Uzun Bir Suskunluk Şiiri - Davut Koyuncu

Davut Koyuncu
1

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Uzun Bir Suskunluk

Masalarda yarım kalmış çaylarla başladı hayat.
Davut dedim, sen bilirsin;
uzadı, uzadı ya zaman o gün.
Hayat bazen insanın alnına yazılmış uzun bir suskunluktur.
İnsan, kendinden kaçtığı her sokağın sonunda kendi adını duyar.
Ve ne kadar sert eserse essin gece,
uyanmak için içimizde hâlâ kırılmamış bir cam vardır demek ki.
Ben bu şehri sevdim, doğrudur, evet.
Ama onun ışıklarını değil,
ışıkların ulaşamadığı yerleri sevdim.
Bir merdiven altında unutulan o ayakkabıyı,
son vapura yetişemeyen o adamı,
sevgisini söyleyemeden sabaha çıkan o kadını...
Çünkü hayat, büyük sözlerle değil,
kimsenin görmediği yenilgilerle doğrulur.
Ansızın, sessizce.
Sanki gökyüzünü de insan yormuştu.
Yorulmuştu hayat belki de.
O anda anladım:
Karanlık, ışığın düşmanı değil;
ışığın doğacağı yeri hazırlayan derinliktir.
Şairler dağıldı sokaklara,
yazarlar sustu bir zaman sonra.
Biz kaldık yalnızca...
Ellerimizde geceden kalma bir titreyişle,
biz kaldık sessizlik hapishanesinde.
Davut, eğer hayat yeniden sorarsa bize...

Davut Koyuncu
Kayıt Tarihi : 1.09.2026 01:20:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
ÖNCEKİ ŞİİR
SONRAKİ ŞİİR
Hikayesi:


Uzun Bir Suskunluk Her şey, masalarda yarım kalmış çaylarla başladı. Bazı hikâyelerin büyük başlangıçları olmaz. Bir kapının çarpılmasıyla, bir trenin kalkmasıyla ya da büyük bir vedayla başlamazlar. Bazen masanın üzerinde soğumaya bırakılmış bir çayla başlar hayat. O gün de öyleydi. Zamanın ne kadar uzadığını kimse fark etmedi. Belki de zaman uzamamıştı; biz olduğumuz yerde fazlasıyla uzun kalmıştık. “Davut,” dedim içimden, “sen bilirsin...” Çünkü bazı şeyleri anlatmaya kelimeler yetmez. İnsan, bazen kendi hikâyesini bile bir başkasının anlayacağına inanarak anlatmak ister. Hayatın bana öğrettiği en ağır şeylerden biri şuydu: Hayat bazen insanın alnına yazılmış uzun bir suskunluktur. İnsan kendinden ne kadar kaçarsa kaçsın, sonunda yine kendisine çıkar. Ben de kaçtım. Sokaklardan, insanlardan, geçmişten... Belki en çok da kendimden. Ama her sokağın sonunda kendi adımı duydum. Gece ne kadar sert eserse essin, içimde hâlâ kırılmamış bir cam vardı. Küçük bir umut, incecik bir ışık... Belki de insanın tamamen kaybolmadığını gösteren son şeydi. Ben bu şehri sevdim. Doğrudur, evet. Ama şehrin ışıklarını değil. Işıkların ulaşamadığı yerleri sevdim. Bir merdiven altında unutulmuş bir ayakkabıyı... Son vapura yetişemeyen bir adamı... Sevdiğini söyleyemeden sabaha çıkan bir kadını... Çünkü insan, hayatın gerçek yüzünü en çok kimsenin görmediği yerlerde tanıyor. Ve zamanla anlıyorsun: Hayat büyük sözlerle değil, kimsenin görmediği yenilgilerle doğruluyor. Ansızın. Sessizce. Bir gün gökyüzüne baktım. Sanki gökyüzünü bile insan yormuştu. Belki hayat da yorulmuştu. İşte o anda anladım: Karanlık, ışığın düşmanı değildi. Karanlık, ışığın doğacağı yeri hazırlayan derinlikti. Sonra şairler dağıldı sokaklara. Yazarlar sustu. Ve geriye biz kaldık. Ellerimizde geceden kalma bir titreyişle... Sessizliğin içinde, kendi sesimizi arayarak. Sanki görünmeyen bir hapishanenin içinde yaşıyorduk. Ama yine de birbirimizin sesini duyuyorduk. Belki de bütün mesele buydu. Çünkü insan, en koyu gecesinde bile tamamen yalnız değildir; bir yerlerde onu anlayan, sesini duyan biri varsa, karanlığın içinde hâlâ bir yol vardır. Davut... Eğer hayat bir gün yeniden karşımıza geçip sorarsa: “Ne gördünüz bu uzun karanlıkta?” Cevabımız hazır olsun. Biz birbirimizin sesini duyduk. Ve insanın en koyu gecesinde bile, kendi içinden doğan güneşe yenilmediğini gördük. Belki yaralarımız vardı. Belki yarım kalmış çaylarımız... Belki söyleyemediğimiz sözler... Belki yetişemediğimiz son vapurlar... Ama yine de kaldık. Sessizliğin içinde. Karanlığın ortasında. Ve bütün yenilgilerimize rağmen, içimizde doğan o küçük güneşe... inatla yenilmedik.

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!