ADRESİNE ULAŞAMAYAN MEKTUPLAR GİBİYİM
Rüzgârın uğultusu apartman boşluğunda yankılanırken, posta kutularının metal kapakları birer birer titredi. Her birinde bir amaç, bir haber, bir ses vardı. Ama benim içimde hep aynı cümle çınlıyordu:
“Adresine ulaşamayan mektuplar gibiyim.”
Çünkü ben de tıpkı o sahipsiz zarf yığınları gibiydim… Göndericisi belli, alıcısı belli olmayan duygularla dolu. Ne açılabiliyor, ne de yırtılıp çöpe atılabiliyordum. Arada bir, hayat posta memuru gibi beni birinin kapısına bırakır sandım ama her seferinde “adres yetersiz” damgasıyla geri döndüm.
Bir zamanlar birine gider sandım; adını bildiğim, yüzünü ezberlediğim birine. Ona yazdığım mektuplar vardı — kimseye okumadığım, kimsenin bilmediği satırlar. Ama o asla kapıyı açmadı. Ya da belki ben hiç çalamadım.
ARAF
Gitmek nere, kalmak nere?
Söyle bir kere,
insan kaç kez ölür
aynı yerde kalbiyle sürgünken?
Ya kendimi götürmesem hiçbir yere,
Aşkı eskiciye satılmış,
Ruhsuz bir faniyim ben…
Bir zamanlar aşkın en temiz yüzünü öperken,
Şimdi solmuş duyguların mezarlığında
Kendi yansımama bile yabancı bir gölgeyim.
Bazen adresiz kalır insan…
Ne kaldığı yer huzur verir, ne de gittiği yer sahip çıkar.
Her şey yerli yerindedir belki ama insanın içi darmadağındır.
Ev dediği duvarlar yabancı gelir; sokaklar tanıdık olsa da adımlar tedirgindir.
Bir şey eksiktir ama adını koyamaz.
Gömülür mü insan toprağa, anılar hâlâ hayattayken?..
Birinin sesi, birinin kokusu, birinin gülüşü hâlâ ruhunun içinde yankılanıyorsa, nasıl gömebilirsin kendini sessizliğe?
Toprak, bedenleri alır; ama kalpte yaşayanı, hatıralarda kalan sesi asla örtemez.
Bazen bir hatıra, en diri hayattan bile daha canlıdır; bazen bir eksiklik, nefes almaya devam eder insanın içinde.
Ateşten doğan bir ömür benimkisi…
Gözden akan her damla yaş,
Arşa bir ağıt değil mi ey Cân…
Her biri, kalpten kopan bir sır gibi
Yükselir göğe — sessiz, kimsesiz, kırık…
ne bir sitemin izi vardı, ne bir yarım kalmış cümlenin gölgesi.
Sadece sessizdi; saf, masum ve tertemiz.
Sonra bir el değdi, bir kalem çekildi o beyazlığa…
Ve her çizgide biraz soldu, her harfte biraz kirlendi.
Bir hikâye doğdu belki, ama aynı zamanda bir kayboluş başladı.
O andan sonra hiçbir şey ilk hâli gibi kalmadı;
Dünyanın sığacağı bir gönlüm vardı.
İçine seni koydum.
Dar geldi cihan,
dar geldi kaburgalarım,
dar geldi göğsümde musallâsı kurulan bu şehir..
Bir fecr vakti açsan balkonun kapısını,
çağırsan beni yüreğinle…
Gelsemmm…
Sabahın en savunmasız anında,
adını dudaklarımda taşıya taşıya gelsem sana.
Bir çığlık olsam suskunluğunda,
Şehrime Gel Sevgili…
Şehrime gel sevgili…
Bir akşamüstü ya da bir seher vakti… Ne fark eder ki?
Gel işte; yarın başkaymış gibi, bugün bitiyormuş gibi,
Dünyanın son günüymüş gibi…
Bana en iyi gelebileceğin bir vakitte çık gel.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!