, her gün çalışıp çabalayan biriyim. Ben Türk'üm, doğruyum, çalışkanım; sen Türk'sün ama her işin yalan dolan. Aynı dili konuşuruz ama senin lügatinde camiyi bombalamak vardır. Zafere ulaştıracak her yol senin için mübahtır. Öldürürsün, suçu taşeron örgütlere üstlendirirsin. Bir de Türkiye'de terör var dersin. Ey sevgili bir de sosyete sosyete gezersin. Sen yumuşak bir dikensin. Ne kadar kibar bir faşistsin. Ey sevgili söyle hangi ülkenin metresisin. Yok mu senin bir kişiliğin, hep ondan bundan yardım istersin. Sen tam bir çakma madonnasın. Kendi şarkını bile söylemeyi bilmezsin. Sanatı olmayanın dünyada yeri olmaz. Sen anca kavalınla koyunları güdersin. Bu ülkeyi bir mezraya çevirirsin ya da bir mezara benzetirsin. Ama dua etmesini bile bilmezsin. Hiç karanfil ekmediğin topraklara, şimdi dalından koparılmış bir karanfil dikersin. Onu mezarını kazdığın aydınların cenazelerine çelenk diye gönderirsin. Ben bir Türk'üm ama kanımda Ermeni kanı da var, Kürt kanı da Rum kanı da var. Ben bir Anadolu'yum. Kanımla gurur duyarım, Türklüğümle duyduğum kadar. Ben ari ırk peşinde koşmam. İnsan olanın önce insanım diyenin peşinden koşarım ve bundan yorulmam. Sen de Türk'sün ama bütün şehirlerin çöp kokar, lağımların derelere akar. Tüm şehirler gökdelenlerle yıldızlara ulaşırken, sen bayrağındaki ay yıldızla gurur duyup başını göklere erdirirsin. Anca uygun adımda yürümesini bilirsin. Tüm halkına emirler verirsin; ama başka bir ülkenin çavuşundan emir alırsın. Bir de bir Türk dünyaya bedeldir dersin. Ey sevgili beni sevdiğini söylersin, sonra baldır bacak başkalarına poz verirsin. Dersin ki ne çıkar bacaklarımı başkalarına öptürmemden. Ben anca senin evine gelirim. Hayır istemem sakın benim için bir adım atma. Git ayaklarını da başkalarına yalat. Ey sevgili sen ya iki parmalığınla yürüye yürüye yardım elini uzatırsın bana ya da İtalyan ayakkabılarınla koşa koşa gelirsen yanıma. Böyle ülkenin ileriye gideceğini düşünürsün. Bu ülke için düşünürken bile bir Fransız gibi düşünürsün. Sen yemek olsan bu ülkenin topraklarında yetişmiş bir biberin içine domuz eti konulmuş dolma yemeği olursun. İçin böyle doldurulmuştur. Bir de ben de domuzluk hiç bulunmaz dersin. Millet de bunu yer ne yazık ki.
..
"Tabakta yemek bırakma.
Arkandan ağlar" derdi hep annem.
Madem ki gidiyorsun Güzel Kız.
Kalbimde sen bırakma.
Ardından ağlarım...
..
Kardeşim çok çok küçük
Daha ufacık bebek,
Tuvalete gidemez
Kendi yiyemez yemek.
Ben de onun gibiydim
Şimdi oldum kocaman,
..
Canım sıkılıyor sebepsiz
Yemek içmek nafile
Bağırmak çağırmakta kabalık
Kibarca canım sıkılıyor
Başkalarına kirlensin yüreğiniz
Küfürler edersem bana küser
Küsmesinler
..
Otobüsteki insanın terinden
Sokaktaki insanın şerinden.
Yemek yerlerinin kirinden
Korunmaktan yoruldum.
Oturanın nefesinden
Küfürbazın sesinden.
..
Derin gecenin karanlığında
Yalnızım yine bu sokakta
Bir damla suya düşüyor
Ve de bir kedi yemek arıyor
Çalıların arasında cırcır böcekleri
Bazı evlerden gelen televizyon sesleri
Bu koyu karanlığı aydınlatan bir onlar
..
İstiridye, ortalama bir çakıl taşının büyüklüğündedir, hoyrat bir görünümü vardır, rengi bile daha azdır, göz alıcı bir beyazlıktadır. İnatla kapanmış bir dünyadır. Gene de açılabilir mamafih: bir bezin boşluğunda tutmak zorundasın, ve ince ağızlı, handiyse kör bir bıçak kullanmalısın ve defalarca kertiklemelisin. Meraklı parmaklar kesilir, tırnaklar kırılır: Çok kaba bir iştir. İşaretleriz mahfazasını beyaz çemberlerle, bir çeşit halelerle, çentikleye çentikleye.
İçinde bir dünya buluruz tastamam, yemek ve içmek için: inci rengi bir kubbe altında (sadık bir anlatımla) , üstteki gökler alttaki göklerle kaynaşır, basit bir göl oluşur, ileri ve geri akan yapışkan yeşil bir torbacığın hem kokusu hem de görüntüsü ortaya çıkar, ve bu da siyah bir örgüyle çevrelenir.
Kendimizi hemencecik süsleyeceğimiz küçük biçimli bir boncuk onların inci gırtlaklarında olur çok nadir durumlarda.
..
Canım sıkılıyor
Canım sıkılıyor sebepsiz
Yemek içmek nafile
Bağırmak çağırmakta kabalık
Kibarca canım sıkılıyor
Başkalarına kirlensin yüreğiniz
Küfürler edersem bana küser
..
Su kaynağında berrak
Gönül rızasıyla verilen
Elmanın ancak
Yarısı tatlıdır
Üç kişi
Bir masada
Yemek yediniz mi hiç...
..
Kırılmış kanadı uçamaz olmuş
Üzülüp saçını başını yolmuş
Kendi gelecekken haberi gelmiş
Beni götürmeden gel sen de gitme
Haberini aldım bana küsmüşsün
Yemek yemez iştahını kesmişsin
..
Yücelerde öyle bir huzur vardır ki;
O yalnızca kalbin kürsüsüdür.
Kalbin hakkı o gün yalnızca hakikatte
Haktan bir hakka varacaktır.
Bazen yazmak ve anlatmak,
Yalnızca aç olan birine leziz yemek anlatmak gibidir.
Duyabilir belki ancak ruhun doygunluğuna ulaşamaz.
..
Asker ocağında olmak istiyorum
Hamuruyla yoğrulmak istiyorum
Helvayıda hep beraber yemek istiyorum
Hayırlısıyla tezkere almak istiyorum
Askerliği yapmak ne güzel
Doslukları yaşamak ne güzel
..
Kısa ömründe beş evlat yetiştirdi
Çok çalıştı gece gündüz demedi
Hep evlatlarını düşündü bir gün olsun çarşıda yemek yemedi
Çarşıda ne bulduysa aldı aldı evine getirdi
Henüz otuzundaydı
Birden siroz hastalığına yakalandı
..
Şimdi seviyorum desen ne yazar,
Kâlbin de onulmaz, yaraların azar,
Nasıl sevdin, ölüyorsun azar azar,
Şimdi seviyorum desen ne yazar.
Karşılıksız bir sevda ölüm demek,
..
Havanın tatlı serinliğinde, Niğde’nin Kayırlı Kasabası’ndan yola çıktık. Yolda bir arkadaşımız da bize katıldı. Temiz, düzenli ve güzel görünümlü evleri ile göze çarpan, Güzelyurt’tan geçtik.Yer yer peribacalarının görüldüğü Soğanlı, yol kenarında bize el sallıyordu.Yemyeşil ağaçların karşıladığı,adı ile bütünleşmiş, neresi burası dedirten; ceviz, kayısı, iğde, kiraz ağaçlarının göze çarptığı Yeşilhisar, mamur bir yer. Erciyes karşımızda, etrafta birçok tepeyi görmek mümkün.
Türkiye’nin önemli kuş cennetlerinden; tatlı su ve tuzlu su yaşam alanlarının bir arada bulunduğu,Sultan Sazlığı tabelası göze çarpıyor.. Buraları ne kadar merak etsek te istikametimiz belli olduğu için yolda oyalanmıyoruz.Yahyalı‘ya 20 km, tabelasını okuyoruz. Erciyes’i solumuza aldık artık.Başı göğe doğru yükselmiş, eteklerindeki grilik ile göğün griliği bütünleşmiş durumda. Bulutlarla dost olmuş dağ, belli belirsiz. Buna karşın karlı zirvesi ben buradayım, diyor.
Yahyalı’ya 20 km kala modern elma bahçelerini, ayçiçek tarlalarını görmek mümkün.
Yahyalı’ya ulaşıyoruz ve bir benzin istasyonunda, benzin almak için duruyoruz. Bu arada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün buralı olduğunu öğreniyoruz. Burası eskiden Kayseri’nin en gelişmemiş iki ilçesinden biriymiş. Fakat Abdullah Gül’ün seçilmesinden sonra gelişmiş ilçelerden biri haline gelmiş. Market alışverişimizi de burada yaptıktan sonra yolumuza devam ediyoruz.Buradaki kirazlara imrenerek bakıyorum. Çıkışta yol çalışmaları sürdüğü için yol, insanı yoruyor. Dağlara doğru tırmanırken, toprak kırmızı; sarı ve mor içiçe olup renk renk çiçekler dağları süslüyor.
Dev rüzgar gülleri görülmeye değer. Rüzgar gülleri, tepeye hakim olmuş, gelen geçeni kendine hayran bırakıyor. İlk defa burada gördüğüm dev rüzgar gülleri,bana yel değirmenleri ile savaşan Don Kişot ‘u hatırlatıyor.
Orda bir köy var uzakta dedirten Delialiuşağı Köyü’nden geçiyoruz. Yol kenarındaki küçük köy okulundaki salıncaklar, dikkatimi çekiyor.
..
Güneş Isıtmak için,
Dünya Yaşamak için,
Kur'an okumak için,
Sen Ne için yaratıldın?
Aşk Sevmek için,
Şehvet üremek için,
..
Caddeye bakan balkondaki
kısa çam sandalyenin yanında
ölümü beceremeyen bir adam
bir sigara daha yaktı
ve ayakta kaldı
duvara dayanmanın lezzeti vardı göz kapaklarında
..
En çok sevdiği hizmet, yoksullara yardım hizmetiydi. Nitekim bir gün yine davet ettiği yoksullara önceden hazırladığı yardımlarını sırayla dağıtmış, alanlar da sevinçle evlerine dönmüşlerdi ki, tam o sırada uzaklardan koşarak gelen bir başka yoksul, dağıtımın bittiğini, kendisine verilecek bir şeyin kalmadığını anlayınca oraya yığılakalmıştı. Şefkatle baktığı bu yoksula da:
— Üzülme dedi, sana da bir çare bulabiliriz. Bulduğu çareyi de hemen orada anlattı. Buradan doğruca Medine çarşısına git, ihtiyaçlarını satan dükkanlara gir, ne lazımsa al, sonra de ki: 'Mal benim borç Resulullah'ındır! .'
Yoksul adam, tereddüt edince de tekrar etti. Unutma dedi: 'Mal benim borç Resulullah'ın diyecek, gerisini düşünmeyeceksin! ' Böylece yoksula verecek bir şeyi kalmayınca borçlarını üstlendi, mahrum kalmasına gönlü razı olmadı.
Mütevazı olmayı, vazgeçilmez vasfı kabul etmişti. Bu sebeple misafirlerine bizzat kendisi hizmet eder, ikramda bulunurdu. Bir gün çölden gelen biri, 'Kim bu insanların büyüğü? ' diye sordu. O sırada misafirlerine bardaklarla içecek ikram ediyordu. 'İnsanların büyüğü insanlara hizmet edendir! ' diye cevap verdi. Bu sözüyle hem büyüklerin insanlara hizmet edeceğini ifade etmiş hem de aradığı kimsenin kendisi olduğuna işarette bulunmuştu. Zaten hizmet edilmeyi değil, hep hizmet etmeyi sever, hizmeti tercih ederdi. Nitekim bir yolculuk dönüşünde herkes hurmalıkta istirahate çekilmiş dinlenirken, bazıları onlara yemek hazırlamak üzere harekete geçmişlerdi. Biri, yemek yapayım, biri, su getireyim, derken biri de ben de ateş yakayım, deyince, 'Öyle ise ben de odun toplayayım.' dedi. Biz bu hizmetleri yaparız, siz istirahat buyurun, diyenlere de:
-Bilirim ki sizler bu hizmetleri yaparsınız, ama ben hizmete seyirci kalmayı değil, hizmete iştirak etmeyi severim, diyerek kalkıp odun toplayarak hizmet edilen değil, hizmet eden olmayı tercih ettiğini göstermiş oldu.
Komşularının yemediğini yemez, giymediğini de giymezdi.
Bir gün bir sepet dolusu taze hurma getirip kendisine uzattılar:
..



