Taşlarla Konuşan Adam

Şükrullah Yavuzer
224

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Taşlarla Konuşan Adam

Çavuştepe Kalesinin yorgun bekçisi Mehmet KUŞMAN, başında yılların güneşinden solmuş şapkasıyla ağır ağır yürüyordu. Sanki yalnızca bir kalenin değil, binlerce yıllık bir hafızanın da bekçisiydi.
Çavuştepe Kalesi onun için yalnızca çalıştığı bir yer değildi; ömrünü adadığı, taşlarına ruhunu bıraktığı ikinci eviydi.
Kale, sert rüzgârların dövdüğü bir tepenin üzerinde, yüzyılların suskunluğunu taşıyan heybetli bir anıt gibi yükselirdi. Güneş doğduğunda sarı taşlar kızıl bir ışığa bürünür, akşam olunca gölgeler eski çağların fısıltıları gibi surların arasına sinerdi. Mehmet, tam elli sekiz yıl boyunca bu taşların arasında yürüdü. Her çatlağı, her yazıtı, her sessizliği ezbere biliyordu.
Gürpınar Ovası’nın sabahları başka olurdu. Gün daha doğmadan, göğün mavisine ince bir kül rengi yayılır; uzaklarda Artos, Erek ve Başet dağlarının heybetli gölgesi, ovanın üzerine dev bir çınar gibi düşerdi. Bahar aylarında toprağın kokusu sert rüzgâra karışır, tandır dumanları köylerin üstünde ağır ağır yükselirdi. Gürpınar’a bağlı o küçük köylerde hayat, taşın ve toprağın sabrıyla akardı.
Mehmet’in doğduğu Çavuştepe’deki ev de işte o coğrafyanın yorgun ama vakur evlerinden biriydi. Kerpiç duvarlı, düz damlı, küçük pencereli bir ev… Kışın kara teslim olur, yazın ise duvarlara sinen is ve dağlardan kopup gelen kekik kokusu, tandırda pişen ekmeklerin sıcaklığıyla birleşirdi. Avlunun bir köşesinde yığılı tezekler, diğer yanında eski saban demirleri dururdu. Kapının önünde birkaç kavak ağacı vardı; rüzgâr estiğinde yaprakları birbirine çarpar, sanki görünmez bir dilde konuşurlardı.
Çiftçi bir ailenin çocuğu olan Mehmet, çocukluğunu toprağın içinde büyüterek geçirmişti. Sabahları babasının ardından tarlaya gider, nasırlı ellerle toprağı sürmeyi öğrenirdi.
İlkokulu bitirdikten sonra hayat onu yeniden köyün ağır ritmine bırakmıştı. Kış gecelerinde gaz lambasının titrek ışığında oturur, dışarıda uğuldayan rüzgârı dinlerdi. O zamanlar kaderinin onu binlerce yıllık taşların diliyle buluşturacağını bilmiyordu.
Askerlik dönüşünde yolu Çavuştepe Kalesi’ne düştü.
Van-Hakkâri karayolunun hemen güneyinde, Bol Dağı silsilesinin batı ucunda yükselen o kadim kale, ilk bakışta bile insana başka bir çağın kapısını aralıyordu. Aşağı ve yukarı kaleler, yüzyılların omuz omuza vermiş iki suskun nöbetçisi gibiydi. Yukarı kale, aşağı kaleden otuz metre yüksekteydi; oradan bakıldığında Gürpınar Ovası sonsuz bir deniz gibi uzanırdı. Rüzgâr, taş duvarların arasında dolaşırken bazen bir ağıt gibi ince, bazen de savaş narası gibi sert sesler çıkarırdı.
Mehmet KUŞMAN burada bekçi olarak çalışmaya başladığında, kalenin taşlarında gördüğü çivi yazıları zihnine mıh gibi çakıldı. Herkes için onlar yalnızca eski işaretlerdi. Ama Mehmet için taşların içinde gizlenmiş bir nefes vardı.
Kazılar için gelen arkeologları izlerdi. Ellerindeki kitapları, taşlara dokunuşlarını, uzun uzun yaptıkları konuşmaları… İçinde büyüyen merak artık onu rahat bırakmıyordu. Günlerden bir gün, cesaretini toplayıp bir kitabenin ne yazdığını sordu. Aldığı cevap kısa oldu ama içinde bir ömür sürecek ateşi yaktı.
“Bu Urartuca çivi yazısı okuyamıyoruz…”
O günden sonra Mehmet için dünya değişti.
İlkokul mezunu bir köylüydü belki ama içinde dağları aşacak kadar inatçı bir öğrenme arzusu vardı. Eski defterlere harfleri çizmeye başladı. Çivi yazılarının her işaretini tekrar tekrar kopyaladı. Üç yıl boyunca yalnızca alfabeyi öğrenmek için uğraştı. Sonra yıllar süren başka bir yolculuk başladı. İran’a gitti, Ermenistan’a gitti, Suriye’ye gitti. Türkiye’nin birçok şehrini dolaştı. Taşların peşinden yürüdü. İnsanlar bazen ona şaşkınlıkla bakıyordu. “Bir taş yazısı için bu kadar uğraşılır mı?” diyorlardı. Ama Mehmet çoktan başka bir dünyanın içine girmişti.
Yirmi iki yıl boyunca gece gündüz çalıştı. Öğrendiği her kelimeyi zihninde tekrar etti. Sonunda yaklaşık altı yüz elli Urartuca kelimeyi okuyup konuşabilecek hale geldi. Türkiye’de Urartuca bilen yedi kişiden biri olmuştu. Dünyadaysa bu dili konuşabilen son insanlardan biri… Ama bu bilgi ona yalnızca bir dil öğretmemişti.
Bir gün kalenin burçlarında otururken yanına gelen genç bir gazeteci ona: “Bu dili öğrenmek zor muydu?” diye sordu. Mehmet uzaklara baktı. Gözleri, ovanın üstünde dolaşan rüzgâr kadar derinleşti. “Bu dil unutulur,” dedi yavaşça. “Çok zahmet çektik. Çünkü bu yazı öyle bir yazı, bu lisan öyle bir lisan ki devamlı kalbinde olacak…” Elini taş duvara koydu. “Kendi kendine konuşursun, sanki deliymişsin gibi… Taşları görür, taşlarla konuşursun. Ağaçları görür, ağaçlarla konuşursun. Otları görür, otlarla konuşursun…” Gazeteci sustu. Çünkü o an yaşlı adamın gerçekten taşlarla konuştuğunu hissetmişti.
Çavuştepe’nin taşları Mehmet’i tanıyordu artık. Sabah güneşi surların üzerine vurduğunda onun gölgesi binlerce yıllık kitabelerin üstüne düşüyordu. Kaleye gelen turistler, onun rehberliğinde yalnızca bir harabeyi gezmiyordu; kaybolmuş bir uygarlığın nefesini duyuyorlardı. Mehmet kitabelerin önünde duruyor, çivi yazılarını parmaklarıyla takip ederek tercüme ediyordu. İnsanlar hayretle onu dinliyordu. Çünkü taşlar, onun sesinde yeniden canlanıyordu.
Yıllar içinde adı Ankara’daki sempozyumlara kadar ulaştı. Kültür ve Turizm Bakanlığı onu defalarca davet etti. Amerika’dan bile teklif geldi. Yıllar geçtikçe adı yalnız Van’da değil, dünyanın farklı ülkelerinde de duyuldu. Kültür ve Turizm Bakanlığının davetiyle Amerika’ya, Almanya’ya, Belçika’ya, Hollanda’ya gitti. Katıldığı sempozyumlarda insanlar şaşkınlıkla onu dinliyordu. Çünkü karşılarında profesör unvanlı biri değil, ömrünü tarihin sessiz harflerine adamış; ilkokul mezunu bir kale bekçisi vardı.
O konuşurken gözleri hep aynı heyecanla parlıyordu: “Urartular çalışkan bir milletti,” derdi. “Bugünkü imkânlarla bile böyle yapılar yapmak zor. Kaleler, surlar, barajlar ve sulama kanalları…”
Gerçekten de Urartulara âşıktı. Bu sevgi yalnız sözlerinde değil, yaşamında da vardı. Şapkasında, boynunda taşıdığı kolyede, taşlara kazıdığı figürlerde hep onların izleri bulunurdu. Sanki binlerce yıl önce yaşamış o uygarlıkla arasında görünmeyen bir bağ kurulmuştu.
Van’ın sert kışlarında maaşı çocuklarını okutmaya yetmiyordu. On bir çocuk babasıydı. Bir yanda geçim derdi, diğer yanda tutkusu vardı. Sonra bir gün eline küçük bir taş aldı. Üzerine Urartu figürleri çizdi. Ardından çivi yazıları kazımaya başladı. Her oyukta biraz sabır, biraz emek, biraz da geçmişe duyduğu hayranlık vardı. Turistlere sattığı bu taşlar sayesinde çocuklarını okuttu. Taşlara yalnızca yazı değil, kendi hayatını da işlemişti.
Her sabah gün doğmadan kaleye çıktı. Her akşam güneş dağların arkasına çekilene kadar orada kaldı. Bağını, bahçesini, rahatını geride bıraktı. Hayatını taşların sessizliğine verdi. Çünkü bazı insanlar yalnız yaşadıkları çağın değil, geçmişin de emanetçisidir.
Kaliforniya Valisi, bir yıl Urartuca eğitimi vermesi için onu ABD’ye çağırdı; karşılığında on dört yıllık vize teklif edildi. Ama Mehmet gitmedi. Çünkü onun ruhu Çavuştepe’nin taşlarına bağlıydı.
Eşi, çocukları, torunları… On bir çocuklu büyük ailesiyle birlikte o kadim coğrafyada kaldı. Bekçilikten emekli olsa bile kaleyi bırakmadı. Çünkü bazı insanlar bir yerde çalışmaz; bir yere ait olur. Şimdi seksen dört yaşında… Saçları kar gibi bembeyaz, elleri yılların emeğiyle çatlak… Ama hâlâ bir kitabenin önünde durduğunda gözleri ışıldıyor. Çünkü o, yalnızca Urartuca öğrenen bir adam değil. O, unutulmuş bir uygarlığın son yankısını kalbinde taşıyan yaşayan bir hafıza…
Ve Çavuştepe’nin rüzgârı, geceleri taş duvarların arasında dolaşırken hâlâ onun sesini fısıldıyor:
“Taşlar konuşur mu? Konuşur yeter ki dinlemeyi bil…”
Mehmet KUŞMAN, bir kaleyi korumanın ötesinde, unutulmaya yüz tutmuş bir dili yeniden yaşatmıştı. En büyük tesellisi ise oğullarından birinin Urartucayı öğrenmiş olmasıydı. Böylece binlerce yıl önce taşlara kazınan o kadim ses, bir başka kuşağın hafızasında yaşamaya devam edecekti. Taşların dilini çözen ve onlarla konuşan adam; oğluna da taşlarla konuşmayı öğretmişti…
Ve şimdi Çavuştepe’nin rüzgârları surların arasında dolaşırken, hâlâ onun ayak seslerini taşımaktadır. Bir bekçinin değil; azmin, sabrın ve tarihe adanmışlığın ayak seslerini…

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 27.05.2026 22:41:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!