Süreyya Aydın Şiirleri - Şair Süreyya Aydın

Süreyya Aydın

🕋🇹🇷 🕋🇹🇷🕋🇹🇷🕋🇹🇷🕋
HAYIRLI CUMALAR
🇹🇷🕋🇹🇷🕋🇹🇷🕋🇹🇷🕋🇹🇷
ALLAH'IM ;;

Hakkin İrfan meclisine erişebilsem,,

Devamını Oku
Süreyya Aydın

İMAM İLE ALINAN İFTİTAH TEKBİRİ'nin FAZİLETİ:

Bir kimse iftitâh tekbîrini İmâm ile beraber alsa, sonbahar günlerinde, ağaçların yaprakları, rüzgâr estikçe ne şekilde dökülürse, o kişinin günahları da öylece dökülür.

Birgün, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” namaz kılarken, bir kimse sabah namazında iftitâh tekbîrine yetişemedi. Bir köle azâd etti.

Devamını Oku
Süreyya Aydın

🍀🍀İNSAN 🍀🍀
Bir kısım insana;;;; dünya pek darken,,,
İsyanda bulunurda ;;; pes eder erken...
Binlerce işaret levhası varken ,,,
Gaflete dalıp yoldan şaşıyor..

Devamını Oku
Süreyya Aydın

Nihayetinde insan şaşar beşerdir
Alınır üzülür bazende küsendir
Dünyada misafir konup da göçendir
Gönüllerde bir hoş seda olabilmek ne güzeldir...
______________________________________

Devamını Oku
Süreyya Aydın

Hadisi şerifte ölen kişinin amel defterinin kapanmayacağı 3 şekilde beyan ediliyor...lakin Allah teala ayette kendisine selim bir kalple gelene ancak malı da evlatlarıda fayda verir buyuruyor...acaba ;;Selim bir Kalbe sahip olamadan vefat etmiş bir Mümin bu Hadisin dışında mı kalıyor......
Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat."( Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8. )
Ölüm, bu dünyada yaşanan geçici hayatın sona ermesi, varlığı kesin olan ebedî hayata geçişin başlangıcıdır. Ölümle hayat durduğu gibi, yapılan hayırlar da günahlar da sona erer. Ancak ilâhi hikmetin bir sonucu olarak bazı işlerin sevabı, bazı işlerin günahı ölümden sonra da devam eder.
Hadisde sevabı ölümden sonra da devam eden üç amelden bahsedilmektedir. Bunlardan biri sadaka-i câriye, yani hayrı devam eden iyiliktir. Herkesin faydalandığı ve varlığı devam ettiği müddetçe sevabı da devam eden hayırlardır. Câmi ve mescidler, mektep ve medreseler, yollar ve köprüler, çeşmeler ve sebiller, hanlar ve hamamlar, her çeşit hayır vakıfları bunun örneğidir. Bunları yapanların, yapımına katkı sağlayanların amel defteri kapanmaz ve sevabı sürekli olur.
Sevabı devamlı olan ikinci sâlih amel, kendisinden insanların sürekli faydalandığı ilimdir. İnsanın öğrendiği ilmi, elde ettiği bilgiyi başkalarına öğretmesi en büyük hayırlardan biridir. Bunun çeşitli yolları ve şekilleri vardır. Talebe yetiştirmek, kendi ilmini ve bilgisini onlara öğretmek en önemlisidir. Bunun yanında kitap yazmak ve yayınlamak, günümüzün modern imkânlarından faydalanarak disketlere aktarmak, kasete ve filme almak, onların muhafaza edildiği ilmi araştırma merkezleri kurmak, konferanslar ve seminerler vermek, kısaca ilmini ve bilgisini kendisinden sonraki nesillere bir şekilde aktarmak, kişinin amel defterinin kapanmamasına ve sevabının devamlı olmasına vesile teşkil eder.

Devamını Oku
Süreyya Aydın

İslam hukukuna göre boşama için kullanılan sözler iki türlüdür. Bunlardan birisi boşamadan başka bir anlama gelmesi mümkün olmayan, sadece boşama için kullanılan “Seni boşadım, boşsun, boş ol.” gibi sözlerdir. Bunlara sarih/açık sözler denir. Diğeri de boşama anlamına gelebileceği gibi, başka anlamlara da gelebilen sözlerdir. Bu tür ifadelere de kinayeli sözler denir.
“Git babanın evine.”, “Defol git.”, “Sen benim karım değilsin.”, “Ben senin kocan değilim.” gibi ifadeler, boşamada kullanılan kinayeli sözlerdendir. Bu tür sözlerin boşanmada etkili olabilmesi için, erkeğin bu sözleri boşama kastıyla söylemiş olması gerekir. Bu vb. kinayeli sözlerle boşamaya niyet edildiği takdirde bir bâin (kocaya tek taraflı olarak evliliği sürdürme hakkı vermeyip yeni bir nikâh akdi gerektiren) talak meydana gelir (Merğînânî, el-Hidâye, III, 166). Şâfiîlere göre ise böyle kinayeli sözlerle yapılan boşamalar ric’î (kocaya tek taraflı olarak evliliği sürdürme hakkı veren boşama) sayılır. ( Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, III, 439)
Din İşleri Yüksek Kurulu

Devamını Oku
Süreyya Aydın

HANEFİ MEZHEBİNDE CUMA NAMAZININ SIHHAT ŞARTLARI
Hanefi hukukçularına göre, Cum’a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer’den nakledilen hadistir: "Kim Cum’a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli ve câir (zâlim) bir imamı (önderi varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin" (İbn Mâce, İkâme, 78) İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle der: Bu hadisi Taberanî, el-Evsat’ında nakletmiştir. Oradaki senedde Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O’nun biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir. (Mecmau’z-Zevâid, II, 169, 170) Bu hadiste, Cum’a’nın farzolması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum’a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabılir. Cum’a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum’a’dan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum’a’nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.
Ancak yöneticiler Cum’a’ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak Cum’a namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da Cum’a namazını kıldırmıştır. (el-Kâsânî, a.g.e., I, 261; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen, bunun dâru’l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir (Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162)
Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum’a namazı kıldırmaları gerekli midir?. İbnü’l-Münzir şöyle der: "Öteden beri Cum’a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar" (Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, III, s. 48)
Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da devletin izni yoksa, Cum’a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin ilgili bölümlerinin anlattığı, "ister adil, isterse de zâlim olsun bir imamın varlığına rağmen" Cum’a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, "imam yoksa Cum’a namazı kılamazsınız" demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir istidlâl olur.
İçtihada dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum’a namazının kılınması için şart kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım tehditlere maruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir. Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen: "Dört şey vardır ki, veliyyul emirlere aittir: Cihad’tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât’ın toplanması, hudut (şer’i cezaların tatbiki) ve Cum’a’ları kıldırmak." ifadeleri ise hadis değildir. Fethu’l-Kadir’de (II, 412) bunun İmam Hasan el-Basrî’ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır alimlerinden Seyyid Sâbık da "Fıkhu’s-Sünne" adlı esrinde (1, 306) bunun aynı şekilde Hasan’ü’l Basrî’ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek nakli bir detil elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.

Devamını Oku
Süreyya Aydın

Ehl-i Sünnet İ'tikâdı kırmızı çizgimizdir.
Kur'ân'ı Kerîm kırmızı çizgimizdir.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti, Sahih Hadisleri kırmızı çizgimizdir.
Dört büyük Halîfe başta olmak üzre, Sahabe-i Kirâm(ın hepsi) kırmızı çizgimizdir. Onların icmâ'ı da ictihâdları da kırmızı çizgimizdir.
Mezhep İmamlarımız ve Selef-i Sâlihin kırmızı çizgimizdir.
İmam Tahâvî, İmam Mâturîdî, İmam Eş'ârî kırmızı çizgimizdir.

Devamını Oku
Süreyya Aydın

Mehir konuşulmadan yapılan bir evlilikte, boşanma ya da kocanın ölmesi durumunda ne gerekir?

Nikâh kıyıldıktan sonra henüz zifafa girilmeden yapılan boşama geçerlidir. Bu durumda bir bâin talak meydana gelir (Merğinânî, el-Hidâye, III, 195). Boşayan erkek, boşadığı eşine tekrar dönmek isterse, ancak yeni bir nikâhla dönebilir. Bu şekilde boşanan çiftler nikâhlı iken, "yanlarına kimsenin izinsiz giremeyeceği bir yerde" baş başa kalmışlarsa (halvet-i sahîha) erkeğin kadına tam mehir vermesi lazımdır. (Nisâ, 4/20-21) Kadının da bir başka evlilik için iddet beklemesi gerekir. (Serahsî, el-Mebsût, V, 149) Ancak halvet-i sahîha olmadan önce boşama söz konusu olduğunda, şayet mehir belirlenmemiş ise, kocanın mehir konusunda sorumluluğu yoksa da, bütçesine ve toplumun örfüne uygun bir şekilde kadına müt’a (üç parça kıyafet) denilen bir hediye vermelidir. Ancak önceden bir mehir miktarı belirlenmiş ise koca, bunun yarısını ödemekle yükümlüdür. (Bakara, 2/236-237; Ahzâb, 33/49; Serahsî, el-Mebsût, VI, 63)
Mehir konuşulmadan evlenmiş olan kadının kocası, zifaftan önce ölmüş olsa ne gerekir? Nikâh akdi yapıldıktan sonra, ilişki kurulmamışsa bile kadın erkeğin eşi hükmündedir. Bu kadın mehir hak eder, miras hakkına da sahip olur ve dört ay on gün iddet bekler. Nitekim Rasûlullah "sallallahu aleyhi ve sellem" bu şekilde hüküm vermiştir. İbni Mesud'a "radıyallahu anh" şöyle sorulduğu rivayet edilmiştir: “Bir adam bir kadınla evlenmiş, kendisine mehir belirlememiş ve ilişki kurmadan vefat etmiş. Bu durumda ne yapılacak? İbni Mesud şöyle cevap verdi: “Kadına kendi akranlarının ayarında orta bir mehir verilecek, iddete girecek ve mirastan hakkını alacak” bu sözler üzerine Ma’kal bin Sinan el Eşcai ayağa kalkıp şöyle dedi: Rasûlullah "sallallahu aleyhi ve sellem" Berve’ binti Vaşık adlı kadın hakkında senin verdiğin gibi hüküm verdi. Bunun üzerine İbni Mesud bu şahitliğe çok sevindi. (İmam Ahmed ve dört imam rivayet ettiler. Tirmizi sahih demiştir.) Ayrıca, zifaf olmadan kocası ölen kadın, ailesinin yanında kalmaya devam ederken, henüz kocasının evine taşınmadan kocası ölmüş ise, bu durumda iddetini ailesinin yanında tamamlar...

Devamını Oku
Süreyya Aydın

Ey türk oğlu türk ;;

Kutlanacak nice zaferler var ufukta .....
Beklenensin sen,,, her duada her umutta ,,,
Yürü şanlı mazin sana selam veriyor,,,,
Sen yürü ki,, al bayrağım sende mana buluyor....

Devamını Oku