Zaman, avuçlarımda unuttuğum keskin bir kristal,
Kırıldıkça çoğalan, çoğaldıkça kanatan bir sükût...
Hangi kapının eşiğinde beklesem,
Ardımda bıraktığım gölgeler büyüyor devasa.
Ben bu şehre ait değilim, bu seslere, bu kalabalığa;
Ruhumun kökleri, kadim bir nehrin yatağında uykuda.
Durup baksam geriye; tozlu yollar, kırık aynalar...
İnsan, kendi hikâyesinin en uzak gurbetiymiş meğer.
Bir harf düşüyor boşluğa, bin anlam doğuruyor,
Sözün bittiği yerde başlıyor asıl fırtına.
Gözlerimde birikmiş akşam üstüleri,
Ve cebimde kimsenin bilmediği o ıssız limanlar.
Bak, gökyüzü nasıl da ağır bir yorgan gibi üzerimizde,
Yıldızlar, unutulmuş duaların sönük ışıkları...
Biz ki rüzgârın önüne katılmış birer yapraktık,
Şimdi fırtınanın kalbinde dinginliği arıyoruz.
Bir taşın sabrını kuşanmak lazım bu çağda,
Ve bir suyun akışındaki o teslimiyeti.
Hiçlikten gelip sonsuza uzanan bir çizgide,
Kendi sesimi arıyorum sustuğum her cümlede.
Evrenin o büyük sessizliği içinde bir fısıltıyım sadece,
Kayboldukça bulunan, yandıkça serinleyen bir kor.
Ne bir isim bekliyorum artık, ne de bir alkış,
Sadece ruhumun bu uzun uykudan uyanışını...
Güneşin son ışığı vurduğunda ufuk çizgisine,
Bütün hesaplar kapanır, bütün yollar birleşir.
Geriye ne hırs kalır, ne keder, ne de o bitmek bilmeyen sancı;
Sadece bir boşluk, berrak ve upuzun bir boşluk...
Hasan Belek
Akçay
Kayıt Tarihi : 7.3.2026 16:18:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!