Mühürlü kâğıtların gölgesinde kıyılan o örtülü infaz,
kireç kokan dört duvarın sağır kucağında başlar.
Bir neslin gençliği, gözleri fermanlı,
usulca silinir aynalardan.
Sıkışıp kaldığı ahşap çerçevenin içinden
tek bir damla düşer toprağa:
kendi hüznüne şahit,
kendi varlığına şehit.
Ney’in fısıltılı, zarafet dolu derin nefesi,
pazarlık masalarında satılan
bir ömrün suskunluğuydu.
Fakat bastırdılar o masum sesi,
cırtlak, hoyrat ve köksüz bir gürültüyle.
Zafer çığlığı atan o sağır davullar,
ne neşenin sesiydi ne de düğünün;
törenin kinine, obur gururuna
tempo tutan karanlık bir zurna feryadıydı sadece.
Hoşgörü, topuklar altında ezilen ince bir sırça;
zarafet, bu topraklardan uzağa düşmüş yetim bir kavramdı.
Zulmet, gecenin kalbine sinsice sızmadı;
nöbet tutan ellerce davet edildi.
Kör geleneklerin, töre adıyla kutsadığı o karanlık,
aydınlığı tek celsede boğdu.
Ve bir yurt ki…
evladının gözü önünde anasının bağrına inen her darbede,
perdesini çekip başını öteye çeviren
sessiz yüzlerle doldu.
Yabancı bir yazgı sanılıp eşiğinde bırakılan her acı,
o paslı kilidin suskunluğuna işlendi;
her susuş, taşına sürülen gizli bir harç,
o sessiz cinayetin duvarına, acıyla yoğrulmuş tuğla oldu.
Oysa uyanmak gerek,
göz kapaklarına çöken o kadim uykudan.
Dört duvarın ardına gömülen feryat,
taşın suskunluğunu yarıp bir gün eşiğe vardığında,
hiçbir kapı aynı sessizlikle kapanmayacak.
Çünkü suskunluk da eskir;
mühür çatlar, pas çözülür,
duvar kendi yükünü taşıyamaz.
Ve o vakit, tören diye kurulan her karanlık meclis,
kendi sessizliğinin altında kalır.
Bir ananın yüzünde moraran her iz,
bir memleketin alnına düşen kara bir yazıdır.
Söz orada tükenmez; dil sustuğunda, taş konuşur.
Bir kadının kendi ölümüne başkasının mührünü vurmasına razı olmayan o derin nefes,
yıllardır kapalı duran bir kapının içeriden sökülen kilididir.
Yıllarca bakışların eşiğinde sessizce çürüyen,
el âlemin suskunluğuna emanet edilen yaralar;
bir zamanlar yuva denen o dört duvarın içinde
cehennemin sessiz korlarına dönüşmüş çivilerdi.
Miras kalan utançların altındaki ıslak imzalar,
saadet diye mühürlenen o ağır kapının unutulmuş anahtarlarıydı.
İnsanın en mukaddes mirası, kendi nefesinin hakkıdır.
Şimdi eski mühürlerin balmumu çözülüyor;
kâğıt, ilk kez kendi el yazısını tanıyor.
Yıllarca başkasının hükmüne eğilmiş bir hayat,
adını kaderinin kenarına ilk kez kendisi düşürüyor.
Ve gece, ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın,
bir kadının kendi adına yaktığı o ince harfi silemeyecek artık..
Elbeyi Eyyuboğlu
Kayıt Tarihi : 6.09.2026 08:20:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!