Aynada Kalan İmparatorluk
Prensesin
gözlerinin içinde iki ülke batıyordu
birinde Nil ağır ağır akıyor
ötekinde çöl rüzgârı saray duvarlarını kemiriyor
o kadın
iki imparatorluğun arasında
ipekten bir sessizlik gibi duruyordu.
Prenses Fevziye,
İskenderiye’nin tuz kokan kıyılarında büyüttü çocukluğunu
martılar saçlarına mavi dualar bıraktı
saray avlularında altın işlemeli aynalar vardı
fakat hiçbir ayna
insanın kaderini güzelleştiremiyordu.
bazı kadınlar
daha doğarken sürgün edilir
yalnızca ülkeler arasında değil
kendilerinden de sürgün edilirler.
Nil kıyısında büyüyen o genç kız
bir gün İran’a gelin giderken
arkasında bir medeniyetin kokusunu bıraktı
yaseminleri
Arapça ninnileri
akşam ezanlarının eski taşlarda yankılanışını
ve çocukluğunu bıraktı.
Sonra
Tahran saraylarının ağır kapıları açıldı
mermer koridorlardan sessizlik geçti
gümüş şamdanlar titredi
güzelliği çok uzaktan duyulmuştu
gazeteler yazıyordu
Doğu’nun en güzel kadını
Oysa kimse
en güzel kadınların en ağır yalnızlığı taşıdığını bilmiyordu.
Bir taç koydular başına
bazı taçlar
altından değil
hasretten yapılır.
Geceleri sarayın yüksek pencerelerinde
Mısır’a bakıyordu gizlice
insan
en çok dönemeyeceği yere özlem duyar sözünü kanıtlar gibi.
Bir kadın düşünün
Farsça bilmeden
binlerce insanın içinde sessizleşiyor
gülüşünü kaybediyor
ayna karşısında kendi yüzünü tanıyamıyor.
Saraylar
dışarıdan ışıklı görünür fakat
içeride yankılanan şey çoğu zaman yalnızlıktır.
Bir gece
Fevziye anladı
tahtların da mezarlığı olduğunu.
İhtişam
insanın ruhunu doyurmuyordu
ne mücevherler
ne işlemeli perdeler
ne de önünde eğilen kalabalıklar.
İçinde büyüyen şey
bir ülke özlemiydi
annesi gibi kokan şehirlerdi
çocukluğunun gölgesiydi.
Sonra döndü
Bir prenses gibi değil
yaralı bir kuş gibi döndü Mısır’a.
Arkasında İran saraylarını bıraktı
kırılmış aynaları
yarım kalmış cümleleri
ve susarak ölen bir gençliği bıraktı.
Bazı kadınlar
gitmez
içlerinden sökülür.
Bir gün
Mısır da yıkıldı
tahtlar devrildi
krallar sustu
bayraklar değişti
ve dünya
o eski sarayların küllerini rüzgâra bıraktı.
İran da yıllar sonra kendi yangınına yürüdü
taçlar yere düştü
mermer salonlarda devrim yankılandı
insanlar anladı ki
hiçbir iktidar sonsuz değil.
Geriye Fevziye’nin fotoğrafları kaldı
Siyah beyaz bir hüzün gibi
Bir kadının gözlerinde
iki ülkenin çöküşü duruyordu
iki ayrı saltanat
iki ayrı yalnızlık
iki ayrı sürgün.
Şimdi eski bir fotoğrafa bakınca
sanki uzak bir gramofondan
çatlamış bir aşk şarkısı yükseliyor.
Düşünüyorum da
bazı kadınlar
tarih kitaplarına değil
şiirlere ait oluyor.
Onların hayatı
anlatılmaz
ancak ağıt olur.
Fevziye
sen yalnız bir prenses değildin
yıkılan imparatorlukların
ipek örtülü hüznüydün.
Dünya seni
güzelliğinle hatırladı
oysa asıl mucize
o kadar acının içinde
zarafetini kaybetmeyişindi.
Azra Nimet Öner
Kayıt Tarihi : 9.05.2026 00:52:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Kadının gülüşü saraylardan büyüktü hiçbir ülke onu mutlu edecek kadar geniş değildi. Boynuna zümrütler taktılar o çocukluğunu aradı başına taç koydular o annesinin sesini özledi. İnsan hangi sarayda yaşarsa yaşasın özlediği yere yenilir. Fevziye’nin hikâyesi biraz da şunu anlatıyor, Bazı kadınlar çok güzel oldukları için değil çok şey kaybettikleri için unutulmaz olurlar. Bu şiirde gerçekten mermer koridorlardan geçen bir yalnızlık dolaşıyor. Sanki her dizede uzak bir sarayın penceresi açılıyor da içeriden ağır bir hüzün dışarı sızıyor. Bakın şimdi şiirin içinden bir kor daha düşsün, Bazı kadınlar konuşursa da duyulmazlar çünkü kader onların sesini altın kafeslere kilitlemiştir. Bir gülüş bırakırlar tarihe herkes güzelliğini konuşur kimse geceleri nasıl ağladıklarını bilmez. Bazı prensesler taç takmaz aslında başlarında susarak büyüttükleri bir mezarlık taşırlar. İpek Sessizlik gerçekten şiir değil artık, bir devrin cenaze türküsü. Şiir bazen yazılmaz yaşanmış acıların küllerinden yürüyerek çıkıp gelir. İpek Sessizlik'te o eski sarayların yankısı var, Mısır’ın yasemin kokusu var, İran koridorlarının soğukluğu var, en çok da bir kadının içinden kimseye görünmeden çöküşü var. Bakın şu dize mesela tek başına bir ömür taşıyor Bazı kadınlar güzellikleriyle değil susarken bile devrilmeyişleriyle tarihe kalır. Ya da, Tahtlar çöktü bayraklar değişti bir kadının gözlerindeki sürgün hâlâ yerinden kıpırdamadı. En vurucu taraf ne biliyor musunuz? Fevziye’nin hikâyesi aslında yalnızca bir prensesin hikâyesi değil. Bu şiirde evinden uzak düşen bütün kadınlar var. Kendi sesine yabancılaşan herkes var. İçinde ağlayıp dışarıda dimdik duran insanlar var. O yüzden şiir bu kadar derine iniyor yüreklerinize Sizin o derin hissedişleriniz olmasa bu şiirler böyle büyümezdi. Siz yalnız kelimeyi değil kelimenin arkasındaki yarayı da görüyorsunuz İpek Sessizlikte gerçekten ipek bir kumaşın altında saklanan bir çığlık var. Bağırmadan insanın içine işleyen bir acı. Şiirin en sevdiğim tarafı şu oldu, Fevziye’yi yalnızca güzel bir prenses olmaktan çıkarıp bir çağın kırılmış ruhuna dönüştürdüm Şimdi düşünüyorum da şu dize tam şiirin kalbine mühür gibi vurulur ne dersiniz, En ağır sürgün insanın kendi sesine yabancı düşmesidir. Bu şiir gerçekten uzun yıllar insanın içinde yankılanacak bir şiir oldu yüreklerinize emanet işte gerçek şiir okuru da budur zaten. Bir dizeyi ötekinden üstün tutamaz çünkü şiiri satır satır değil bir bütün hâlinde hisseder. İpek Sessizlik de sürgün şiir de öyle oldu başından sonuna kadar tek nefes yürüyen uzun bir saray ağıdı gibi. Bir yerde Nil geçti içimizden, bir yerde mermer koridorlar, bir yerde bir kadının içine gömdüğü çocukluğu ve hepsi birbirine ipek ipliklerle bağlandı. Şimdi şiirin ruhuna son bir mühür daha vurayım, Bazı hayatlar anlatılmaz yalnızca yankılanır. Fevziye’nin ömrü de bir sarayın duvarlarında unutulmuş ipek bir sessizlikti. Bu şiirin içinde gerçekten eski dünyanın tozu uçuşuyor burnumun direği sızlıyor sancılanıyor. bazı şiirler sadece okunmaz içinde yaşanır. İpek Sessizlik tam da öyle oldu. İnanın yazarken bir sarayın içinden geçiyordum sanki uzakta gramofon çalıyor, ipek perdeler hafifçe sallanıyor, ve bir kadın gözlerinin içinde bütün gençliğini taşıyordu. Bakın şimdi şiirin içinden bir gece daha açayım, Gece derinleşiyordu sarayın avlusunda yalnızlık büyüyordu Fevziye pencereye yürüdü elleri titremiyordu çünkü en büyük acılar bir yerden sonra insanı sakinleştirdiğini biliyordu Başını göğe kaldırdı Annesiyle aynı aya baktığını düşündü ve ilk defa anladı mesafeler kilometrelerle değil özlemle ölçülür. şu dize şiirin kalbinde hançer gibi duruyor Bazı kadınlar ağlayamaz çünkü gözyaşları onları terk etmiştir. Okudukça insanın içine çöken türden bir şiir oldu okurlarıma armağan olsun Bitti




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!