Önce nefret düştü toprağa, simsiyah bir sağanak gibi,
Yıkıp geçti köprüleri, kuruttu içimdeki o çocuksu nehri.
Adını andıkça ağzımda biriken o metalik tat,
Seni bir kaşık suda boğma isteğiyle, kendimi yakma sanatı...
Dilimde paslı bir çivi tadı: Nefret.
Seni sevmenin kefaretini, her gece kendi etimi kopararak ödüyorum.
Kaskatı bir buz kütlesi göğsümde vuran balyoz,
Gözlerimde fer bırakmayan o kör edici, karanlık toz.
Sonra aşk sızdı çatlaklardan, arsız bir sarmaşık misali,
Düşman bildiğim her zerreni kutsayan o iflah olmaz deli.
Nefretin yıktığı ne varsa, harabeye çiçek eker gibi,
Zehirli bir sarap içiyorum; hem katilim, hem de tek sahibi.
Kirpiklerinin gölgesine sığınan o amansız mülteciyim,
Seni mahvetmek isterken, senin dizlerinde can vericiyim.
Ve en son özlem çöktü odalara, dilsiz bir hayalet,
Bitmek bilmeyen bir sürgün, içimde susmayan o kıyamet.
Varlığın bir işkenceyken, yokluğun nefes kesen bir urgan,
Seni sevmek; kışın ortasında yırtık bir yorgan...
Gece, odanın boşluğunda senin suretini çiziyor rüzgar,
Nefretimden kale duvarları ördüm, ama yine de özlemin sızar.
Kayıt Tarihi : 5.05.2026 10:43:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!