İnsanın gelebileceği en son raddedir yalnızlık.
Bir dağın başından uzak ovalara bakmak gibi,
En derinlerde saklı inciye dokunmak gibi,
Sevgiden, iltifattan, gıpta edilmekten münezzeh,
Allah'a yakın, nefisten uzak bir yolculuk halidir o.
Haddini aşabilecekken, sınırda dimdik durmaktır o.
Elini uzatıp dokunabilecekken bulutları seyretmektir o.
Yalnızlığın acı tadını öğrenince, tiksiniyor insan baldan, şekerden.
Kendi evreninin hâkimi, Allah'ın kulusun bu mertebede.
Şükrün en azı, ama en sağlamı bu durakta mümkün olur.
Nefsinle dost olur, sohbet edersin bu zirvede.
Sevgin, sevginden doğmaz bu evrende.
Merhametin, altın tepside sevgiyi hak etmeyen herkese sunar.
Sen ve yolun... Kendin ve nefsinin kader birliği başlar.
İşte orada, ne kanat, ne el, ne kol, ne gövde gerekir insana.
Varlığınla yokluğun arasını doldurduğunu fark ettiğinde,
Mezarsız ve kefensiz ölümün lezzeti başlar.
"Beni ben öldürdüm, kabul et Rabbim," dediğinde,
Parlayan bir gönülle bakarsın zavallı dünyaya.
"Üstü kalsın" diyen bir ukalalığı, bu kez nezakete tahvil edersin.
İçinden çıktığın hayatın yanağını okşar ve son kez dersin:
"Üstü kalsın hayat... Şükrolsun Rabbime."
Kayıt Tarihi : 16.10.2024 11:29:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Balkona açılan odadaki masanın üstü her zamanki gibi darmadağınıktı. Sigara paketlerinin dolusu boşu birbirine karışmış bir halde kitapların üstünde yayılıyordu. Dağınık durmaya alışmış olan yatağın yastığı yorganı ve çarşafı toplansa, muhtemelen yatak kendini dağıtırdı. Oda dağınık olmasına dağınık olmakla beraber son derece temizdi. Odayı kimse görmemişti gerçi ama bu dağınıklığa rağmen bu kadar temiz olması da gören biri olsa şaşırtabilirdi. Kapı sessizce açıldı, adam elindeki sigara, çakmak, cüzdan, telefon ve anahtarı masada boş bulduğu ufacık bir alana bırakıverdi. Gelip koltuğa oturdu. Bir süre boş duvara boş boş bakmaya başladı. Kafasının içinde kendi sesi kendisine seslenmeye başlamıştı yine. İçinde olumsuz konuşan da, olumlu konuşan da kendi sesiyle kendisine konuşuyordu. Ara sıra da kendi kendine “Başladılar yine” diyerek bu durumdan duyduğu rahatsızlığı anlatıyordu kendine. Bunun bir kişilik bozukluğu olmadığını, bir ruhsal sorun olmadığını da biliyordu. Kendi kafasının içindeki olumlu bakan kendi ile olumsuz bakan kendi ve hatta ikisini de eleştiren kendisinin kendisi olduğunu bildiği için bir sorun görmüyordu. “Sevmeye devam edecek misin?” diye sordu olumlu. Olumsuz da aynı anda aynı soruyu sordu ama, ikisinin de sesi kendi sesi olduğu için kafasının içinde tek ses duymuştu. “Bilmiyorum” dedi olumluya ve olumsuza. Olumlu – Öyle ya da böyle… Tanıyoruz O’nu. Hata yapan birini sevmeye devam etmek bence erdemdir. Olumsuz – yok öyle yağma… İşine gelince canım, cicim, kahve yapar mısın? Sohbet edelim mi? Desin, hem de iş zevke geldi mi, arabaya atlayıp, yollara düşüp kendini düzdürmek için koştura koştura gitsin. Oldu canım. Olumlu – Terbiyesizlik yapıyorsun. Ayıp be ayıp. Olumsuz – Ben de onu diyorum… olura olmaza beni arayan o, bana ilk defa seni seviyorum diyen o, gece gece evini barkını bırakıp bana gelen o, bir kere öpmeye yeltendiğimde yavaşça kendini kaçırıp “ben bunu yapamam” diyen o, bu kadar sevmeme rağmen gidip tanımadığı herifin altına yatan da o. Ayıptır ayıp. Olumlu – bizimle nikahı mı var? Neyin hesabını soruyorsun? Olumsuz – Orasını ben değil, kocası düşünsün. Ortamlarda Kaşar kaşar kahkahalar atarken evli olduğu umurunda değil, gidip milletin yatağından geçerken umurunda değil, ben öpecek olunca ben bunu yapamam… Öyle mi? Olumlu – Zorla mı sevişeceksin? Olumsuz – Tecavüzcü müyüm ben? Neden zorla sevişeyim? Evinin kadını olsun, hiç kimseye gidip yavşamasın, ben de diyeyim ki ehli namus ev hanımı… Bunun yaptığı beni enayi yerine koymak. Biliyor tabi yediği haltları kocasına anlatmayacağımızı. E, vur kaç yapanların zaten umurunda değil… bir tek adam gibi sevecek olan biziz, ama bize tavrını da görüyoruz. Boşuna dememişler deveye diken diye. Sevmeyip vur kaç yapsaydık, biz de kıymetlisi olurduk. Olumlu – sevgine ücret mi istiyorsun sen? Sevmek bireysel, kişisel bir şeydir. Sevilenle çok fazla alakalı değildir. Senin anlamadığın şey bu. Sen tacirlik yapıyorsun. Ne verdim? Ne aldım? Bunun hesabını yapıyorsun. Olumsuz – Yatağından geçtiği adamlar ne aldı? Ne verdi de aldı? Olumlu – biz iki iç ses sabahtan beri konuşuyoruz. Biz ne konuşsak, ne anlatsak hava gazı. Sen ne diyorsun? Diye sordu zihnin sahibine. Gözlerini diktiği duvardan gözlerini çekti, derin bir nefes aldı iç seslerine yine içinden seslendi: “İkinizde yanlıştasınız. Biliyorum, biraz tuhaf bir durum. Ama ne yapalım, vicdan muhasebesi böyle yapılıyor ancak. Siz konuşuyorsunuz, konuşuyorsunuz ve bütün sorumluluğunuz bitiyor. Ama vicdana hesap veren benim. Derdi çeken de benim. Evli bir kadının ayartmasına gelen de benim, arzuları deniz dalgası gibi yükselip alçalan da benim. Tamam, sizin de arzularınız var. Ama sorumluluğu olan benim. Bu mesele böyle çözülmez. Bu yaşa kadar evlenmedim, bu yaştan sonra da eve girecek bir hatun eli olmayacak. Yaşadığım hayatı gözümün önünden geçirdikçe hep hayret etmişimdir. Ben doğmadan babam öldü. Okulda okuma yazmayı ilk ben öğrendim, ama okulu bitiremedim. Çocuk yaşta ev geçindirdim. Çırak olarak girdiğim dükkanı satın aldım. Sermaye biriktirdim ama anamın hastalıklarından, hastane masraflarından elde avuçta kalmadı. Bunun gibi buna benzer, benzeme nice meseleden gönül işlerine elim anca kırk yaşımdan sonra fırsat çıktı. Sizin filmlerde izlediğiniz gibi sevemedim ben. Hep koşturdum, hep bir şeylere yetiştim, hep bir şeylerin üzerine gittim. Hep önceliklerim oldu. İlk defa ben ilgi göstermeden beni seven… ya da benim sevdiğini sandığım biri çıktı. Sevilince insan seviyormuş. Belki de bana öyle denk geldi. Bilmiyorum. Hayatın bunca macerasını yaşarken bu gece şunu anladım. Yaşadığım hiçbir şey rast gele olmamış, her şey bir yapbozun parçaları gibi eksiksiz ve yerli yerine oturuyormuş. Bu sevda hikayesi de bu parçalardan biri. Hem öyle bir parça ki, renk desen renkli, tat desen acı, koku desen önce çilek, sonra küflü limon. Hayatı adım adım, basamak basamak çıkmışım meğer. Her adımda bir merhale, her basamakta bir aşama kaydetmişim. Öyle ki, hayatımdaki tüm insanlar ömür dediğimiz bu elekten elene elene dökülmüş. Bir ben kalmışım bu eleğin üstünde. O da şimdilik. Ama bu ömürden anladığım şey şu oldu. İnsanın gelebileceği en üst mertebeymiş yalnızlık. Şimdi sevgili içseslerim, sizden ricam bu mertebeye gelmişken, bu mertebeye yakışır bir fikrimiz olsun, yakışır bir zikrimiz olsun. Bu mertebenin kıymetini bilelim. Mutmain olun. Ben mutmain oldum. Vakur olun, ben vakur oldum. Şimdi beraber gülümseme zamanı. Çünkü sevgili iç seslerim bu gün artık anladım ki olanı olduğu gibi kabul edeceksem, ki öyle olacak; artık veda zamanı gelmiş demektir bizler için. Tatlı bir veda ile yollarımızı ayıralım. Zihnimde sizin konuşmalarınız hatırıma gelince bir gülümseme olmalı yüzümde. Bu yolculukta bana çok zaman en doğruyu söylediniz. Ama bu yalnızlık mertebesinde maalesef size de yer yok. Zaten olsa, bu mertebe yalnızlık da olmazdı. Hakkınızı helal edin ve gülümseyerek ve doyumlu bir veda istiyorum sizden. İyi ki vardınız. İyi ki konuştunuz. Şimdi artık sizi de en güzel söz diyarlarına uğurluyorum sizi. Hoşçakalın. Sigarasını söndürdü, elini yüzünü yıkayıp yatağa yanaştı adam. Üstün körü yorganını düzeltti ve yatağa girip yorganı boyun hizasına kadar çekip besmele çekti. Zihninin sessizliğinde hayatının en kısa sürede daldığı uykusunun tadını hissetti.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!