Bir sabah, adını kimsenin bilmediği bir kasabada başladı hikâye,
yolların suskunluğu çatlak kaldırımlardan içeri sızıyordu usulca,
bir adam yürüyordu, cebinde kırık bir saat ve susturulmuş bir çocuklukla,
zamanı tutmaya çalışmış, parmaklarının arasından kayıp giden her anı saklamıştı.
Gökyüzü o gün gri değildi, daha ağırdı, daha yorgun bir renge bürünmüştü,
sanki bütün şehirler aynı anda susmuş, bütün kuşlar uçmayı unutmuş gibiydi,
adam durdu bir ağacın altında, kabuğuna yasladı alnını ve fısıldadı,
“ben en çok içimde kayboldum,” dedi, “yollar bile beni tanımıyor artık.”
Bir kadın geçti oradan, ellerinde solmuş mektupların ağırlığıyla eğilmiş,
her satırında yarım kalmış bir vedanın izini taşıyan sarı kâğıtlar vardı,
adamın gözlerine baktı, bir anlık tanıdıklık düştü aralarına,
ikisi de aynı hikâyenin farklı yerlerinden kırılmış gibiydi.
Kadın konuşmadı, gözleri anlattı her şeyi, uzun uzun ve derinden,
bir şehirde bırakılmış bir çocuğun ağlayamayan yüzünü taşıyordu,
adam o bakışta kendini gördü, yıllardır sakladığı yarayı buldu,
ve ilk kez, bir yabancının içinde kendi adını duydu sessizce.
Akşam çökerken kasabanın üstüne, lambalar birer birer titredi,
ikisi de yürümeye başladı aynı yolda, konuşmadan, durmadan,
adımlarının sesi bile birbirine değmekten çekinir gibiydi,
yine de içlerinde büyüyen o garip yakınlık, suskunluğu delip geçiyordu.
Bir köprünün ortasında durdular, altlarından geçen su karanlıktı,
geçmişin bütün izlerini sürükleyip götüren bir akış gibi,
kadın bir mektubu bıraktı suya, adam saatini,
ikisi de ilk kez hafifledi, yüklerini akıntıya emanet ederek.
Gece ilerledi, yıldızlar yorgun bir masalın son cümleleri gibi sarktı göğe,
adam gülümsedi, yıllardır yüzüne uğramayan bir ışıkla,
kadın gözlerini kapadı, ilk defa korkmadan karanlığa teslim oldu,
ve o an, hiçbir şey eksik değildi hayatta, hiçbir şey fazla da.
Sabah olduğunda kasaba yine aynıydı, yollar yine sessizdi,
ağaç yerinde duruyor, köprü suya bakıyordu değişmeden,
adam ve kadın yoktu artık, izleri bile kalmamıştı geride,
yalnızca rüzgârın taşıdığı bir hikâye vardı, kalbi olanın duyabileceği.
Ve yıllar sonra o kasabadan geçen bir çocuk, köprünün tam ortasında durdu,
rüzgâr saçlarını savururken sebebini bilmediği bir hüzün çöktü içine,
suya baktı uzun uzun, sanki orada bir şeyler unutulmuş gibi derinlerde,
iki insanın yarım kalmış kalplerinin sessizce çarptığını hissetti.
Eğildi, avuçlarına biraz su aldı, gözlerinden düşen yaş karıştı akıntıya,
ne bir isim biliyordu ne bir hikâye, yine de içi paramparça oldu ansızın,
gökyüzüne baktı, anlam veremedi bu sızının ağırlığına,
ve o an, hiç tanımadığı iki yabancı için ağladığını fark etti…
Kayıt Tarihi : 26.04.2026 00:58:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!