Beynimin sol tarafını zehirli akreplerle geçiriyorum son zamanlarda, acımtırak göz yaşlarım hemzemin geçitlerinde yıkılan nemli mahpus duvarların sırtını tırmalamakta, genzimi saran sokak köpeklerin kokularını hıçkıran kargalarla azat ettim, azat ettim köpeklerimi, beynimin nemli kentini nergis renklerine boyayan rutubetli sesler düğümlenirken avuçlarımda akıp gelen terli kanımı içiyorum... La hevla ve la kuvetti...
Karanlığın rahminde telaşıma yarasalar eşlik ederken önüme çıkan cüsseli cesetler yoluma dizilen uğursuz kedilerin ciğerlerini parçalıyor, kadın şehveti tenimi lime lime dikerken kaldırım taşlarına su döküp içiyorum, bozguna sürgün edildim, sakalım kirden kararmış, tatlı rüyalarımı kediler istila etmiş, zulmün nemli coğrafyasında kendimi çamurun memelerindeki süte vurdum, ışıksız beş yıldızlı kuytulukların çocukları iflahım olmaz, parlak şehirde parmağını emen korkunun üşüdüğü geceyim ben... Tebbet ye da ebi lehebim ve teb!
Çıplaklığım üzerine doğru esen isli cehennem, dinle ve kork gözlerimde büyüyen hücrelerde, acıdan ve çığlıktan, ve merhamet dile annenin göğsünden içtiğin kutsal adaletten, merhamet dile uykunda panzehiri dolaşan damarlardan, ben yokken sana eşlik edecek olan merhamet askerleri takılacak peşime, hadi takılın peşimdeki cümlelerin cehennemine...
Ayak bileklerime dolan hırçın nil nehri kumsallarını adımlıyorum soğuk ve ıslak, tanır beni din aşikarları, sentetik terli kadınlar, tedirginliğe hesap vermek zorunda kalan şeytanlar, kibir sahibi filozoflar, hadi takılın peşime söz büyükleri... Zamanın uzun sözcükleri benim, ruhumun salyalı köpekleri takılın peşime, köhne Kadıköy sokakları...
Güneşin doğmadığı ceketimin astarında gizliyorum seni asmanım, delikanlı el öpmez hırçın bir devrimciyim ben, seni anlatamadığım sözcüklerimi intihara sürüklüyorum şimdi, isabetsiz nutukların tanrılarına kurban ediyorum cümlelerimi, yüreğin kentine mesafe koyan şiirlerin diliyle konuşmamaya yeminliyken, suretim sırlı cümlelerde şüpheli, dilim sesine koşar...
Yazdıklarımın kahrına süsler adasam da yakası kirli bir gömlektir üzerimdeki, yıkasan da çıkmaz, yeni bir günde yeni bir dünyada özlediğim televizyon dizlilerinde seni görme düşüyle devşiriyorum gül bahçemi, mum ışığı yetecek oysa sözcüklerin yetmediği yerde, ben bu engin kıvranışta gözlerinin değdiği köşeciklerde ellerin gölgesiyle göçüp gitmeye razıyken, saçlarının kıvrımlarında ufalanan dünyanın çölüne benzetirim gecelerimi...
Biliyorum bu kent azat ettiğim köpeklerimin nefesiyle kokacak yine, ve gecenin sırlı mahremiyetine bir de asmanın sesi değince köpeklerim burunlarından soluyacak, sus asman, hiçbir şey söyleme, seni şairlerin yiğit sözcüklerine terk edemem...
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta